image description

“GELEN GÜN GEÇEN GÜNÜN DEVAMIDIR” 

18.07.1997, ERZİNCAN

Bir Leyla'nın Mecnunuyum canan ilinin canıdır

Bütün canlar canan ilinden gelmiş, ama bu geliş değildir. Gelip, gidip, bir daha geliyor. Yani dünyaya geldikten sonra bir daha gidiyor, bir daha geliyor.

Bu da iradesinden geçiyor iradesine geliyor. Cüzi iradeden külli iradeye geçiyor. Ama kendini adam etmiş ki, kurban etmiş ki, külli iradeye geçiyor, sonra tekrar cüzi iradeye dönüyor.

Niye böyle külli iradeye geçmiş, niye cüzi iradeye dönmüş?

Bu kutsal emri İlahi insanlara  hizmet görmek için Allah'ın emridir. İnsan hakikatını  vermek için külli iradeye geçiyor, tekrar cüzi iradeye dönüyor. Tarikatta çok hizmetle vecd âleminden geçememişler, iradelerine dönememişler. Dönmeyince orada kalmışlar. Ama dönenler hizmet görmüştür.

Şimdi orada kâmil var, mükemmil var. Kamil yetişendir. Yetişen demek ulaşan, ulaşan demek kavuşan.

Neye? Allah'a; Allah'a ulaşan, Allah'a yaklaşan, Allah'a kavuşan.

Ama mükemmil; o da yetişen ama kıymet verendir. Alacağını almış, göreceğini görmüş bütün hizmetini marifetini almış geri dönüyor.

Geri nereye? İradesine dönüyor.

O zaman ne oluyor? Bir tarafı külli irade, bir tarafı cüzi irade. İşte o insan Allah'tan alır kula verir, kulu alır Allah'a götürür. Oradan dönemeyenler, gelemeyenler, bu görevi, hizmeti yapamamışlar.

Abdurrahman Cami Hazretleri ki onun kadar büyük bir âlim gelmemiş. Hatta beş yüz sene içerisinde, beş asır boyunca yeryüzüne böyle tek bir alim gelmemiş. Hace-i Ahrar Hazretleri zamanında beraber yaşamışlar, maceraları var. Şimdi bir su, dere akarmış. O dere muhiti görüyormuş ve kayıksız da karşıya  geçemiyorlarmış. Suyun bu tarafında Abdurrahman Cami Hazretlerinin bölgesi,  diğer tarafı da Hace-i Ahrar Hazretlerinin bölgesiymiş. Abdurrahman Cami Hazretlerinin bölgesinden, diğer tarafa Hace-i Ahrar Hazretlerinden ders almaya gidiyorlarmış.

—Nereden geldin?

—Karşıdan.

—Karşıda Abdurrahman Cami duruyor da sen buraya niye geldin? Diye sorarmış. Derlermiş ki;

—Efendim biz gidiyoruz, ders vermiyor. Kendisinden ayık değil hiç kimseye ders vermiyor. Onlara Demiş ki;

—Şöhret kapısını kapatmış, varlık kapısını açmış. 

Bir kelamında diyor ki:

—Eğer bizim muradımız mürit toplamak olsaydı dünyada hiçbir meşayihe mürit bırakmazdık, kaptırmazdık; hepsini toplardık.

Abdurrahman Cami Hazretleri ki o kadar ilmiyle beraber ders vermezmiş. Peki Niye? İradesinde değil, insanlarla irtibat sağlayamıyor. Hep Hak ile irtibatlı.

Ama meşayih kâmil-mükemmil olursa; onun Hak ile de irtibatı var halk ile de irtibatı var. Halktan da irtibatı kesilmez, Hak'tan da irtibatı kesilmez.

İşte böyle Hak ile irtibat edenlerin çokları ne yapmışlar? Halka dönememişler. Onlar tebliğ yapamamışlar, görev yapamamışlar, hizmet yapamamışlar.

Abdurrahman Cami Hazretlerinin zamanında zahir ulema tarikata çok karşıymışlar ve zahir ulemanın batın ulemayla bir çatışması oluyormuş. Zahir ulema batın ulemaya hiç yer vermiyor, hep biziz diyorlar. " el ulama varis-i enbiya[1]” fermanına onlar sahip oluyorlar, velilere sahip ettirmiyorlar. Fakat ne zaman ki Abdurrahman Cami Hazretleri tarikata girince hep dilleri boğazlarına kaçmış. Ne demişler?

—Ya insaf edelim artık. Beş asır boyunca arzın üzerine tek gelen bir âlim Abdurrahman Cami Hazretleri, o da hocalığı bırakıp da dervişliğe gittiyse, dervişliği kabulleştiyse, dervişlik hocalıktan üstündür.

Bunu takdir etmişler. Velilerin hocalardan daha üstün olduğunu, kıymetini takdir etmişler.

Herkes bir can sahibi, herkes canan ilinden gelmiş. Ama herkes Leyla ile Mecnun gibi olamıyor. Leyla ile Mecnun olmak için ikinci bir gidiş geliş lazım. Niye Leyla ile Mecnun olamıyor?

Mecnun zahirdeki iradesiyle öyle bağlandı ki Leyla'yı çok sevdi. Arz üzerinde, dünya üzerinde artık daha Leyla kadar onun sevdiği bir kimse yok. Haşa estağfurullah, Allah'ı da biliyor fakat Allah'ı da bu kadar sevmiyor. Ama Leyla'nın sevgisi onu Allah'a ulaştırmış.

Nedir bu? Öyle inanmak lazım ki her şeyi güzel gösteren Allah'tır. Çirkinleri de çirkin gösteren Allah'tır. Öyleyse Allah'ın Celal sıfatı var. Görünen Celal sıfatı tecellide nedir? Orada muhalefetler, çirkinlikler görünür, kötü şeyler zuhur eder, kötü şeyler görünür. Ama Cemal sıfatı tecelli ederse bütün güzellikler meydana gelir. Bak kelamı kibarda "cümle hüsnün anesi" dendi, bütün güzelliğin anası.

Aşk u muhabbet hânesi âlem anın dîvânesi

Âlem deyince, bir meşayihin âlemde, yeryüzünde çok sayılmayacak kadar sevenleri var, hep onun divanesi olmuş. Sevmişler ki divanesi olmuşlar.

Bu “aşk u muhabbet hanesi” nin burada iki anlamı var.

Bir; dergâhında ihvanların, Müslümanların toplanıp da orada muhabbet etmeleri, zikir yapmaları, sevişmeleridir. Bu Allah'ın emri değil mi? Allah, Cenabı Hak “Allah için bir araya gelin, Allah için birbirinizi sevin, Allah için konuşun[2]”, buyuruyor. İşte “aşk u muhabbet hanesi”, o dergâhıdır.

Bir de Evliyaullah'ın gönlüdür.

Onun gönlü bütün ne yapmış? Allah'ın sevgisini cezp etmiş. Bu sefer de kabiliyetine göre, istidadına göre, anlayışına göre, isteğine göre bu nimeti Allah'ı sevenlere dağıtıyor. Yoksa bu feyiz, muhabbet herkeste müsavi değil, bir değil. Bak buyuruyorlar ki;

—Bir müridin kalbine en az bir parmağım kalınlığında feyiz geliyordur. Gelmese mürit olmaz, sevmez, sevemez, diyorlar.

