image description

“HER KİM Kİ ALLAH İÇİN ALÇALIRSA ALLAH ONU YÜKSELTİR” 

30.01.1984, KONYA

İnsanlar aklını şerre de kullanır, hayra da kullanır. Akıl insanlarda iki kısımmış.

Aklı maaş, Aklı maâd.

Aklı maâd ruhun aklı. Aklı maaş nefsin aklı.

İnsanlarda ruh var, nefis var.

Ruh-u hayvani var, ruh-u sultani var.

Aklı maaşına sahip olanlar dünyaya, o aklını hep dünyaya kullanırlarmış. Ahirete kullanmazlarmış. Dünyada çok akıllı olurlarmış. Çok işgüzar, ticari, sanatkar, becerikli olurlarmış, marifetli, maharetli olurlarmış.

Ama aklı maâdına sahip olanlar da tabii, bunlar da, o aklı ahiret için kullanırlarmış.

Aklı maaşına sahip olan dünyayı düşünür sadece dünyayı zikredermiş. Dünyanın peşinden koşarmış.

Aklı maâdına sahip olanlar da  ahiret fikriyle en fazla ahirete kıymet verirlermiş.

Bu da tabi; Şükür, Fikir, Zikir.

Zikirle bunlar terakki ediyorlar.

Yani ahiretin kıymeti ne ile olur? Burada kıymet neyle kazanılıyor? İnsanlar ahireti neyle kazanıyor? Ahireti neyle kıymetlendiriyor?

Şükür, Fikir, Zikir.

Şükür; Cenabı Hakkın nimetlerine şükretmek.

Hatta kendi sağlığına, kendi varlığına şükretmesi lazım. Allah’ın vahdaniyetine, Cenabı Hakkın bütün nimetlerine şükretmesi lazım gelecek. Ta ki bir insan mesela hiçbir şeyi olmasa, dünyada hiçbir şeyi olmasa, azaları da bütün sakat olsa, arızalı olsa, sadece bir dili sağlam olsa, bir de kalbi sağlam olsa, yine şükretmesi gerekecek.

Fikir tabi, mesela Niyazi Mısri Hazretleri buyurmuş;

Nereden gelip gideceğini anlamayan hayvanmış

Bak Salih Baba’da şöyle buyuruyor;

Gezeriz hayvân-ı nâtık misâli

Ekl ü şurbdan gayrı ne kârımız var

Tabi bu yine tefekkür etmekle, tefekkürü olmakladır.

Şükür nimeti artırır. Cenabı Hak böyle buyurmuş. “Ben kuluma bir nimet veririm, eğer o nimetin kıymetini bilirse şükrederse artırırım[1], kıymetini bilmezse elinden alırım”

Bu nimetin ta zerresinden tut, ta kübrasına kadar nimettir. Cenabı Hak dünya maddiyatı olsun, maneviyat olsun tabi sayılmayacak kadar insanlara nimet ihsan etmiştir.

Cenabı Hak “Sayılmayacak kadar insanlara nimet halk ettik”buyuruyor. Tabi bunların hepsi birbirinden farklıdır ki insan, mesela nimetin azına şükretmezse çoğunu elde edemez.

Madem bunların hepsi nimettir. Mesela çeşitli çeşitli sayısız nimetler, bunların hepsine şükür olursa Cenabı Hak hepsini artıracak.

Fakat bunların hepsinin başı İslam olmalıdır. Çünkü her nimetin şükrünü Müslüman olanlar eda ediyorlar. Müslüman olmayanlar eda edemiyorlar.

Eğer insanlar nimetlerin şükrünü eda etmezse, o nimetler insanlar için  davacı olacak. Şükrünü eda ederse, işte o nimetler insanlar için şikayetçi olmayacaktır.

Bu nimetin şükrü neyledir?

İşte Müslüman olmak. İslamı yaşamakla, yani Rabbini bilmek ve Rabbine itaat etmekle oluyor.

Şükür demek ki insanların nimetini arttırır.

Fikir de insanları istikametten doğru yoldan şaşırtmaz. Mademki inancı var sözünü de düşünerek, işini de düşünerek yapacak.

Cenabı Hak buna akıl vermiş, iman vermiştir. İmanı inancı da aklında, aklını güzel kullanaraktan, düşünerekten, tefekkür ederekten inancını yaşarsa onun için bir istikamet yolu vardır.

İstikameti nedir?

“Ehli sünnet vel cemaat” itikadını taşımak, kitaba ve sünnete tam riayet etmek, onun için istikameti olan budur.

Peygamber efendimiz bir gün mübarek, ashabına yere iki daire çizmiş. İki daireyi bir hatla birbirine bağlamış buyurmuş ki, “bu dairenin bir tanesi biziz, bir tanesi de Cenabı hakkın azameti. Bize geleceksiniz, bizden bu hat ile Allaha gideceksiniz. Bize gelmeyen bu hattı, istikameti bulamaz, Allaha gidemez, bize geleceksiniz”

Onun için Cenabı hak böyle buyuruyor. “Habibim seni bilen beni bilir. Seni bulan beni bulur. Seni seven beni sever. Seni sevmeyen beni sevemez”.

Sonra “Allah’a itaat edin” buyuruyor. “Allaha ve Resulüne itaat edenlere, itaat edin[2]” buyuruyor. Bu insanlar için istikamet yoludur.

İşte demek ki biz Resulullah efendimizi de görmedik. Fakat Resulullah Efendimizin o dairesine girmek için, yani o Nur-u Nübüvvetine dahil olmak için ancak o nur-u nübüvveti bize tanıtanı bilmek lazım. De ki canım tanımıyoruz mu? Tanıyoruz ama Hakkel yakin tanımak lazım. Çünkü bak Kelamı kibarda Salih Baba şöyle buyuruyor;

Kuvve-i kudsîden edip imdadı                                         

Bize haber verdi zatı sıfatı

Ol zaman anladık sırr-ı Ahmed'i

"Küntü kenz" esrârın beyan eyledi                                 

Ne demek istiyor.

İnsanlar için Cenabı Hakkı da;

İlmel yakin bilmek var,

Aynel yakin bilmek var,

Hakkel yakin bilmek var.

Peygamber efendimizi de;

İlmel yakin bilmek var,

Aynel yakin bilmek var,

Hakkel yakin bilmek var.

İlmel yakin; okumayla tahsil ve ilmiyle satırdan alıyor. Ayetten, hadisten, satırdan alıyor, onu biliyor.

Fakat aynel yakin için yaklaşıyor.

Allah’a yaklaşmak mesela neyle olur?

İtaat etmekle, Cenabı Hakka havf etmekle, Allah’ı zikretmekledir. Zaten Allah’ı havf eden zikir eder. Cenabı Hak bir kudsi hadiste “kulum bana nafile ibadetlerle yaklaşır[3]”, buyuruyor.

Tabii, nafile ibadet nedir?

