image description

 “Her Tarikatta Bu Teveccüh Yoktur”

20.08.1989, Pamuklar-Ankara

 

Merhaba, cümleten hoş geldiniz. Sefa getirdiniz, feyiz getirdiniz, nur getirdiniz, muhabbet getirdiniz.

Allah muhabbetinizi artırsın. Allah feyzinizi, nurunuzu artırsın.

Sabahı şerifleriniz de hayırlı mübarek olsun.

İşleyeceğimiz bu amel de büyüklerimizin büyük bir amelidir. Cenabı Hak sizler için hayırlı mübarek etsin. Feyzinden, nurundan, bereketinden sizi ihya-âbâd etsin.

Allah'a şükür, çok şükür, bin şükür, nihayetsiz şükürler olsun. Rabbimizin ihsanına nihayetsiz şükürler olsun.

Büyük ihsanda bulunmuş bize Cenabı Hak. Şu zamanımızda bak, ne gibi nimetler bize ihsan etmiş. Allah'a şükür, hamdolsun, şükrolsun amelimiz büyük.

Büyük olmasaydı bak, ırak yerlerden geldiniz, gece geldiniz uykusuz kaldınız, zahmet çektiniz, rahatsız oldunuz, para harcadınız.

Allah'a şükür, Allah inancınızın neticesine ulaştırsın. Allah aşkınızın, muhabbetinizin neticesine ulaştırsın. Allah hulûsunuzun, ihlâsınızın, bârını, meyvesini yedirsin.

Onun için Cenabı Hak bu amelimizi, sık sık işlemek nasip etsin. Allah zamanımızı, inancımıza göre mutabık etsin de, işleyebilelim.

Tabii ki bir Hak talibine… Hak talebi demek Allah'tan gelen ruhumuzun Allah'a gitmesini istemektir, Hak talebi demek bu demektir. Zaten Cenabı Hak, buyuruyor ya, “Kulum iste vereyim.” (talebena vecedena) diyor. Esas bizim isteğimiz budur. İnsanlarda ruh var, insanlarda ceset var, nefis var. Ama ruhun tek bir isteği var. Ruhun tek bir isteği de budur: Allah'tan gelmiş Allah'a gitmek ister. Diğer arzular diğer istekler bizi aldatıyor. Bakın şu kelam bunu ifade ediyor:

Bu ten kuşu hevâ ile heveste  

İnsanların nefsi daima dünya ile… Veya nefis demek ceset demek, bu cisim daima dünya ile… Dünyayı istiyor, dünya ile uğraşıyor. Şu da olsun, bu da olsun; şöyle yaşayayım, böyle yaşayayım, işte hep böyle istekleri var.

Ama bir de ruhun bir isteği var. Ruhun isteği de Allah'tan gelmiş, Allah'a gitmek ister. İşte “Talebena Vecedena”nın anlamı budur,  manası budur. Biz bilemiyoruz, kulum iste diyor.

Evet, dünyayı isteyene dünyayı veriyor. Zaten öyle müşrikleri, ehli dünyayı halk etmiş, onların dünyalığını veriyor. Onun için, müşriklerin sıhhatleri bizden fazla, onun için müşriklerin maddiyatları da bizden fazla. Çünkü onları ehli dünya halk etmiş. Rabbi'l-âlemin, rabbi'l-müslimîn değil ki onların da rabbısı. Onları ehli dünya halk etmiş, onların da dünyada bütün arzularını verecek ki bir daha hak sahibi olmasınlar. Cenabı Hak'tan daha başka bir şey isteyemesinler. Zaten Şeytan aleyhillane:

—Yâ rabbî, sen bana kıyamete kadar ömür ver, bir de bana fırsat ver, Hazreti Âdem ve Hazreti Âdem'in evlatlarından ben intikamımı alayım. Onun, Âdem'in yüzünden ben lanetlendim, senin dergâhından kovuldum. Öyleyse ben senden bunu istiyorum, diyor.

Cenabı Hak da fırsat verdi. Kıyamete kadar ömür istedi. O:

—Kıyamete kadar sen bana ömür ver de ahirette en büyük azabı bana yap, dedi.

Allah'tan böyle istedi, pazarlık etti, Cenabı Hak da kabul etti. Onun için burada şimdi, ehli dünya olanlar tabii ehli nardır. Bunlar hep şeytanın aveneleri, şeytanın askerleri oluyorlar, Allah korusun.

Ama işte nefsine uyanlar da şeytanın kulu oluyor, şeytanın kölesi oluyor. Nefsine uymayanlarsa rabbısının kulu oluyor, rabbısının kölesi oluyor. Onun için burada işte:

Bu ten kuşu hevâ ile heveste  

Murg-ı cânım feryâd eyler kafeste

Ten kuşu ne? İşte nefsimiz, bu cesedimiz.

Ama murg-ı can ne? Murg-ı can da (can kuşumuz) ruhumuz.