Zaten rabıtanın tarifinde: Başparmağım kalınlığında feyzi İlahi meşayihin, şeyh efendimin iki kaşının arasından kalbime akıyor.

Ne bu? Allah'ın nuru, Allah sevgisi.

Nur olarak da görünür. Yalnız nur olarak görünmez de sevgi olarak bilinir. Ama bak başparmağım kalınlığında sevgiyle sanki bir nehir gibi, Nil, Fırat nehirleri gibi oluyor. Ne kadar büyük nehirler Nil, Şat, Fırat. Ne demiş Celalî Baba Hazretleri?

Seherlerde esen yelden

Zebansız söyleyen dilden

Zebansız konuşan, ağızsız konuşan dil.

Ağızsız konuşur mu?

Konuşur kardeşim, bak bu da konuşur, aha şu da konuşur…

Seherlerde esen yelden

Zebansız söyleyen dilden

Şat Fırat ü nehr-i Nil'den

Gelen dalgadan almışam

Ne diyor?

Benim ilmim büyük nehirler gibi, Fırat gibi, Şat (büyük gemilerle geçilen Şattü'-l Arap var, Basra körfezine dökülüyor) gibi nehirler benim üzerime gelir, onlardan kaynaklanıyor, onlardan alıyorum, diyor.

Her eşya Allah'ı zikreder.

Onun için kelamı kibarda ne buyruluyor?

Kâmile her eşyâ olmuş bir evrâd

...        

Bilinmez âlemin sırrı nihândır          

Tabii bu âlem deyince âlem sade gördüklerimiz midir?

Sırda görünmeyenler var, bilinmeyenler var. Öyle inanacağız ki gördüklerimizden çok görünmeyenler var, bildiklerimizden çok bilinmeyenler var.

Bilinmez âlemin sırrı nihândır          

Hâlbuki en büyük sır, en büyük bilinmeyen noktalar, en büyük noksanlık sende, insanda.

Çünkü insan da bir âlemdir. İnsan küçük bir âlem ama hem de büyük bir âlem. Âlem denilince bu dünyaya bir âlem denilmiş. Ama insan bu dünyadan da büyük. Fakat küçük de bir cisim sayılıyor.

Onun için Evliyaullah’ın bir tanesi ne diyor?

Onların kelamları anlaşılmaz, anlayanlara haktır, anlamayanlara da galat geliyor, yalan geliyor veyahut da hâşâ estağfurullah hata kusur görürler. Ama bak ne diyor?

—Zahirde dünya harmanında ben bir taneyim.

Zahir ne? Görünen. Bizim de  zahirimiz var, batınımız var, canım yok mu? Ama biz batını elde edemediğimiz müddetçe zahirimizde çok güçsüz zayıf küçük bir cisimiz.

—Zahirde dünya harmanında ben bir taneyim.

Harman ne, tane ne? Tabii köylüler, rençperler bilirler; çiftçiler bilirler. Eğer anızdan adam açar on teneke buğdayı toprağa serper. Zamanı gelince yüz teneke biçer, yüz teneke buğday çıkarır. O yüz tenekede milyarlarca buğday tanesi var. Değil mi? Dünya harmanında, dünyayı harmana benzetiyor, bütün insanları buğday taneleri yapıyor.

—Zahirde dünya harmanında ben bir taneyim (cismiyle beraber). Ama manada bu dünya benim harmanımda bir tane.

Buna göre insanın büyüklüğünü, küçüklüğünü anlayın. Bu Hak bir Evliyaullah'ın kelamı, söylenmiş. Ona göre insanın büyüklüğü, küçüklüğünü anlayın. İdrak edilmez ama bilin, anlayın.

Öyleyse insan veli olursa, velayet sahibi olursa, hakikaten insan dünyadan büyüktür. Niçin?

Çünkü evliyaullah büyük âlem oluyor da onun için. Kalp âlemi açılıyor da onun için.

Kalp âlemi açılan da ne oluyor?

Kalp âlemi açılanın Allah buyuruyor ki: “Ben yerlere, göklere, hiçbir yere sığmam ama mümin kulumun kalbine sığarım[3]”, demek velinin gönlünün ne kadar büyüklüğünün olduğu biliniyor mu? Büyük, ne kadar büyütürsen o kadar büyük. İnsanlar hem büyük varlık hem küçük varlık.

İşte en büyük sır da insanlarda. Onun için insanlarda sır makamı da vardır. Sır makamı açılmadıktan sonra insanlarda sırlar var, işte bu sırlar bilinmez. Sade bunlar söylenmeyle bilinmez, söylenmeyle anlaşılmaz. Bunlar hâldir, yaşayan bilir. Hâle de geçmek için hâl sahibini bileceksin, hâl sahibinden alacaksın. Hatta hâl sahibinden alamazsın, makam sahibinden alacaksın. Makam sahibi velidir, hâl sahibi bir mürittir. Müritte olan görüntüler, makamlar, nimetler çok çeşitli çeşitli, onun için büyük sır insanlarda ise;

Bilinmez âlemin sırrı nihândır,     buyrulmuş

Dört şâhın hükmüyle döner cihândır

Kim bu? Sen bir cihansın, büyük cihan. İşte dünya bir cihan, dünyaya cihan denilmiş. Cihan şahı, cihan padişahı denilmiş, cihan padişahları denilmiş.

Sen de bir cihansın ama bilinmiyorsun, cihan olduğunu bilmiyorsun bilemiyorsun, göremiyorsun ama olabilirsin. Olursunsa o zaman görebilirsin, o zaman bilirsin. Fakat yine bildiremezsin yine gösteremezsin. Sen görürsün gösteremezsin, bilirsin bildiremezsin.

İnsanlardaki esrar bunlardır, sırlar bunlardır.  Daha çok var ama büyük sırlar bunlardır. Nedir?

İnsanlarda altı tane kutsal makam var. İnsanlardaki kıymet kutsiyet Cenabı Hak “lekad halaknel insane fi ahsen-i takvim[4]” buyuruyor. “Biz insanı kıymetli halk ettik”. İnsanlarda kıymetli makamlar var. O da nedir?

1-Kalp,

2-Ruh,

3-Sır,

4-Hafi,

5-Ahfa,

6-Kalp gözü.

Nerededir bunlar?

Kalp zaten vücutta belli, merkezi belli; cismi de var. Ufak da olsa kalbin bir et parçası cismi var. Yine kalbin de esrarı, çok büyük sırları var. Zahirde herkesin bileceği, tıbbın bize bildirdiği ne var? Güvercin yumurtasından büyük bir et parçası. Sol memenin dört parmak aşağısında kalp. Kalbin makamı bu.

Aynı onun paralel karşısında sağ memenin dört parmak aşağısında ruhun makamı var. Ruhun cismi yok; makamı var. Evet, nasıl ki “nur ayandır nurun olmaz gölgesi” var ya nurun cismi olmaz da gölgesi olur. Gölge, cismi olan bir şeyde olur, cismi olmayan bir şeyin gölgesi olmaz. Evet, ruhun makamı var.

Bunlar eşit paralel, sol memenin dört parmak yukarısında sırrın makamı var.

Sağ memenin dört parmak yukarısında, onun (sırrın) karşısında hafinin makamı var. Hafi yani havf makamı, bir anlamı da budur.