Farz, vacip, sünnet var. Farzın, vacibin sünnetin dışında olan ibadetler nafile oluyor.

Aslında peygambere de yaklaşmak yani ümmetlikte makbul olmak nedir?

Sünnetlere, bütün sünnetlere  temessük etmektir. Peygambere sünnetle yaklaşılıyor.

Fakat nafile ibadet de emredilmiştir. Bu nafile ibadetler emir ile olursa makbul oluyor. Emirsiz yapılan nafile ibadetler faydası olduğundan çok zararı vardır. Nasıl olur canım?

İşte nafile ibadetle kul Cenabı Allah’a yaklaşır ama yolun emniyete alınması lazım.

Hani insan bir yolculuğa gittiği zaman o yol eğer emniyetli ise merciine gideceği yolda zararsız, kedersiz, soyulmadan, dökülmeden rahatça gider. Eğer o yol emniyete alınmamış ise orada eşkıyalar, anarşistler var ise, vuruşma, çarpışma var ise bu yolculuğa gidemez, bu yolculuğu bitiremez.

Burada anarşist, eşkıya, vurucu, soyguncu ne olabilir?

Şeytan veya nefis.

Çünkü insan şeytandan kurtulsa bile nefsi emmaresinden kurtulamaz. Şeytan da suret-i haktan gelebiliyor, nefis de suret-i haktan insanı kandırabiliyor.

Mesela nefis bakar ki artık bir Müslüman’a amel işletemiyor, sözünü geçiremiyor. Müslüman tamamen idrak ediyor, şuurlu olarak fikrini kullanıyor, şükrünü kullanıyor. Düşünerekten inancı ve aklı dahilinde her işini düşünerekten fikrini kullanıyor.

Düşüncesi ne burada?

Kitap ve sünnet, burada ölçü kitap ve sünnettir. Ondan sonra mesela hayır-şer, günah-sevap bildiği kadar, şeriattır, yani edilleyi şeriyyedir.

Bunları tatbik ettiği zaman ne olur?

Nefis veya şeytan onu aldatamaz.

Bunları yapıyor, tefekkürünü yapmış artık şeytan ona zahirden bir isyan işletemiyor. O tamamen itaatte, Allah’a itaatini yapıyor, Allah’a isyan etmiyor.

Cenabı Hakka bir itaat var, bir isyan var. İsyan eden itaat edemez, itaat eden isyan edemez. Yani bunlar bir birinin zıddıdır. İkisi bir arada yaşamaz. İsyan varsa itaat yok. İtaat varsa isyan yok.

Fakat bu tatbikat itaat ettiriyor ama isyan ettirmiyor. Artık onu nefis ve şeytan isyan ettiremiyor, itaat ettiriyor. Bu nedir?

Mesela insanlarda nefsi emmare var. Ama tamamen emri veya nehyi tatbik etmezse nefsi emmareden kurtulmuş olamaz. Emri ve nehyi tatbik edecek. Allah neyi yasaklamışsa, nehy ettiklerinden kaçınacak. Emrettiklerini işleyecek ki nefsi emmareden kurtarsın. Nefsi emmare küfür sıfattır.

Yani mesela bugün bir gayri müslim olanlar yasak olan şeyleri işliyorlar değil mi? Bir de Müslüman memleketinde doğmuş, Müslüman olarak büyümüş, Müslüman evladından gelmiş ama İslamiyeti yaşayamıyor. Mesela ehli şirk bütün günahı kebairleri işliyor. Bunlarda nefsi emmare sıfatındadır.

Yasaklar  işleniyor da, bir de var ki Cenabı Hak’ın emirleri de tutulmuyor. Bu da isyandır. Yani şimdi günahı kebairlerden diyelim ki, Cenabı Hak içkiyi haram etmiş, bunu içiyor. Ne yapıyor? İsyan ediyor.

Fakat içkiyi içmiyor, namaz da kılmıyor. Başta gelen namaz, bu da isyan ediyor.

Çünkü niye?

Onun yapılmaması emredilmiş, yapıyorsa o isyan ediyor.

Bunun da yapılması emredilmiş, yapmıyorsa o da isyan ediyor.

Tabi isyanda aynıdır, fakat cezada belki değişebilir. Eğer içki içen namaz da kılmıyorsa onun cezası büyük olur. Bir namazı kılmadığından dolayı, emri tutmadığından dolayı cezası var. Bir de yasak olan bir şeyi işlediğinden dolayı cezası var.

(....Gönül ayakta, istirham ederim. Allah razı olsun. İyisin, afiyettesin inşallah. Allah iyilik, afiyet versin. Allah ömrünün afiyetini artırsın. Allah iyiliğini afiyetini daim kabul etsin. Allah canının bedenini sağlıklı etsin. Allah amelini, imanını, ihlasını muhafaza etsin. Cenabı Allah maddi manevi terakkini yüceltsin. Korktuklarından emin, umduklarına nail etsin. Ne iş yapıyorsun şimdi? Serbest mi çalışıyorsun? Nasıl işlerin? Sen de işlerinden şikayetçi misin? Ne şikayetçi misin!.. Vay beni. Ne edek, nasıl edek? Ehli kanaat ol, ehli sabır ol, şikayetçi olma....)

İnsan bu zamanda, kim olursa olsun, ehli kanaat, ehli sabır olmazsa şikayetten kurtulamaz. Ancak şikayetten kurtulmak için ehli kanaat ehli sabır olmak lazım. Çünkü kanaat insanları yormaz, üzmez. Çünkü zenginlik kanaattedir. Sabır da her şeyi kolaylaştırır. Her çetinliği sabır kolaylaştırır. Bu da İslamın tavsiye ettiği, Cenabı Rabbimizin, Peygamberimizin kitabının ve alimlerin tavsiye ettiği şeylerdir.

Dünyada ve ahirette insanın saadete selamete ulaşması için ehli kanaat, ehli sabır olması lazımdır. Çünkü “zenginlik kanaatten ibarettir[4]”buyrulmuş. Kanaat etmeyen zengin sayılamıyor.

Onun için büyükler buyuruyor ki “zenginlik istersen kanaat et” bu büyüklerin kelamı. “İlim istersen sabret. Vaaz nasihat istersen ölümü düşün”.

İnsanlar için en büyük vaaz-nasihat ölümünü düşünmekmiş. Fakat bir insan ölümünü düşünemezse ona vaaz nasihat asla tesir etmezmiş.

Zenginler de kanaat etmezse zaten zengin değil. Kanaat eden zengin oluyor, zengin sayılıyor.

Bu zenginlik denilince bir maddi zenginlik var, bir de manevi  zenginlik var. İcabında maddi zenginlik hayırsız olursa insanları manevi kayba uğratır. Ama hayırlı olursa uğratmaz.