Bu havf nedir? Bu havf bütün insanlarda az çok vardır. Ama avamdaki havf ne olur? Havfi diyecek havfler değil, dünyada avamın havfi ne olur? Hastalıktan korkar, yokluktan korkar, dövüleceğinden sövüleceğinden işte bunlardan korkar.

Ama havasın havfi bu değildir. Havasın havfi Allah korkusudur. Bu Allah korkusuna nihayet yok, sonu yok. Evet, yoksa onun bir makamı var.

Kalbin bir makamı var. Kalp makamı herkeste var. Makamı da var cismi de var. Fakat herkesin kalbi de bir değil. Aslında bizim kalbimize işte düşünceler gelir. Bütün arzular, düşünceler oraya geliyor. O da çok maharetli bir şey. Sen bir defa var ki on sene, on beş sene içerisinde gezmiş dolanmış olduğun yerleri hepsini bir anda kalbinden geçiriyorsun. Ama gördüğün şeyleri geçirirsin; görmediğini geçiremezsin. Fakat esas kalbi açılanların kalbi yanında bu bir zerredir. Çünkü kalbi açılan bir kübradır.

Kübra; büyük koca. Zerre; bir toz.

İşte onun için “zahirde dünya harmanında ben bir taneyim”, demiş. “Ama manada (zahirde cismi ile manada ruhu ile) dünya benim harmanımda bir tanedir”, buyurmuş.

İşte bu kalp, ruh, sır. Sır ne? Bu sol memenin üzerinde bu sır makamı açılırsa bütün gizliler, aşikâr olur sana. Onun için;

Gizli sırlar olur ayan, buyuruyorlar.

Geceler uykudan uyan

Gizli sırlar olur ayan

Mahrum kalmaz Allah diyen

Yalvar kul Allah'a yalvar

Hafi ne? Havf işte, Allah havfi. Allah ne buyuruyor? “Ela inne evliyaallahu la havfun aleyhim velâhüm yahzenûn[5]”. Velilerde havf olmayacağını, üzülmeyeceklerini Allah bize bildiriyor. Onların havfi var ama bütün veli olmayan bir milyon insanın havfini toplasan onların havfinin yanında zerre olur, zerre kalır.

Ne bunlardaki havf, bunlardaki havf ne içinmiş?

Bunlardaki havf için hadis-i şerifte de buyuruyor ki “in muhtisina ala hataran azim”. Çünkü rumuzlu ayetleri hadisler çeviriyor. Bu hadislerin rumuzlarını kelamı kibarlar çeviriyor. Onun için muhakkak her ayetin karşısında hadis vardır, bir, iki, üç, beş, daha da çok. Ama her hadisin karşısında kelamı kibar var. Kelamı kibar da senin benim anlayacağım değil ki. Kelamı kibardaki anlamı ancak külli iradeye geçenler anlar. Cüzi iradede olan kelamı kibarı anlamaz, anlayamaz. Çünkü kelamı kibar akılla değil, bilgi ile değil, satırda değil. Allah'tan senin gönlüne doğuyor, doğduruyor, gayr-i ihtiyari geliyor. Kelamı kibar bunlar.

Onun için onlardaki havf neyin havfi?

Üzerlerine verilen, tevdi edilen vazifenin görevin havfi.

Ulaşmış oldukları bir makamın havfi.

Biz sade kendimizden korkarız ama evliyaullah kendisi için değildir o havfi. Onun havfi; varsa yüz bin müridi, o yüz bin müridinin havfini çeker. Ondaki havf budur. 

Bak bildiriyor, “Ela inne evliyaallahu la havfün aleyhim velâhüm yahzenun” ki bu işte “in muhtisina ala hataran azim”. 

Onlar bu havfi niye çekiyorlar? Yani kusur işlerler, hata işlerler, günahkâr olurlar, azap görürler, makamlarından aşağı düşerler, diye mi? Onlardaki havf bu değildir.

Onlardaki havf onların terakkisi için oluyor, terakkileri için oluyor. Ulema diyor ki;

—Burada eğer onlardaki havf onları aşağı düşürseydi, onları zarara uğratsaydı, mastarı “fi hatarın” inişe, “fi” aşağı olurdu. Ama “Ala hatarın” yükseltir denmiş.

Evet, işte efendi gardaşım bu büyük sır bizdedir. Tabii biz onu anlayamayız. Zaman zaman ne kadarını anladıksa bizim için yararlı, o kadar kârımız olur. Onun için;

Bilinmez âlemin sırrı nihândır          

Dört şâhın hükmüyle döner cihândır

Ârif olanlara özge  seyrândır

Kâmile her eşyâ olmuş bir evrâd      

Evet, bu âlemlerin sırrı bilinmez. Âlemde de dünyada da görünenler var görünmeyenler var; bilinenler var bilinmeyenler var. Bilinenlerde de sır var görünenlerde de. Bak bir kelamı kibar var.

Zerre kadar aklı olan arıdan hisse kapar

Yok olunca  yüksek bir macun yapar

Bizim zerre kadar da aklımız yoktur, arı gibi koku  alamıyoruz. Niye? Bu kadar sen; arı bu mayayı nasıl yapıyor, getirmiş olduğu çiçekleri nasıl bala çeviriyor, bak bulamıyoruz, tespit edemiyoruz.

Neyse bu dört şahtan murat nedir?

Bilinmez âlemin sırrı nihansa, dört şahın hükmüyle dönen cihansa, sen de cihansın. Ama büyük cihansın, ama küçük cihansın. Bu dört şahla senin küçük cihanlığın büyük cihana dönecek. Bu da nedir?

Kitap sünnet, icma, kıyas.

Farz, vacip, sünnet, müstehap.

Şeriat, tarikat, hakikat, marifet.

Bu dört şah; herkesin bileceği anlayacağı ve buna ulaşacağı zahirdeki anlamı.

Ama bunun anlamı tarikattaki bu değildir. Tarikattaki anlamı dört şahtan murat sen de bir âlemsin, sende de bu sırlar var. Bu sırları neyle açılacak, neyle elde edilecek? Dört şahın hükmüyle;

Muhabbet, ihlâs, adap, teslim.

Şimdi zahirde farz, vacip, sünnet, müstehap veya kitap, sünnet, icma, kıyas ne yapıyor?

İnsanı hayvan sıfattan beşerî sıfata geçiriyor. Eğer bir insan edille-i şeriyyeyi yaşamazsa farzı, vacibi, sünneti, müstehabı veyahut da işte kitap, sünnet, icma, kıyası bunları yaşamazsa insan, insan sayılmıyor. İnsan değildir o. İnsan olmak için bunları yaşayacak. Bunları yaşamazsa insan değil, çünkü farz Allah'ın emridir. Allah'ın emri ise inananlaradır. Kitap inananlara inmiş, inanmayanlar zaten kitaba inanmıyorlar. Sünnet yine inanana, Peygamber inananların Peygamberi; inanmayanların peygamberi değil ki.

İşte zahirde insan hayvani sıfattan beşeri sıfata geçmek için edille-i şeriye tamam olacak. Beşeri sıfata geçer ama beşeri sıfat yine noksan sıfat. Beşeri sıfattan melekî sıfata geçmek için tarikatı tamam olacak. Tarikatın şartlarını toparlayacak, elde edecek. Sade bilmek değil yaşayacak. Tarikatın şartları ne?  Demek ki burada;

Dört şâhın hükmüyle döner cihândır

Evvela edille-i şeriyeyle hayvani sıfattan beşeri sıfata geçecek; olmazsa geçemiyor. Beşeri sıfattan geçmek için dört şart. Bu da nedir?

Muhabbet, ihlâs, adap, teslim. O da nedir?

Muhabbet ne?

Meşayihe olan sevgi.

İhlâs ne?

Meşayihi büyük görmek.

Âdâp ne?

Meşayihi nerelerde olursa olsun, nerede olursa olsun, meşayih ne kadar ırakta olursa olsun o beni görüyor. Iraklık bende onda değil. Iraklık irade sahibindedir. İradeden kurtulan kimsede ıraklık olmaz.

Bir yerdesin her yerdesin;

Her yerdesin bir yerde değilsin .

Bak bu rumuzlu bir kelam. Bir'den mana ne?

Allah'ın birliğine ulaştıysan her yerdesin sen.

Eğer her yerde olursan Allah'ın birliğine ulaşamazsın. O zaman her yerde olursan bir yerde olamazsın, orada, burada, her yerde sen gezemezsin ama gönlün her yerde. Her yerdeysen bir yerde değilsin.

Ne zaman ki bir yere bağlandın. Bir yer ne? Bir Allah'ı, tek olan Allah'ı gönlünde yaşatıyorsan, onunla yaşıyorsan sen bir yerdesin. O zaman sen her yerdesin. Allah sana her yeri musahhar eder.

Onun için veliler zamandan, mekândan kurtulmuşlar. Onlar için zaman mekân olmaz. Zaman, mekân bizlerde. Onun için onlarda işlem de olmaz. Onlarda emirdir; kün, kün emri onlarda. Kün emrine karşı dağlar yerinden oynar gider. Niçin Mevlana Hazretleri buyurmuş ki; “Himmetü'r-rical  tahlatü'l-cibal”

Ne buyuruyor? Erlerin..

Er ne?

Er ki nefsini yenen, güçlü olan.

Erlerin himmeti dağları pamuk gibi yerinden kaldırır, savurur. Bir de ne buyrulmuş;

Yek nazar eylese arifibillah

Asl-ı kemhareyi mücevher eyler

Asl-ı kemhare ne?

Kara taş. Kara taşı mücevher altın yapar.

Kim?

Arifibillah, Allah'tan ayık olanlar; yek nazar; bir bakışta kara taşı mücevher, altın yapar.

İşte dört şahtan murat; zahirde edille-i şeriyeye tâbi olunacak ki hayvani sıfattan kurtulabilelim. Tarikatta bu dört şahtan murat; muhabbet, ihlâs, adap, teslim. Bunlar olacak ki beşeri sıfattan melekî sıfata geçebilelim. Ne oluyor o zaman?

Dört şâhın hükmüyle döner cihândır

O zaman arif oluyor.

Ârif olanlara özge  seyrândır

O ariflerin ayrı bir seyri var. O eşyada isim olarak, cisim olarak onların ayrı bir seyri var.

Nedir onlardaki seyir?

Onlardaki seyri söylemeyle biz ifade edemeyiz ama;

Kâmile her eşyâ olmuş bir evrâd      

Kamile bütün isim, cisim taşıyan her eşya ne olmuş?

Kamiller için zikir olmuş.

Öyledir niye olmasın. Cenabı Hak buyuruyor ki “sizin o cansız gördüğünüz taşlar da beni zikreder”. Bu Kur'an'da ayetle sabit, “sizin cansız gördüğünüz taşlar da beni zikreder”. Öyleyse bu eşya zikirdir, kâmiller için her eşya zikirdir, tevhittir, “La ilahe illallah”. Zaten; 

La'yı iskat eyleyenler daim illa hu çeker

“La” ne?

“La” yani her şeyi iskat, çıkarttı, her şeyi gönlünden çıkarttı.

Her şey yok olsa kim kalır?

İsim cisim taşıyan hiçbir şey yokken bütün mükevvenatta kim vardı?

Allah vardı.

Bunlar hep yok olunca kim kalacak?

Allah kalacak.

Bütün “Lâ” her şeyi iskat yapmak lazım gönülden, atmak lazım ki o gönlün sahibi Allah'tır, orada Allah kalır. Onlar için bütün eşya tevhittir, bütün eşya zikirdir.

Peki buna ulaşır mıyız?

Amennâ hepimiz ulaşırız.

Ulaşamaz mıyız?

Ulaşamayız, ulaşırız.

Allah'ın fazlu tevfiki olacak, kulun da sa'yı olacak.

Ama Allah'ın kula büyük fazlu tevkifi nedir?

Şeyhim benim sultân imiş

Hak'tan bize ihsân imiş

Allah'ın fazlu tevfiki de bu. Zaten öyle;

Bir kimseye kim yâr ola tevfîk-i hidâyet        

İrfân ile deryâ oluben kalbi coşar da

Ne coşar kalbinde?

Allah sevgisi, deryalar gibi coşar.

Bir kimseye kim yâr ola tevfîk-i hidâyet        

Allah'ın fazlu tevkifi ulaşırsa bir insana ne olur?

Onun kalbinde irfan ilmi doğar. İrfan ilmi satırdan alınan bir ilim değil, hocadan öğrenilen bir ilim değil.

İrfân ile deryâ oluben kalbi coşar da

            Gönlünde tulû' eyler... burası mühim

Gönlünde tulû' eyler anın aşk u muhabbet   

Görün nice mahbûb-ı Hudâ var bu beşerde 

Sevdim seni seydâ-yı cihân hayır ve şerde

Ama biz hayırda, şerde sevemiyoruz ki. ”Ve bil kaderi hayrihi ve şerrihi”nin sözündeyiz, özüne geçemiyoruz. Onun özüne geçeceğiz ki o zaman hayırda, şerde sevmiş olalım.

Âşık olanın ciğeri yanar da pişer de

Bu hayırda, şerde sevmek; bir defa zahirde de hayrı, şerri her şeyi Allah'tan bilmek. Hayır gelirse şükretmek, şer gelirse sabretmek. Şerri işlemezsin de şer sana gelirse şerre karşı sabretmek. Hayırla karşılaşırsa ona da şükretmek. Bu bütün herkesin görevidir.

Ama tasavvuf ehlinde böyle değildir. Tasavvuf ehlinde o hayrı, şerri mürşidinden bilecek. Şeyhinden bilecek.

Sevdim seni seydâ-yı cihân hayır ve şerde

Cihanın seydası, cihanın seyyidi, bütün meşayihler cihanda seydadırlar. Seydanın bir anlamı da seyitlerdir, seyittendirler. Bunlar seyit; evladı Resüldür, zaten Evliyaullah’ın ekserisi, çoğu evladı resuldür. Gizli, bilinmez, şecereleri kaybolmuştur, batmıştır, bilinmez.

Mesela Allah'a sığınırım varlığından, mübarek Paşam öyle buyurdu: Dedemin şeceresi varmış elinde seyit olduğuna dair çok sağlam bir şecere varmış. Tarikata girince o şecereyi kaybetmiş. Niye kaybetmiş?