Tabii ki biz iman zenginliğini isteyeceğiz. Evet zenginlik, iman zenginliğidir. Zenginlik amel zenginliğidir. Fakat imanın tabii azı çoğu olmaz. Fakat maddi zenginlikte çokluk azlık var değil mi? Ama imanda azlık, çokluk yoktur. İmanda kuvvetli olmak var, zayıf olmak var. Mesela parlak olmak var,  şuleli olmak var. Bir de şulesi, ışığının az olması var. Bu da neyle oluyor?

Bu da tabii ki imanı güçlendiren amel oluyor. Amele de sevk eden iman oluyor. Bir insanın imanı ne kadar güçlü olursa, o kadar amele daha azmi oluyor. İnancı, imanı da kuvvetlendiren amel oluyor.  Takviyeli bunlar, karşılıklı efendim.

Onun için vaaz, nasihat, ilim istersen sabret diyorlar. Çünkü ilimin başı sabırdır. Her şey sabra dayanıyor.

Bir insan alim olmuşsa ilmiyle amil olması için sabretmesi gerekir. Sabreden biri ilmi ile amil olur.

Eğer sabretmezse, Allah göstermesin, o ilmi onun için tabiî ki zararlı olacak, faydalı değil. Kendine de  faydası olmayacak kimseye de bir faydası olmayacak. Niye?

Sabrederse, ilminin sabrı olursa, o ilminin adamı olur, ilmini taşıyabilir, ilminden faydalanabilir. Sabretmezse, Allah göstermesin, o ilminden dolayı onda bir varlık olur, gurur olur, enaniyet de olur. Ondan sonra veyahut da o ilmini bir maddiyete de yaslar, menfaate de yaslar.

Tabii ilmiyle, bildiği ile amel etmesi için de sabır lazım. O bildiğini herhangi maddiyata, menfaate yaslamamak için de sabır lazım. Zaten öyle, eğer bilgisini maddiyata, menfaate yaslarsa ve amel de işleyemezse, bilgisi Allah göstermesin onda gurur da olur, enaniyet de olur.

Halbuki Peygamber Efendimiz, “Her kim ki Allah için alçalırsa (yani tevazû gösterirse) Allah onu yükseltir[5]” buyuruyor.

İlim insanlarda bir Sıfatullahtır.

Bu ilminden insanlar geçemezse, ilmini atamazsa alçalamaz ki. İlmini atmak için de sabır lazım.

İlmini hem yaşayacak, sabır lazım. Hem de ilmine dayanmayacak, yaslanmayacak, yine sabır lazım.

Onun için bütün her şey sabra dayanıyor. Burada ilmin başı sabırdır. Zaten kelamı kibarda da öyle;

Bu kesret alemin seyran eyledim

    Sabırdan bir büyük kâr bulamadım.

Kesret: Tabi malumunuz kalabalık, yani çok, çokluk.

Bu kesret alemin seyran eyledim

  Sabırdan bir büyük kâr bulamadım.

   Gezdim çar-ı köşeyi devran eyledim.

 Sabırdan bir büyük kâr bulamadım

Dört köşeyi, gezdim dolandım, diyor. Dünyanın dört köşesini gezdim diyor, yine sabırdan bir büyük kâr bulamadım. Bir de diyor ki;

                           Kahraman olanlar hasmını bastı

  Kemankeş olanlar yayını astı

Bilmem nedir bende feleğin kastı

  Sabırdan bir büyük kâr bulamadım

Burada kahraman, hasmını basan kimdir?

Burada kahraman da yine nefsini yenendir, nefsini basandır. Kahraman ol ki nefsine bir şey kaptırmasın. Nefsinin kulu olmasın.

Alim olur da ilmini de nefsi için kullanırsa, işte nefsine kaptırdı. İşte o insan nefsinin kulu oldu.

Kahraman nefsini yenendir. Çünkü Cenabı Hak bize cihadı emrediyor. Peygamber Efendimiz bizi cihatta aydınlatıyor.

Peygamber Efendimiz nasıl aydınlatıyor?

Uhud muharebesinden döndüğü zaman “muharebeyi sağîrden (küçük savaştan), muharebeyi kebire (büyük savaşa) döndük” diye Hadis-i Şerifi vardır. Sahabe;

—Aman ya Resullullah, biz Uhud muharebesinde yetmiş küsur sahabe şehit verdik, bilhassa sizin emminiz sizi çok üzdü. Nasıl olur ki daha bundan büyük muharebe, hangisi olabilir?

Buyurdu ki “nefis ile mücadeledir”.

Büyük muharebe, muharebeyi kebir nefis ile mücadeledir, nefis mücadelesidir. Demek ki insanlar için büyük muharebe, büyük mücadele, nefis  mücadelesidir.

Evet insanlarda,

Nefsi emmare var,

Nefsi levvame var,

Nefsi mülhime var,

Nefsi mutmainne var.

Bir insan mesela nefsi emmaresinden kurtarmış olabilir. Biraz önce ifade ettik ki neyle kurtarmış oluyor?

En büyük amel, “emri bil maruf, nehyi anil münker” ile kurtarmış oluyor.

Fakat levvame’de nefis sinmiş pusuya, savunmaya geçmiş bir düşman oluyor.

Emmare de vücut gösteren bir düşmandır. Halbuki vücut gösteren bir düşman siner. Vücut göstermeyen düşman (sinmiş), vücut gösteren düşmandan daha tehlikeli değil midir?

Bir insan düşmanını görür ki karşısında cephe almış geliyor, vücudu görünüyor, yeri görünüyor. Kendisini ona karşı savunması, onun oradan defi kolay olur. Fakat sinmiş, görünmüyor, savunmaya geçmiş. Sinmiş bir düşmana karşı savunma yapmak ne kadar çetindir. Bilse düşmanını zaten, bilemiyor ki, bu nedir, bu nasıl?

Ne buyrulmuş;

Yüzleri dost özleri düşmandan usandım

          Zerre  kadar vefa görmedim ihvan-ı zamandan

Yani zamanın ihvanından burada, Allah’a sığınırız. Hani “innemel mü’minûne ihvetün[6], müslümanlar kardeştir”, fermanı var.

Fakat Müslümanlar kardeş değil şimdi birbirlerine düşman olmuşlar. Bakın şimdi Müslümanlar her ne kadar “ehli sünnet vel cemaat” itikadını yaşıyor, görüntüde yaşıyor, namazını kılıyor, orucunu tutuyor, camiye, namaza koşuyorsa da ama bu gün menfaatten geçemiyor. Bir tek menfaatini düşünüyor. Diyor ki benim her beş başım mamur olsun da diğeri ne olursa olsun.

Halbuki İslam’da böyle mi?

İslam’da böyle değil. İslam’da “sen tok iken komşun aç olmayacak[7]”. Sen kendi nefsin için istediğini komşun için de isteyeceksin.

Bir bu; bir de İslam’da ne var? “olduğun gibi görün göründüğün gibi ol”.

Bir insan göründüğü gibi olmazsa, olduğu gibi görünmezse sağlam olamıyor. Sağlam olmayınca o zaman neye benzer?

Eğer olduğu gibi görünmüyorsa içi çürük bir meyve gibidir. Bu içi çürük meyveden insanlara ne fayda gelir?

Hiçbir fayda yoktur, yenilmez. İnsanları aldatmış olur.

Zaten olduğu gibi görünüp, göründüğü gibi olmazsa aldatıcı olur. İslam’da bu da var.

İşte biz de bu nefsi emmaremizden kurtulsak bile nefsi levvame sıfatında bizi aldatıyor. Yani yüzümüze dost oluyor, içinde bir düşmanlığı var, onu bize bildirmiyor.

İşte olduğun gibi ol, göründüğün gibi olmazsa bir insan ne oluyor? Müslümanlar için de kendi için de zararlı oluyor. Zaten sağlam değil, kendisi sağlam olmayınca aldatıcı, kandırıcı oluyor.

Bu aldatmak nereye dayanır?

Bu aldatmak şuraya dayanıyor ki, Peygamber Efendimizden sormuşlar (SAV).

—Ya Resulullah, senin ümmetinden (günahı kebairler sayılmış),

—İçki içen olur mu?      

—Beli (evet)

—Kumar oynayan olur mu?     

—Beli

—Hırsızlık eden olur mu?  

—Beli

—Hatta cinayet?          

—Beli 

—Affedersiniz, zina?

—Beli,

—Yalan söyleyen?

—La, la (hayır).

Benim ümmetimden yalan söyleyen olamaz. Yalan söyleyen benim ümmetimden değil.

Ya insanları aldatmak da böyledir. Eğer insan göründüğü gibi olmazsa aldatmış olur, olduğu gibi görünmezse de yine aldatmış oluyor. Aslında bu nereye dayanıyor?

Bakın münafıklığın üç sıfatı vardır. Bunu yine bize Peygamber Efendimiz buyuruyor (SAV). Mesela bir insan;

·         Vaadinden hulf ederse (vazgeçerse),

·         Emanete hıyanetlik ederse,

münafıklığın bir sıfatıdır. Eğer vaadinden hulf ederse münafıklığın bir sıfatıdır.

·         Yalan söyler, yalanını da inandırmak için yemin de yaparsa,

münafıklığın sıfatıdır, bu üç fiilin sahibi münafıktır.

İşte bir insan eğer olduğu gibi görünmezse; hem yalan söylemiş oluyor, hem Allah’ın emrine aykırı hareket etmiş oluyor ki vaadinden hulf etmiş oluyor, hem de emanetlere hıyanetlik etmiş oluyor ki ona verilen vücut emanetlerini, bütün emanetlerini nehiy olunmuş (yani yasaklanmış) yollarda kullanmış oluyor.

Burada bizim için en büyük, en kutsal, en kıymetli yerimiz ve bizim en muhalefet edeceğimiz yer kalbimizdir.

Hakikatte Beytullah insanların kalbidir.

Bir insan eğer kalbini temizlemezse onda tecelli olmuyor. Cenabı Hak ne buyuruyor: “Biz arşa kürse, levhe, kaleme sığmayız, mümin kulumun kalbine sığarız[8]”. Kutsi Hadiste böyle buyuruyor. Fakat Kelamı kibarda da ne buyruluyor;

Kâbe  inşâ-yı  Halîl'dir sendedir beyt-i Celîl 

Ama bu kalbi hakikatte Beytullah etmek için; arşa, kürse, levhe kaleme sığmayan Cenabı Hakkın nurunu, azametini o kalpte tecelli ettirmek lazım.

O kalpte olan kötü düşünceyle, kötü niyetle ve kötü şeylerle olmuyor. O zaman kalp asla ve asla temizlenmiyor. Niye kelamı kibar buyuruyor;

Bir gönülde kenz açılmaz ta ki pürnûr olmadan

Pâdişah konmaz saraya hâne ma'mur olmadan

Neyi ifade ediyor?

 “Küntü kenzen mahviyyen” fermanı var ise, nedir bu “Küntü kenz” fermanı?

Kur’anı Kerimde, ayeti kerimede “biz ins ve cinni halk ettik ki bizi mabut bilsinler bize itaat etsinler[9]” buyuruyor.

Fakat bir de kutsi hadiste buyruluyor ki “biz bir gizli hazine idik, bilinmemiz aşikar olmamız için insanları halk ettik[10]”.

Bu gizli hazine nerede aşikar oluyor? Nasıl aşikar oluyor?

Bu “Küntü kenzen mahviyyen”fermanı, gizli hazine, ancak insanların kalbinde biliniyor, kalbinde bulunuyor.

O gizli hazinenin kalpte bulunması için o kalp tamamen Allah sevgisiyle, Allah aşkıyla, Zikrullah ile temizlenmesi gerekir.

Bir gönülde kenz açılmaz ta ki pürnûr olmadan

Yani bir kalpte “küntü kenzen mahviyyen” fermanıyla, o gizli hazine kalpte biliniyor, kalpte bulunuyor.

O hazine afakta bulunmuyor, afakta bulamamışlar. Asla ve asla şimdiye kadar arayanlar afakta bulamamışlar. Eğer afakta bulsalardı, o İmam-ı Rabbani, o mübarek İmam-ı Azam, o İmam-ı Gazali, onlar çok alimlerdi, onlar bulurlardı. Onlar bak nerede buldular?

Onlar gittiler neticesinde bir gönül sahibine gönülden bağlandılar ki buldular. Bu da Allah’ın emri, gönülden bağlandılar. O zaman o gizli hazine onlar için aşikar oldu.

Neydi o aşikar olmaları?

Kemal sahibi, velayet sahibi oldular yani aradıklarını buldular.

Cenabı Hak “Habibim seni seven beni sever, seni sevmeyen beni sevemez[11]” buyuruyor. Bir de “Habibim bana itaat eden sana tabi olsun. Allaha itaat edin Resulüne itaat edin. Allah’a ve Resulüne itaat edenlere itaat edin”.

Ondan sonra Cenabı Hak buyuruyor ki “beni sevin, sevdiklerimi sevin, kullarıma sevdirin,  sevdiklerimle seversiniz beni, sevdiklerimle kullarıma da sevdirirsiniz, kullarıma sevdirici olursunuz”.

Onun için bir insana işte o “küntü kenzen mahviyyen” fermanı açılıyor.

Bir gönülde kenz açılmaz ta ki pürnûr olmadan

Pâdişah konmaz saraya hâne ma'mur olmadan

Bununla ne demek istiyor?

Diyor ki “küntü kenzen mahviyyen” fermanı bilinmiş ama devamında karşısında bir kutsi hadis var. Cenabı Hak diyor ki “ben arşa, kürse, levhe, kaleme sığmam mü’min kulumun kalbine sığarım”. Bak bunların ikisi de kutsi hadistir. Onlar birbirini açıyor, birbirini çözüyor, ayıklıyor.