Çünkü insanların kalbinde asalet varlığı da olur. İnsanlar varlığından kurtulması için sade ilim varlığı değil, amel varlığı değil, zenginlik değil mahareti var, makam mevki bunlar değil, insan asaletinden de ben hacının oğluyum, ben hocanın oğluyum ben seyitlerdenim bunlardan da kurtulacak.

Sen öyleyse seyitlerden ol. Peygamber efendimiz ne buyurmuş? “Benim evladım peşimden gelen, sulbümden gelen değil[6]”. Bu hususta kitabî olan bir şey var. Sadettin Kaşgari Hazretleri o mübarek otuz iki tane halife irşat etmiş. Nakşî halifelerindendir, Nakşibendî Efendimizin halifesinin halifesi. Onun zamanında bir de halveti tarikatında Nüreddin Ket Hüda isminde bir meşayih varmış. Onun muhitinde onun zamanında cehri zikirler yaparlarmış. Mübarek Sadettin Kaşgari Hazretleri hastalanmış. O şeyh de duymuş;

—Gidelim hasta ziyaretine, demiş.

Gelmiş ziyaretine geçmiş olsun demiş, görüşmüşler. Orada bu gelen şeyh demiş ki;

—Efendim müsaade eder misiniz biz kendi usulümüzce burada bir zikir yapalım.

Onlar cehri yapıyorlar, cehri zikirlerde hem ses var, hem hareket var. Bu demiş “yapın yapın”. Onun da hizmet gören çok âlim Mevlana Alaaddin diye bir müridi var. Halifeleri otuz iki tane ama ilk  mamur olan, halife makamına ilk çıkarttığı halife.

O meşayih de bir müridiyle gelmiş. Müsaade almışlar zikre başlamışlar. Zikre onlar irade ile başladıkları için zikir yapmışlar, oturarak yapmışlar, ayakta yapmışlar neyse güçleri, kuvvetleri bitene kadar yapmışlar, iyice takatten düştükten sonra bitirmişler.

Zamandan sonra ayılmışlar, daha sonra;

—Efendim siz evladı resuldenmişsiniz, bu nesebinizi izhar edeceğinize niye hafi tutuyorsunuz?

Sadettin Kaşgari hazretlerine diyor. Yani izhar aşikâr edeceksiniz ki herkes size evladı resuldendir diye hürmet etsinler de sevap kazansınlar, niye gizliyorsunuz, demiş.

İmam-ı Azam mübarek talebe okuturmuş. Sokakta çocuklar pencerenin önünden o yana bu yana geçiyorlarmış. O da çocuklar bu yana geçtikçe kalkıyormuş, o yana geçtikçe kalkıyormuş. Hoca ders veriyormuş, ama ders yapamıyormuş. Sormuşlar;

—Hocam niye bu kadar sen dersin önünden kalkıyorsunuz, demişler.

Demiş ki;

—Oğlum bu çocukların içinde evladı resul var. O bu yana o yana geçiyor, ona sebep kalkıyorum, demiş.

İşte Sadettin Kaşgari hazretlerine demiş ki

—Siz bu nesebinizi izhar edecekken evladı resulden olduğunuzu niye gizli tutuyorsunuz?

O da ne demiş?

—Babamdan bana bir şecere kaldı. Fakat ben tarikata girdikten sonra o benim gönlüme geliyordu. Bana varlık oluyordu, ben de onu bir duvarın deliğine soktum, çamurla kapattım kaybettim. Sen sordun ben de söyledim, sorana söylüyorum, demiş.

O da ona sormuş;

—Sen bizim evladı resulden olduğumuzu nerden biliyorsun?

O da karşılıklı soruyor. Demiş ki;

—Bu zikirden sonra bir manâ âlemine geçtik, o zaman Hazreti Resulullah ile görüştüm. O bana dedi ki Sadettin bizim evladımızdır, iki tane de bize ulaştırmıştır.

Fakat Resulullah otuz iki tane demiş, şeyh iki anlamış, kulakları da ağır işitiyor. İki tane de bize ulaştırdı deyince, mübarek demiş;

—“La”, hayır hazret fazla söyleyecekti.

Yanındaki mürit demiş ki;

—Efendim Risaletpenah efendimiz otuz iki dedi ben de işittim ama bizim şeyh efendimizin kulakları ağır işitiyordu o iki anladı, demiş.

—Saddakna sen doğru söylüyorsun otuz iki tane.

Şimdi o otuz iki tane halifenin en önde olanı, en ileride irşat olanı  Mevlana Alaaddin’in bundan haberi yok. Gönlüne geliyor, diyor ki;

—Acaba bu otuz ikinin içinde ben var mıyım?

Mübarek şeyh efendisine yüzüne bakmış, tebessüm ederek buna mübarek;

—Varsın, diyor.

Şimdi bundan da eğer bir şey anlayacak olursak, o şeyh bir beyhutluk (kendinden geçmişlik) alemi, iştirah âleminde Resulullah efendimizi görmüş. Nurunu görmüş, kendisini görmüş, sıfatını görmüş ama Resulullah Efendimizin sıfatına geçememiş. Görmek başka, geçmek başka. Görmek olur, sevgi ile olur. Ama bu sevgi o kadar büyüyecek ki çoğalacak ki kendi o sevgi karşısında yok olacak.

Sevgi şudur ki:

Seven sevdiğinin karşısında yok olacak.

Sevilen sevende var olacak.

Bunu da işte Allah idrak versin, Allah bildirsin. En büyük sır, esrar bizdedir; ama o esrarı çözmek lazım, o esrarı bilmek lazım.

O esrarı nasıl çözeceğiz, o esrarı nasıl bileceğiz?

İlim ile amel ile keramet ile olmaz o. Ama bunlarsız da olmaz.

İlim de olacak amel de olacak. Fakat tasavvuf; ilmin dörtte bir payı ve bir payının da dörtte birini istiyor.

Mesela, ilim, amel, ihlas değil mi? İlim lazım, amel lazım, bir de ihlâs lazım. İşte tasavvufu olmazsa bir insanın ilmi olur, ameli olur ama ihlâsı olmaz. İhlâsı olmayan ilim, ihlâsı olmayan amel zayi olabilir, boşuna gidebilir.

O bir dalı da ne?

İlim dörttür, dörde ayrılıyor:

Tefsir ilmi; Kur'anı Kerim'in tefsiri yani.

Hadis ilmi,

Kelam ilmi,

Bir de fıkıh ilmi.

Fıkıh ilminin bir dalını istiyor tasavvuf, olacak, diyor.

O bir dalı da ne?

Her Müslüman’ın üzerine farz-ı ayın olan nedir?

Dini ilmihalini bilmek.

Yani onun üzerine verilen vazife olarak namaz, oruç ve almış olduğu kulluk görevi nedir?

Günahlar, sevaplar, helaller, haramlar, bunları bilmek. Bunların teferruatını bilemez ki. Lazım olanları bilecek. Bir dalı için de “sen fıkıh âlimi ol da fıkıhtan vaaz et”, değil, “ibadetini sıhhatli yap”.

Demek bir insan ibadetini sıhhatli yapmayı bilecek. Bilmeden yaparsa o ibadet sıhhatli değildir, sağlıklı değildir. Bilerek yaparsa sağlıklıdır, sıhhatlidir, bunu istiyor.