Ama o gizli hazine nerede bulunuyor?

İnsanların kalbinde, başka yerde bulunmuyor.

Ancak eğer Allah’ı bilmek ise; bir insan Allah’ı ne kadar alim olursa olsun ilmiyle bilir. Burada Cenabı Hak bir kudsi hadiste “kulum bana nafile ibadetle yaklaşır” buyuruyor. Kul ne kadar ibadet etse yaklaşır,  yaklaşmış olur, onu bulmuş olamaz.

Ancak bulmuş olmak için bir perde var, o perde kalkacak.

Nasıl ki mevlidi şerif’te ifade edildiği gibi Miraç’ta Cebrail A.S., Hazreti Peygamber Efendimizi bir mahâle götürdü;

—Ya Resullullah ben oradan ileri gidemem, benim durağım burasıdır, dedi.

Ondan daha ileri ne kadar gitti. Fakat orada bir ifade ediyor. Perde açıldı diyor...

Yalnız Peygamber Efendimiz bir gün Cebrail A.S.’e sordu, “ya karındaşım Cebrail sen bu vahiyleri getiriyorsun ama nereden alıyorsun? Kim sana veriyor? Bunları nasıl getiriyorsun? dedi ki;

—Ya Resulullah bir perdenin arkasından bir el veriyor, ben de alıp geliyorum.

Peygamberimiz “hele bir aç o perdeyi, kim var orada?” diyor. Cebrail A.S perdeyi açtı ki Peygamber Efendimiz orada;

—Ya Resulullah senden alıp sana getiriyorum ben.

Onun için işte;

Pâdişah konmaz saraya hâne ma'mur olmadan

Burada hane: İnsanların kalbi,

Padişah: Allah’ın nuru.

Fakat Allah’ın zikriyle o kalp tamamen silinmedikten sonra, Allah’ın sevgisiyle o kalp dolmadıktan sonra Allah’ın nuru tecelli etmez. Oraya diğer arzular, sevgiler girerler.

Diğer arzular, sevgiler girince iki zıddiyet de bir arada olmaz. Cenabı Hak ne buyuruyor, “biz insanlarda bir tane kalp halk ettik, iki tane değildir[12]. (Kalp iki tane olsaydı birini dünyayla meşgul edeydi, birini de bizle meşgul edeydi). Dünyayla meşgul edince biz yokuz orada bizimle meşgul ederse dünyaya yer olmaz orada”. Öyleyse bu söz kelamı kibarda şöyle buyruluyor.

                  Masivanın illetinden pak edip bu gönlümü

                  Kıl tarik-i Nakşibendi hadimi Allah için

Kelamı kibardan anlaşılıyor, demek ki ancak; Cenabı Hakkın buyurmuş olduğu kutsi hadisindeki bu masivadan insanların kalbini kurtarmak için, halas etmek için kalbini masivadan paklamak için muhakkak bir Nakşibendi dergahında hadim olmak lazım, böyle buyurmuş kelamı kibarda ama hoş öbür tarikatlarda bu yok mu?

     Tarikat cümle haktır olma zâği

     Ki dört misbâhı var birdir çerâğı

Diyor ki tarikatlar bütün haktır bunlara muhalefet etme, inkar etme. Dört misbâhı vardır ama çerağı birdir.

Dört misbâhı burada lamba manasındadır.

Misbâh burada dört çarı-yarı güzin efendimiz.

Çerağ ise ışıktır, nurdur.

Peygamber efendimizin nuru nübüvveti bunlarda görülmüştür, bunlardan tecelli etmiştir, diyor. Dört misbâhı vardır. Fakat yalnız  tarikatlar cümle haktır ama tabi bir insan mesela bir talip hangi tarikata girmişse o tarikatı benimsemiş ki girmiş. O tarikatı öbür tarikatlardan üstün görmüştür ki girmiştir.

Mesela bu gün dört mezhep var, dördü hak mezhep midir? Evet, Hepsi dört mezhebi kabullenseler de mesela şafi mezhebinde olanlar, (hak mezheptir) Şafii ile amel ederler fakat Hanefi ile amel edemezler.

Şafi ile her ne kadar amel etseler bile Hanefi mezhebi ser (önde gelen) mezheptir. Ser mezhep olduğunu onlar da kabul ediyorlar. Çünkü niye?

İmam-ı Şafi, İmam-ı Azam’dan daha alimdi diyemezler ki. İmam-ı Azam hepsinin hocasıdır. İmam-ı Azam’dan daha iyi üstün bir alim, içtihatçıların içerisine gelmemiş ki. İmam-ı Azam hepsinin hocası olduğu için, hepsinden daha üstün olduğu için Peygamber Efendimiz onu methetmiş; İslam’ın nurudur, güneşidir. Onun kadar bir alim gelmemiş ki onun ser mezhep olduğunu takdir etmesinler, ederler.

Şafii mezhebinden birisi İmam-ı Azam’ın mezhebini takdir eder. Mezheplerde böyle olduğu gibi tarikatların hepsi haktır. Ama tarikatlardan Nakşibendi Tarikatı hepsinin makbulüdür. Hepsinin üstünüdür.

Niye?

Bak Peygamber Efendimiz, “bütün kapılar kapansın yarigarım Ebu Bekir’in kapısı açık kalsın” buyurmuş.

Peki eğer “bu kapılar kapansın; Yarıgarım Ebu Bekir’in kapısı açık kalsın,” emrindeki kapılar Beytullah’taki kapılarsa; mesela gittiniz Beytullah’a, Haremi şerifte otuz küsur kapı var. Ravza-ı Mutahhara’da, sade batı tarafında, mesela, bu kadar çok kapılar var. Bütün sahabelerin isimlerinde kapılar var. Bunların hepsi kapansaydı sadece Ebu Bekir Sıddık Hazretlerinin kapısı açık kalsaydı, neyse.

Bu kapı tarikattır, tasavvuftur.

Bütün tarikatlara ilaveler, bidatler olmuş. Ama Nakşi tarikatına olmamıştır.

Nakşi tarikatında şöyledir. Bak mesela daha bu zaman olmuş, aynı zikir vardır.

Mesela bizim hafi bir zikrimiz var değil mi? Nasıl yapıyoruz bu hafi zikri;

Ağzımızı yumuyoruz, dişimizi dişimizin üzerine koyup dilimizi üst damağa birleştirip kalbimizle  “Allah, Allah, Allah..”  diyoruz. Bunu Peygamber efendimiz (SAV) hicret yaptığı zaman mağarada yarıgarı Ebu Bekir Sıddık (RA) Hazretlerine böyle tarif etmiştir. “Ya yarigarım Ebu Bekir, ağzını yum, dişini dişinin üzerine koy, dilini üst damağa yapıştır, hufyeten kalbinden zikret”.