Çünkü bakın şeriat, tarikat, hakikat, marifet var. Şeriat birinci basamak. Birinci basamağa basmadan sen ikinci basamağa geçemezsin. Tarikat ikinci basamak. Hakikat üçüncü basamak. Marifet dördüncü basamak. Allah şeriatı, tarikatı, hakikati, marifeti insanlara halk etmiş. Ama o şeriatı, tarikatı, hakikati bilmek de Allah'ın ayrı bir ihsanıdır. Bilmek Allah'ın ihsanıdır ama yaşamak da bunun sa'yıdır. Eğer yaşamazsa Allah'ın ihsanını zayi' etmiş olur.

Allah ne buyuruyor? “Ben kuluma vermiş olduğum nimetin kulum kıymetini bilirse onun nimetini arttırırım, yükseltirim, büyütürüm; kıymetini bilmezse elinden alırım[7]”. Öyleyse bu tasavvuf da Allah'ın bir ihsanıdır.

Şeyhim benim sultân imiş

Hak'tan bize ihsân imiş

Cân derdine dermân imiş

Ama bunun ihsan olduğunu bilir de bunun kıymetini bilirse Allah büyütecek, bilmezse elinden alacak.

Tarikata girmekle hepsi hakikate ulaşamazlar.

İnsanların tarikata girmekten maksat tarikatı anlamak, yaşamak, hakikate ulaşmak.

Hakikate ulaşırsa insan küçük varlık iken büyük varlık olur. Kendisindeki sırlar da aşikâr olur.

(Allaaaah)

Allah doyursun, Allah cemalinden kandırsın, tecelli zatından kandırsın, zatının nurundan kandırsın, Habibinin nurundan kandırsın, velayet nurundan kandırsın.

Bunları daha da iyi anlayacak olursak; velayet nuru esma nurudur. Habibinin nuru sıfat nurudur. Allah'ın isimleri var ya, bin bir ismi. Allah'ın sıfatları var ya, sekiz sıfatı. Ama zatı tekdir.

(Canım kurban olsun)

Ben de sana kurban olayım, ben de size kurban olayım.

Evet, efendiler bunlar bizim hakkımızdır, hak edersek hakkımızdır; hak etmediysek hakkımız değil. Sıfat nuru, zat nuru, Allah'ın nurları ancak Allah'ın kulları bu nurlara ulaşıyorlar. Allah'ın nurları aşikâr olsun diye, bu nurlar bilinsin diye, bu nurlar aşikâr olsun diye, Allah insanları halk etmiş. İnsanlarda bu nurlar tecelli eder. Hiçbir varlıkta tecelli etmez. Hepsi yok olup gidecek insanlar yok olmayacak. İnsanlar yalnız âlem değiştiriyorlar.

Ne olur âlem değiştiren insanlar? Burada işte kâinatı aydınlatan güneşin altında yaşıyoruz. Gecesi gündüzü, sefası cefası bu kadar nimetler görüyor yaşıyor. Ama ahirette bunları hep kaybedecek. Bunlardan daha çok iyisini elde edecek. Bunlardan hiçbirini elde edemezse mahrum kalacak.

Ahiret hayatı dünya hayatından çok lükstür.

Ahiret hayatı dünya hayatından çok aşağıdır.

Dünyada çok aşağı, çok sıkıntılı, çok bunaltı, çok darlık, sefillik çeken hastalık olsun, yokluk olsun, ne kadar olursa olsun ahiret hayatını kazanamazsa, daha da darlık, daha da sıkıntılı, daha da perişan olur.

Ama eğer ahireti kazanırsa; dünyada Paris Paris derler. Paris'in ne olduğunu bilmiyor ya. Paris'teki hayat ahiretteki hayatın zerresi kadar demek değildir.

Ama insan ahirette külfetten kurtulur. Dünyada külfet var.

Külfet ne demek?

Bilen için; hazır bir şeyi, şuradaki hazır bir şeyi, önüne almak külfettir. Ne kadar zengin olursa olsun, ne kadar varlıklı olursa olsun, bir şeyi düşünmek, bir şeyi hazırlayıp, yiyecek, giyecek, getirmek külfettir.

Külfet bu dünyada var. Ahirette böyle bir külfet yok ki. Ahirette her şey mevcut, hiçbir şey düşünülmüyor. Hiçbir işlem yok, hepsi hazırlanmış.

Ama âşıklar için bunlar da bir şey demek değil. Âşıklar ne yapacak bunları.

Ne demiş âşık?

Ne edeceğim cennetin süsünü püsünü, zevkini sefasını ne edeceğim? Ne buyurmuş?

Sensin benim canım canı

Sensiz kararım yokturur

Sensiz hiçbir kararım yoktur.

Sensin benim canım canı

Sensiz kararım yokturur

Cennette sen olmazsan

Vallah nazarım yokturur

Yemin ediyor cenneti istemem diye. Sen olmazsan cennete de girmek istemem, diyor.

Kim diyor bunu?

Âşık diyor, Allah'a âşık olan diyor.

Cennete âşık olan zaten cenneti istiyor, cenneti kazanmak istiyor. Ama cenneti hiç istemeyen, cennet hiç gönlüne, aklına gelmiyor. Acaba Allah'ın rızasını kazanacağım mı? Allah'ın cemalini göreceğim mi?

İşte âşıklar böyle.

Sensin benim canım canı

Sensiz kararım yokturur

Cennette sen olmazsan

Vallah nazarım yokturur

Bizim elimizde mevcut olan Divan'da Salih Baba ne buyuruyor?

Cemâlin şem'ine müştâk olanlar       

Yani cemalindeki bu Şem: ışık manasına, nur manasına. Zaten güneş ışığı da şems’tir.

Cemâlin şem'ine müştâk olanlar       

Müştak yani cemalin şem'ine âşık, müştak olanlar, nurunu görmek isteyenler.

Cemâlin şem'ine müştâk olanlar       

N'eder cennetteki ebrârı leylî 

Yani cennetin varlığını süsünü başını, altınını incisini istemez.

Ama de ki biz âşık mıyız?

Âşığız.

Âşık değil miyiz?

Eğer hakiki âşıklara karşı âşık değiliz ama hiç Allah'ı sevmeyenlere karşı da…

Allah'ı seven kim, sevmeyen kim?

Allah'ı insanlar severler. Cennet için severler, cehennemden kurtulsun diye severler. Allah'ın emirlerini tutsun ki cenneti kazansın. Cehennem azabından kurtulmak için yasaklardan kaçsın ki kurtulsun.

Fakat âşıklar böyle değil.

Ne cehennemin korkusu var onlarda ne de cennetin arzusu var.

Ebu'l-Hasen Harkani Hazretlerinin kitabını basmışlar. Bir yerinde Rabia Adeviye validemiz yazılmış. Rabia Adeviye'ye sormuşlar

—Cennet için amel etmek, işlemek mi efdal? Cehennemden korkaraktan amel işlemek mi efdal?

Hâlbuki ikisi de hak. O da diyor ki;

—Ne o, ne de o. Allah rızası için işlemek daha efdaldir, diyor.

Elhamdulillah ya Rabbi çok şükür. Çok şükür bin şükür ya Rabbi.