Zikir olarak “La ilahe illallah” veya “Allah”, bu zikri vermiştir. İşte bizim  bu zikir bu zamana kadar gelmiştir. Buna hiçbir ilave bir şey bulaşmamıştır. Onun için mesela buyuruyor ki;

Masivanın illetinden pak edip bu gönlümü

Kıl tarik-i Nakşibendi hadimi Allah için

Diyor ki; Nakşibendi tarikatında sen beni hizmetçiliğe kabul et, orada bana bir hizmet ver de bu hizmetle bir makbuliyet kazanayım. Bu hizmetle benim kalbimdeki bütün masivanın çirkefi silinsin, gitsin ki, bütün masiva kalbimden çıksın ki “küntü kenzen mahviyyen” fermanı o zaman aşikar olsun.

Çünkü yine mübarek öyle buyuruyor ki;

 Kuvve-i kudsîden edip imdadı                                        

 Bize haber verdi zatı sıfatı

 Ol zaman anladık sırr-ı Ahmed'i

"Küntü kenz" esrârın beyan eyledi                                 

İşte burada nasıl ki insanlar alim olur, ilmiyle bilir. Cenabı Hakkı ilmel yakın bilir. Peygamberi ilmel yakin bilir. Her şeyi, varlıkları ilmel yakin bilir. Fakat burada;

Künh-i Zât'ı kimse bilmez bu yola etme heves          

Lâl olur dil bu arada bil ki katl olur nefes    

Sen mukayyed Zât-ı Mutlak'tan sakın eyleme bahs   

Fark'ı Cem'i anlamaktır bu muammâdan garaz

Ancak insanların ilmi idraki, Fark’la Cem’i ayırt eder.

Cem nedir?

İnsan Cem’i Fark’tan ayırt eder ama Cem’den bahsedemez. Ancak Fark’tan bahseder.

Burada Cenabı Hakkın  bütün halk ettikleri, Fark, bunlardır. Bunlar hep birbirinden farklıdır. İnsanlar bunları idrak edebilirler. İlim budur, Allah’ı da ilmel yakin bilir. Ama bir de ibadet ile aynel yakin yaklaşır.

Fakat hakkel yakin bilmek için Peygamber Efendimizi de hakkel yakin bilmek için, bir Evliyaullah’ı da hakkel yakin bilmek için; muhakkak bir hakkel yakin bileni bulmak lazımdır.

Buna Cenabı Hak “ileyhil vesilete[13]”  buyuruyor. Bu hususta çok ayetler var. “Siz kendiniz Allah’a ulaşmak için vesile arayın” buyuruyor. Cenabı Hak “Allah’ın ipine sarılın[14]” buyuruyor. Cenabı Hak gökten ip mi sallıyor ki sarılalım. Bu ip,  Allah ipine sarılmak işte bu gönülden bir yere bağlanmaktır. Gönülden bir gönül sahibini bulup bağlanmaktır.

Zaten Cenabı Hak “Vekûnû meassadıkîyn[15]” emrinde “Sadıklarla olun” buyuruyor. Fakat bundan musannıfın iki mana çıkartıyorlar. Birisi diyorlar ki;

—Sadıklar kimlerdir?

İlmiyle amel eden alimlerdir. Onları bulun. Onlarla teşrik-i mesainiz olsun ki siz cehalette kalmayasınız. Bildiklerinizi onlardan öğrenesiniz. Ama bu zahir, şer’i, bu zahir manası, bu şeriat manasıdır.

Fakat bu ayeti kerimenin tasavvufî, manevî, batın manası için tasavvuf alimleri, yani meşayih buna şöyle mana veriyorlar. Buyuruyorlar ki, bu ayet-i kerimenin meali manası;

—Sadıklar, Allah’a ilmi ezelide vaadini, sözünü yerine getiren kimselerdir.

Zaten böyle. Zahir manası da böyle batın manası da böyle. Fakat zahir manasındaki alimlerle samimi olursanız, eğer dost olursanız cehalette kalmazsınız, her bildiğini onlardan öğrenirsiniz.

Fakat tasavvuf alimleri diyor ki “Sadıklarla olun”; gönül sahibiyle olun demektir. Bir gönül sahibini bulun, gönül sahibine gönülden bağlanın. Gönül sahibine gönülden bağlanın ki onların müşerref olmuş olduğu, onların nail olduğu şerefe, onların müşerref olduğu nimete kabiliyetiniz miktarı siz de nail olasınız.

Onun için işte bir Evliyaullah burada muhakkak ki bir Müslümana fırsattır.

Mürşitsiz insanda müşkül hallolmaz.

Mürşitsiz insan, Cenabı Hakkı hakkel yakin bilemez. Hakkel yakin bilemezse bir kula yazık olur,  onun nimeti eksik olur.

Bak Niyazi Mısrî ne buyuruyor.

Mürşid gerektir bildire, hakkı sana hakkel yakin

               Mürşidi olmayanların bildikleri güman imiş

Bir de Salih Baba buyuruyor ki

 Varlık dağını delmeyen

 Ağlar iken gülmeyen

 Şeyhini Hak bilmeyen

 Düşer hüsrâna sâki

Cenabı Hak “vel asrı inneel insane lefî hüsr[16]” buyuruyor, “insanlar hüsrandadır, zarardadır”. Ama kimler?

Tabii bu zararın büyüğü var küçüğü var. Evet bir insan mesela amentünün şartlarına inanır ve yaşarsa tabii zararda değildir. Nakşibendi Efendimize  sormuşlar ki;

—Bizim tarikatımızın bidayeti ne, nihayeti nedir?

Buyurmuş ki;

—Bizim tarikatımızın bidayeti de “amentü billah”, nihayeti de “amentü billah”.

Bu “amentü billah”ın bidayetinde kalmamak nihayetine ulaşmak lazımdır.

Bir de buyrulmuş ki;

—Sair tarikatların nihayet kârını biz bidayete getirdik yerleştirdik.

Bu İmam-ı Rabbani’nin Mektubatı’nda mevcuttur. İmam-ı Rabbani mübarek bir beyanat vermiş,  demiş ki,

—Hace Muhammed Bahaaddin böyle buyurmuş. “Biz sair tarikatların nihayet kârını bidayete getirdik yerleştirdik”.

Acaba sair tarikatların nihayet kârını bidayete getirmişse, bunun nihayet kârı nerdedir?

Orada bir ölçü yok. Oradan bir bahis yapamıyor. Yapmamış. Nereye varır? Bu nedir? 

Sair tarikatlarda şu var. Sair tarikatlar ancak nefis yolu ile terakki ederler ki onlarda evvela muhalefetül hevâ var.

Nakşi tarikatında evvel muhabbetil Mevla var. İşte Nakşibendi Efendimizin bu nihayet kârını biz bidayete getirdiğini biz şöyle anlayacağız.