  • Zamanımızın şerrinden fitnesinden bizi muhafaza et ya Rabbi.
  • Fesat ümmetten etme ya Rabbi.
  • Rızan olan amelleri işlemeyi nasip eyle ya Rabbi.
  • Rızan olan nimetlere mazhar kıl ya Rabbi.

Biz bilemeyiz rızası olan nimetler, ameller nelerdir.

Niye bilemeyiz?

Çünkü Allah dört şeyi dört şeyin içerisinde gizlemiş. İnsanları hakikaten Allah'ın nimetine ulaştıracak, Allah'ın nimetine yaklaştıracak dört şey var,  bunları da gizlemiş.

Bir defa velilerini kullarının içerisinde gizlemiş. Onlar olmasa biz kurtulamayız. Bir defa Allah “ve kûnû maassadıkîn, sadıklarımla olun[8]”, diye bir emri var. Herkese, her Müslümana, inananlaradır bu emir “sadıklarımla olun”.

Sadıklar kimler?

Allah'a vermiş olduğu vaadinin üzerinde duranlar, sözünün üzerinde duranlar.

Allah'a bizim nasıl bir sözümüz var?

“Elestü bi Rabbüküm” fermanında "Belâ" dedik, "Belâ"mız var. Eğer o “belâ”'yı bozduksak vaadimizin üzerinde durmuyoruz. O ahit bozuluyor.

Ama Allah büyük, Allah âlim, Allah kadir, Allah kulunu varlığı için halk etmiş, bilinmesi için halk etmiş, zikredilmesi için halk etmiş. Bu kadar nimetleri dünyada ahirette kulu için halk etmiş. Allah öyle buyuruyor, “bu sayısız nimeti ben kulum için halk ettim, kulu ben zatım için halk ettim”. Ama bütün bu kadar dünyada ahirette akla gelen gelmeyen bilinen bilinmeyen hepsini kulum için halk ettim; ama kulu benim için halk ettim.

Onun için bilmek lazım. İşte bildiysek seçildik.

Seçildik ama bu bilgi nasıl bir bilgi?

İlmel yakîn var,

Aynel yakîn var,

Hakkal yakîn var.

İlmel yakîn avamlar bizler. Ama bu cemaat içinde belki aynel yakîn vardır, bu bilinmez. İşte ilmel yakîn bilmiş buraya gelmişsiniz, toplanmışsınız. Bu ilmel yakîndir. Bir de aynel yakîn var.

Allah'ı ilmel yakîn, aynel yakîn, hakkal yakîn bilmek var.

Peygamber Efendimizi de ilmel yakîn, aynel yakîn, hakkal yakîn bilmek var.

Varis-i enbiya olan “ve kûnû maassadıkîn, sadıklarımla olun” buyurdu ya. Sadıklar velilerdir. Bunları da ilmel yakîn, aynel yakîn, hakkal yakîn bilmek var.

Ama umumiyetle ister ilmel yakîn bilsin, ister aynel yakîn bilsin, ister hakkal yakîn bilsin, yalnız ilmel yakîn, aynel yakîn, hakkal yakîn ile bir ubudiyet oluyor.

İlmel yakînla aynel yakîn nasıl değişiyor?

İlmel yakîn mesafe var uzak. Ama aynel yakîn kurbiyet yaklaşıyor.

Hakkal yakînda kurbiyet kalkıyor, ıraklık yakınlık kalmıyor birleşiyor.

“Sadıklarımla ol”, bu emirdir.

Ama burada tebşir var, müjde var bu da ne?

Bu da: “herkes sevdiği ile beraber olacak[9]” buyuruyor. Bu da bir müjde, herkes sevdiği ile beraber olacak.

İşte onun için bizim bir vaadimiz var, sözümüz var. “Elestü bi Rabbüküm”'de “Bela” demişiz. O “bela”yı bozduksa; eğer zaten bozmamış olsak Allah tövbe ayetini göndermezdi. Tövbeyi ihtar etmezdi bize.

Ulema ne diyor? Diyor ki; tövbe ayetinde hem işaret var, hem beşaret var. İşaret emir; “kulum tövbe et[10]” diye Cenabı Hak emrediyor. Beşaret ise; müjde, “tövbeni kabul edeceğim8”.

Ama bu tövbe iki: tövbe-yi sadık var, tövbe-yi kazip var.

Tövbeyi kazip: tövbe ediyor yapmayacağım diyor yine yapıyor. Bu tövbe insanı kurtarmaz.

Ama tövbe-i sadık: yapmayacağım der daha da yapmaz. Tövbe-yi sadık budur.

İşte onun için Cenabı Hak tekrar ikinci bir tövbe ayetini bu tövbemizi bozduğumuz için göndermiş bize. Ahdi misakımızı ta ki ezelde vermiş olduğumuz sözümüzden cayıyoruz. Allah tekrardan bozduğumuz için bir daha ikinci bir ahit bize dünya âleminde tazeliyor. Eğer yine bozmadıksa kurtulduk tamam; yok eğer bozduksa yine yandık.

(Soru: Sahabe-yi kiram da ilmel yakîn, aynel yakîn hakkal yakîn olmuş mu?)

Her şey onlardan bize kalıyor.

Gelen gün geçen günün devamıdır.

Geçen gün gelen günün de ispatıdır.

Onun için onlardan kaldı bize. Şimdi orada sahabe ne demek?

Sahabe denince Hazret-i Resulullah'ın yüzünü görenler (kabul ederek) hep sahabe. Bir defa da gördüyse sahabe. Ama inananlar, inanmayanlar değil. Mesela o cehennem ile ihtar edilenler var, zahirde on kişi de cehennemle ihtar edildi.

Fakat on kişi tebşir edildi ama daha on kişiden ileri olan var. Aşikar olan on kişi aşere-i mübeşşere var; fakat bunlardan da daha seçkin olan var. Hangisi?

Dört halife, on kişiden seçkin olan dört halife.

Dört halifeden de daha seçkin olan kim?

Sıddık-ı Ekber Efendimiz tek kalıyor, tek'e düşüyor.

Evet, sahabe Hazreti Resulullah'ın yüzünü görüp de inanan ama bunlar da tabii ensar var. Ensar da sahabe. Ensar’dan daha seçkin olan muhacirun. Muhacirundan daha seçkin olan bu işte aşere-i mübeşşere. Onlardan daha seçkin olan dört halife. Daha da seçkin olan Sıddık-ı Ekber Efendimiz tek'e düşüyor.

Zaten Hazreti Resulullah'ın yârları dört halife onlar da gelmişler yanına ama onlar bir defa geldiyse Sıddık-ı Ekber Efendimiz on defa. Yani Sıddık Efendimiz Peygamber Efendimizle saatlerini geçirdiği zamanlar diğerlerinden çok. Tabii seçkin olan fakat onlar da Resulullah Efendimizin dört yâri, halifesi fakat onların hepsinin birbirinden farklı tarafları var. Biz hiçbirini farklı görmeyeceğiz. Hiçbirini birinden farklı görmeyeceğiz. Fakat kendi aralarında birbirinden farklılıkları var. Nedir? Sıddık-ı Ekber için ne buyurmuşlar?

Sıdkımız Sıddıkiden

Adlimiz Farukiden

Hayâmız Zennuriden

Sahavetimiz Âliden

Burada bir de diyor ki Salih Baba'nın tasavvufi kelamı;

Bizim sadakatimiz Sıddık-ı Ekber Efendimizden bize intikal etmiş.

Adaletimiz Hazreti Ömer Efendimizden intikal etmiş, ondan gelmiş alınmış.

Hayâmız Osman-ı Zinnureyn Hazretlerinden gelmiş.

Sahavetimiz Hazreti Ali'den.

Şimdi burada bizim anlamadığımız bir şey var. Hakikaten burada Allah onları övmüştür. Sıddık-ı Ekber Efendimizin neyini övmüş? Onun sadakatini övmüş, meleklere methetmiş. Hazreti Ömer'in de adaletini övmüş ve de Habibine bildirmiş. Hazreti Osman Zinnureyn Hazretlerinin de hayâsını meleklere övmüş. Fakat Salih Baba ne buyuruyor?

Melâikler alır talîm senin hikmet kitâbından

Kime demiş bunu? Şeyhine demiş şeyhine.

Melâikler alır talîm senin hikmet kitâbından

İşte bu demek ki Hazreti Osman'ın hayâsı bize intikal etmişse Hazreti Osman'ın hayâsına melekler gıpta ediyorlarmış. Onlarda bu hayâ yokmuş. Hazreti Osman'ın hayâsı meleklerde yokmuş.

Hazreti Ali Efendimizin sahavetini övmüş. Hazreti Ali Efendimiz zaten fakir. İki kuruşu bir arada bulamamış. Fatımatü'z-zehra validemize bir nar almış,  hastaymış. Onun için almış olduklarını nar yolda gelirken başka bir hastaya rastlamış ona vermiş. Daha da parası yok ki alsın. Ama hastaya götürürlerken Fatımatü'z-zehra validemiz iyileşmiş onda ağrı sızı kalmamış.

Ama niye onun sahaveti böyle methediliyormuş? Onun sahaveti fazlaymış. Cenabı Hak “Habibim Ali'ye söyle ki sahavetlik olur da bu kadar olmaz”, demiş. Belki bunu akıllar alır almaz, kabul eder etmez. Olur, efendim olur, olur.

Hele merhamet-i İlahi, Allah'ın merhameti bir kulda tecelli ederse kâfire de acır, mümine de acır. İşte o Hasan-ı Harkanî'nin kitabında çok şeyler var, hiç akıllar alacak bir şey değil.

Allah'ın sıfatları onlarda tecelli ediyor. Merhamet sıfatı da onlarda tecelli ediyor. Veliysen o zaman sade Müslümanlara değil kâfirlere de acıyorsun.

Nereden geliyor?

Hadiste, Allah'a yalvarmıyor muydu? “Ya Rabbi sen bunlara tanıt. Sen kendini bunlara tanıt bunlar bilmiyorlar, bildir. Bunlara da hidayet et”. Hep yalvardığı buydu.

Hazreti Ali ne yapmış işte. Bir kâfir, bir kızla evlensin diye başını ona vermiş, koymuş önüne.

—Al benim başımı kes de muradına nail ol, demiş.

Kâfire boynunu koymuş. Hadise şöyle olmuş: Bir kafir pehlivan bir kıza çok aşık olmuş. Kızın tarafı da şart koşmuşlar. Demişler ki

—Ebu Talibin oğlu Ali'nin başını getirirsen biz sana kızı veririz, demişler.

O adamda öyle bir aşk var ki; işte Niyazi Mısrî'nin divanında geçiyor

Bir gülün harı vardır yar demem

Kansız didelere ahu zar demem

İşte diyor ki öyle bir hale gelmiş ki vücuduna hangi el dokunsa beş parmağı kana dokunur. Vücudunu kana batırır gibi beş parmağı kana bulanır. İşte gözünden kanlar akıyor. 

Kansız didelere ahu zar demem

Dide ne?

Göz, Gözyaşları.

Gözyaşları kansız olursa eğer ah u zar olmuyormuş.

Ama bu kimde olur?

Aşk-ı mecazda da olmuş, Leyla'da, Ferhat'ta. Allah'ın kulları, Allah onlara acımış sonunda mecazını hakikate çevirmiş.

Şimdi de o kâfir pehlivan o aşkıyla Hazreti Ali Efendimizi kesmek üzere giderken;

— Emelime ya nail olurum ya da ölürüm,

diye onun gözlerinden kanlı yaşı Allah çıkartmış.

Sonra Kur'anı Kerim'de bir hakikat var. Zeliha'nın hadisesi meydanda. Ne yaptı Zeliha'yı? Yusuf aleyhisselamın sevgisinden Bütün hanımlıktan, sultanlıktan vazgeçirdi. Yerin altına girdi, yemiyor içmiyor, güneş, dünya ışığı görmüyor orada ağlıyor. Ağlaya ağlaya gözleri de kör oldu. Yedi senenin içinde çok ihtiyar oldu, beli büküldü, yüzleri kırıştı. Neydi?

Yusuf aleyhisselamın  sevgisi. 

Ama Allah yine onu eski haline, gençliğine getirdi, yine Yusuf aleyhisselam ile evlendi. Tabii çocukları bile oldu. Yusuf aleyhisselamın oğlunun ismi Efrahim'dir.

Ondan sonra, o kafir pehlivan Medine-i Münevvere'ye gelmiş yaklaşmış, böyle bir ah u eninle giderken Hazreti Ali Efendimize rast geliyor. Kâfire tamamen acıyor halini görünce.

—Nedir sende bu ah u enin, feryadın nedir, demiş. Kafir demiş ki;

—Benim feryadım bir âşıklığım var, vermiyorlar. Ben de Ebu Talib'i bilmiyorum. Ebu Talib'in oğlu Ali'nin başını istediler. Onun için ya öleceğim ya da…

İşte o zaman başını boynunu vermiş.

—Senin aradığın benim, kes de götür muradına nail ol, demiş.

Allah o anda gönlünü döndürmüş onun aşk-ı mecazını aşk-ı hakikate çevirmiş. O da orada demiş ki;

—Bir kız için de böyle bir merde kıyılır mı?

—Ya Ali ben caydım, kızdan da döndüm, hepsinden de döndüm. Ben Müslüman olacağım. Beni dostluğa, arkadaşlığa kabul ediyor musun?

Sahavet işte o zaman vahiy geliyor. Hazreti Ali'ye Resulullah bildiriyor, “Habibim Ali'ye söyle ki sahavetlik olur ama bu kadar da olmaz. Niye kâfirin muradı olacak diye başını veriyor”. Bu macera olmuş. Eğer kelamı kibara bakacak olursak haktır. İşte Zeliha'nın hadisesine bakılacak olursa, Mecnun’un Leyla’nın hadisesine, Ferhat’ın Şirin’in hadisesine bakılacak olursa sonunda aşkı mecazı hakikate çevrilmiş.

 


[1] Camiu’s Sağir 1/384

[2] Ahmet bin Hanbelin Musnedinde

[3] Ebu Nuaym Hilye X.15 C.6 S.40

[4] Tin 95:4

[5] Yunus 10:62

[6] İmam-ı Şarani  El-Envaru’l Kutsiye I.99

[7] İbrahim 14:7

[8] Tevbe 9:119

[9] Rıyâzus Salihin S.282 5. Bab

[10] Mümin 40:60