Sair tarikatlarda bütün nefsani arzularını terk etmedikten sonra aşkı ilahiye duçar olamıyorlar. Yani onlar kalplerinde Allah aşkıyla cezbeye kapılamıyorlar, daha doğrusu aşk onların kalbinde tecelli etmiyor. Onlar bütün sofiyane ibadetle, terakkileri ibadetledir. Ve bütün nefsani arzularını geçmekledir.

Ama ne oluyor? En son, bunlar bütün nefsani arzularından geçtikten sonra tek bir arzuyla kalıyorlar. İşte o zaman onların kalplerinde Cenabı Hakkın sevgisi tecelli ediyor.

Fakat Nakşi tarikatında öyle değil. Nakşi tarikatında hemen tarikata girdiğinde insanın kalbine hemen Allah sevgisi, onun kalbinde tulû ettirirler.

Şöyle buyruluyor;

Bir kimseye kim yâr ola tevfîk-i hidâyet        

İrfân ile deryâ oluben kalbi coşar da

Gönlünde tulû' eyler anın aşk u muhabbet   

Görün nice mahbûb-ı Hudâ var bu beşerde 

Sevdim seni seydâ-yı cihân hayır ve şerde

Aşık olanın ciğeri yanar da pişer de.

Nakşi tarikatında bu var. Onun için buyruluyor;

Tarîkımız Tarîk-ı Nakşibendî

Kamu ehl-i tarîkin ser-bülendi          

Kolumuz Hâlidî'dir dil-pesendi         

Girenler hâb-ı gafletten uyandı         

Zuhûrâtı pîrimden söylerem ben

Bu yolda cânı kurbân eylerem ben

Bir de buyruluyor ki;

Tarik-i Nakşibendi Hak yoludur

Ona dahil olan cümle velidir

İşte Nakşibendi efendimizin emirlerini burada gösteriyor. Bizim tarikatımızda ders verildiği zaman, mesela istiğfardan sonra el tutulduğu zaman;

—Tarikatı Nakşibendiye’de Hz. Şeyh Efendimizi şeyh efendiliğe kabul ettin mi? Sorusuna, “Ettim” demek kifayet etmiyor.

— Kabul Ettim, denilecek.

“Kabul”u vuslat imiş. İlla “kabul” kelimesi olacak. Eğer “kabul ettim,” der de sözünün üzerinde durursa, tamam onun Kabulü Vuslattır.

(Sofrayı bekletmeyelim)

.......

İnanç ayırmış insanları,

Amel ayırmış insanları,

Siyaset ayırmış insanları,

Bölüm, bölüm, bölüm bölünmüşler. Zaten Müslümanlar böyle tefrika olup ayrılmasından, bölünmesinden dolayı küfür galip oluyor. Yoksa Müslümanlar bu gün birleşseler, yek vücut olsalar küfür tamamen yıkılır. İşte o da;

İlim olmazsa cihanda

İnsanlar azar kalır yabanda

Tabii ilim bilmek, amel işlemektir. Herkes kendi aklı ile kendi kafası ile bir ilim yapıyor. Mesela işte, şimdi insanlar Nurcu, ne bileyim işte Süleymancı, işte Işıkçı, işte bilmem ne diye bölünmüşler.

Ondan sonra halbuki Tarikatlar haktır.

Yalnız şimdi küfrî tarikatlar da var. Küfre hizmet gören. Ne demek yani bu? Şeriatsız tarikatlar. Öyle tarikatlar varmış ki asla, hiç İslam’dan bihaber. Şeriata hiç asla ve asla uyan bir tarafları yoktur ki onlar da tarikatlık davasındalar.

Halbuki tarikat, şeriattır. Şeriatsız tarikat asla olamaz.

Çünkü tarikatta bir nimettir, insanlar için aslında büyük bir yoldur. Tarikat: Arapça bir kelime; yoldur. Ama bu yolun vasıtası şeriattır. Tarikat Allah’a giden bir yoldur. Vasıtası şeriattır.

Yani demek ki burada şeriatta az eksiklik olsa, kıl kadar eksikliği olsa, o asla orada tarikata hiç adım atamıyor, o yolda hiç yürüyemiyor, adım atamıyor.

Şeriatsız haller olduğu halde biz de tarikattayız diyorlar (Allah’a sığınırım). Bunlar da artık bunların da zamanı gelmiş.

Çünkü küfür, hakim olduğu için mecbur artık onlar da gizlenmeye mecbur kalmışlar.

Bir talibe üç şart koşulmuştur. Talip demek; talep eden bir kimse. Bu talibin manası nereden gelir?

Cenabı Hak “Kulum iste vereyim” diyor (talebena vecedena). Talibin manası budur.

Kul dünyaya ne için gelmiş?

Cenabı Hak dünyaya gelmiş kulunda bir isteği olacaktır. Cenabı Hak dilemiş kulunu halk etmiştir. Cenabı Hakkın dileği ne imiş?

 “İnsanları cinleri halk ettik bize itaat etsinler” dileği budur. Fakat kulun bunda maksadı gayesi ne olacak?  İtaat…

Bir insan itaat etmezse kulluğunu yapmış olabilir mi?

Olamaz.

İtaat burada “emri bil maruf nehyi anil münker”. Böyle olmayan, itaat etmeyen insanlar, “emri bil maruf nehyi anil münker”in dışında kalan insanlar da bu zamanda bir tarikat davası görüyorlar.

İşte bu da neden oluyor işte?

İlmin kısıtlandığı için.

Talebe, taliptir, talep eden. Tarikat ise bir yoldur. Bu yolu talep edip o yolda talebine ulaşma gayretinde olana talip deniliyor.

Fakat bu talibe üç şart koşulmuş. Üç şartı var bunun diyor. O talip talep ettiği şeye ulaşması için üç şart var:

Birincisi Zaman,

Ondan sonra Mekan,

Ondan sonra da İhvan.

Zaman olursa mekan bulunur. Mekan olursa ihvanlar gelir bir araya toplanır ki bu da Allah’ın emri. Cenabı Hak, “Allah için bir araya gelin, Allah için konuşun, Allah için sevin[17]”, diyor.

Nasıl ki mesela Cumhuriyetten sonra tekkeler, zaviyeler kapanmış, yasaklanmış. Şimdi bu zamanda müsait olsun ki mekan bulunsun mekan bulunsun ki ihvan  gelsin.

Kapandığı gibi bu sefer de bak tarikatın sözü bile şimdi suç. Tarikat kelimesi konuşmak suç. Şeriat kelimesi konuşmak suç.

İslam demek suç değil, şeriat demek suç,

Tarikat demek suç, tasavvuf demek suç değil.

Halbuki tasavvuf ne? tarikat ne? İkisi de bir. Onun için ismi bile suç olmuş. Onun için millet mecbur kalmış.

Tarikat, Şeriat ne?

Şeriat, tarikat yoldur varana

Hakikat, marifet ondan içeru

Kelamı kibarda böyle.

Ama zaten insanlar için Şeriat, Tarikat, Hakikat, Marifet vardır.

Bunları Cenabı Hak insanlar için bir nimet olarak halk etmiş. İnsanlar için bir kemal halk etmiş.

Ama evvel Şeriat sonra Tarikat sonra Hakikat sonra da Marifet. Yani bir insan tarikatlı olmayınca şeriattan hakikate geçemez.

Tarikat ruhi bir eğitimdir. Tarikatı yaşıyor, ruh kemale ulaşıyor. Hakikate ulaşan ruh. Ruh yine bu nimete malik oluyor.

Yoksa şeriatı yaşayanların, şeriatı yaşamayanın zahirde cesedinde bir değişiklik var mı? Oluyor mu? Bir şeriatlının, bir tarikatlının zahirde görünüşünde bir farkı var mı?

Vardır aslında, ama görünürde yok. Halbuki burada şeriatı yaşamazsa bir insan ne oluyor?

Hayvani sıfatta kalıyor. Hayvani sıfatta kalınca gene beşer görünüyor.

Görünür surete insan

Kalırsın siret-i hayvan

Şeriatı yaşamazsa gene insan görünür. Gene aynı fizik yapısında değişmiyor. Yaşasa da yine aynı. Fakat yaşayanla yaşamayanın farkı görünmeyen bir tarafı vardır. Görünür tarafı da var ama…

Görünen taraf, tabi şeriatı yaşayanlarda sözünde, oturmasında, kalkmasında, hareketinde bir güzellik var, hoş görünmesi var.

O yaşamayanlar da hoş görünmüyor. Adap var bir de değil mi, adap. Mesela adap, erkan, nezaket bu kimde var?

Bu şeriatı yaşayanlarda var, yaşamayanlarda yok, ancak onlar atıp tutuyor. Fakat zahiri yapısında fiziki yapısında hiç bir değişiklik var mı?

Şimdi şeriat ile tarikatta da böyle. Muhakkak ki tarikatı yaşayanlarda bir görünmeyen bir farklılık vardır.

Nedir o?

Tarikatı  yaşayanlarda muhakkak ruhi bir yükselme oluyor. Manevi bir yükselme oluyor. Ondan işte o farklı oluyor. Şeriatı olandan farklı oluyor. Eğer olmasaydı, bu farklılık olmasaydı bütün bu büyük alimler bidayetten tamamen bu şeriatı bilip yaşayan kimselerdir, bir de bu tasavvufa girmezlerdi.

İmam-ı Azam mübarek o kelamı konuşmazdı, “levlâke senetân heleke’n Numan, iki yıl olmasaydı Numan helak olurdu” buyurmuş. Öyle bir alim daha gelmemiş mağribin afakında. Mübarek diyor ki;

—Biz ömrümüzün son iki senesini Cafer-i Sadık’ın sohbetinde geçirmeseydik bu ilimle delalete düşerdik. Yani bu ilim beni kurtaramazdı.

Cafer-i Sadık da o zamanın meşayihinden, on iki imamın bir tanesidir, evladı Resuldendir. Mesela o zamanın meşayihine son iki sene kendisini teslim etmiş.

Hani mesela Reşahatta veya Abdurrahman Cami Hazretlerinin kitabında  yazılı mübarek o da öyledir. Beş asır boyunca arz üzerinde alim olarak tek o gelmiş. Yani beş yüz sene içerisinde onun gibi bir alim gelmemiş.

Fakat o tarikata girmezden evvel, bütün ulema, hocalıktan üstün bir meslek daha hocalıktan üstün bir şeref, makam bilmiyorlarmış. Hem de o zaman meşayihi, dervişleri kendilerinden küçük görüyorlarmış. Yani hocalığı şıhlıktan daha üstün görüyorlarmış. Abdurrahman Cami Hazretleri nasıl tasavvufa giriyorsa o zamanın bütün hocaları ikrar etmişler ve kabullenmişler. Saadettin Kaşgari Hazretleri o zamanın meşayihi, Evliyaullahtan, kendisi evladı Resulden. Nakşibendi efendimizin manevi evlatlarından. Otuz iki tane de halife çıkarmış, irşad etmiş. Halifelerinin birisi de Abdurrahman Cami Hazretleri. O nasıl Sadettin Kaşgari Hazretlerine kendisini teslim etmişse o zamanın bütün hocaları ikrar etmişler ve kabullenmişler, demişler ki;

—Eğer bu tasavvuf ilmi şeriat ilminden üstün olmasaydı, şeyhlik hocalıktan daha üstün olmasaydı, Abdurrahman Cami Hazretleri hocalığı bırakıp gidip derviş olmazdı.

Böyle onun için avamlarda, alimlerde bir esrar vardır ki onu alim olmayanlar bilmez. Çünkü Ayet-i Kerîmede “sizin bileninizle bilmeyeniniz bir değilsiniz, bileniniz bilmeyenden daha üstündür[18]” buyruluyor.

Alimlerde bir esrar var ki nas, insanlar onu bilemez.

Fakat velilerde bir esrar var ki alimler onu bilmez.

Nebilerde bir esrar var ki veliler bilemez.

Onun için alim olabilir. Fakat her alim mesela ilmiyle de amel edebilir. O ilmiyle amel ettiğinden dolayı farklı olabilir. Kendi meslektaşlarından farklı olabilir. Yani hocalar da hep birbirinden farklı olabilirler. Hepsi müsavi olur mu? İlmiyle farklı olur, ameliyle farklı olur. Mesela hep ilmi bir müsavi olsa da ameliyle farklı olur. Ameliyle farklı olan tarafı görünmez. Görünür de, belli olur da ne kadar ondan yüksek olduğu görünmez.

Bir de velilerde bir esrar var ki alimler ne kadar birbirinden farklı olsalar da veli sınıfına geçemedikten sonra o esrarı bilemezler. O esrarı anlayamazlar. Çünkü bunu Cenabı Hak Hz. Musa’ya böyle emretti:“ve allemnahü min ledünna ılmen[19]”, “nihayet kullarımızdan bir kul buldular ki tarafımızdan bir ilim öğretmiştik”, buyuruyor. Nedir bunun bir manası, sen o ilimden bir harf bilmiyorsun.

 


[1] İbrahim 14:7

[2] Al-i İmran  3:32

[3] Buhari Rikak 38

[4] Buhari Rikak 15, Müslim Zekat 120

[5] Hikmet Goncaları Trc. (500 HadisŞerif) 397

[6] Hucurat  49:10

[7] Kenz’ül İrfan 10

[8] Alusi Ruh’ul  Meani XX.101

[9] Zariyat  51:56

[10]  Fususül Hikem Trc. C.1  S.43

[11]  Al-i İmran 3:31

[12] Ahzap  33:4

[13] Maide 5:35

[14] Al-i İmran  3:103

[15] Tevbe  9:119

[16] Asr 103:1-2

[17] Ahmet bin Hanbelin Musnedinde

[18] Ra’d 13:19

[19] Kehf 18:65