O da “feryat eder kafeste”

Öyle, insanlar dünyayı severse, insanlar sadece dünyayı düşünürse, dünya ile uğraşırsa, ruhunu hapsetmiş olur, onun ruhu zindanda olur. Hapsedilen bir insanın; hem de karanlık, çukur, derin bir yerde hapsedilmiş; ne gücü olabilir; ne mahareti, marifeti olabilir? O da karanlık yerden, o zindandan çıkacak ki maharetini, marifetini, ne ise, arzularını işlesin. Ticaretini, ibadetini, her arzusunu yerine getirsin. Onun için yalnız ruhun tek bir arzusu vardır. Onun için, nefis arzularını yerine getirince ruh arzusuna ulaşamıyor.

İşte Cenabı Hak insanları; ehli dünya, ehli ahiret, ehli huzur halk etmiş. Hatta bak Cenabı Hak buyuruyor ki: “Eğer o Müslümanlar, bana inananlar o müşriklere yerinmeselerdi, biz onların tavanlarını altından, oturmuş olduğu evlerinin…” ayeti kerimenin mealidir bu: “Biz onların oturmuş olduğu evlerinin tavanlarını altından, tabanlarını gümüşten halk ederdik.” Onun için Allah bizi Müslüman halk etmişse biz dünyayı istemeyelim, dünyayı sevmeyelim ve onlara da yerinmeyelim, çünkü onlar ehli dünya, ehli dünya olan ehli nardır. Bak, iki kelam vardır. Bir kelamı kibar şudur:

Verir kullarına mühlet velâkin eylemez ihmal

Hâşâ Estağfurullah Cenabı Hak Erhamerrahimîn, Cenabı Hakk'ın Rahim sıfatı var. Rahim sıfatı ahirette tecellî edecek. Herkesi itaat edenlerin itaatine göre mükâfatlandıracak veya isyan edenlerin isyanına göre cezalandıracak. Onun için burada işte,       Verir kullarına mühlet…

İnsanlar bu dünyaya ne için gelmişler?

Ahireti kazanmak için gelmişler.

Ama ahireti kazanmıyor da dünyayı seviyor, dünya ile uğraşıyor dünya ile meşgul oluyor. Bunlar ahireti kazanamıyorlar, ahireti kaybediyorlar. Zaten Cenabı Hak insanları ehli dünya, ehli ahiret halk etmiş. Dünya ehline ahireti haram kılmıştır.

Eğer bir insan, dünyayı istediyse, dünya ile uğraştıysa ve bu insan; günah bilmez, sevap bilmez, hayır bilmez, şer bilmez, helal-haram bilmez; yani ibadeti-itaati yok ve isyanı çok olursa; kim olur?

İşte bu insan ehli dünyadır, ehli nardır. Ama isterse hangi milletten olursa olsun, isterse de adı Müslüman olsun bu böyledir.

İslam dini, çok duymak işitmek dini değil tatbikat dinidir.

Bak iman ne?

Îman; ikrar ve tasdiktir.

İkrar demek dili ile “Lailahe İllallah Muhammedur Resulullah.” demektir. Zaten İslam'ın şartı beş değil mi?

Bunlar; savm (oruç), salât (namaz), hac, zekât ve kelime-i şahadet “Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve resulühü”dür. Peki, bunları dili söylüyor, ikrar budur, ama kalbi de inanacak tasdik edecek.

Eğer kalbi inanmazsa, o ne etmiş oluyor? Kendisini aldatıyor.

Allah aldanır mı? Allah aldanmaz. Çünkü buyruluyor ki: “Allah, insanların kalplerine nazar eder. Boylarına, soylarına, güzelliklerine, zenginliklerine hiçbir şeyine bakmaz; ancak kalplerine bakar.”[1] Bir de buyruluyor ki: “Allah kullarının amelini kalbindeki niyetine göre kabul eder.”[2] Onun için burada:

Verir kullarına mühlet velâkin eylemez ihmal

Allah insanları halk etmiş, insanlara akıl bahşetmiş. Cenabı Hak, insanlara vermiş olduğu bu aklı bin bir esmanın nurundan halk etmiş. Onun için insanlar bak, neler icat ediyorlar, onun için insanlar bütün mahlûkatın mâfevki oluyor.

Ama bu akıl ikidir: Aklı maaş var, aklı maad var.

İnananlarda da böyle; maddiyatta icat etmek,  mesela maddiyatı kazanmak efendim böyledir.  Çok tahsil yapmak, çok şeyler icat etmek, maddiyatı yani dünyayı imar etmek vardır. Bunlar aklı maaş ile oluyor. Ama ahiret de aklı maad ile kazanılıyor.

Cenabı Hak her insanda bu iki aklı halk etmiştir. Bugün müşrik olup da aklı ile Allah'ı bulanlar oluyorlar. Çünkü Cenabı Hak, akıl ile kaimdir, hak ile kaimdir.

Evet, aklı ile Allah'ı bulanlar oluyorlar,  mesela çok şeyler icat ediyorlar, onlar da şu şöyle, bu böyle diye bir şeyler arıyorlar. Bunlar neticede, hakiki mabudu buluyorlar. Bulanlar çokmuş, tarihler boyunca olmuş ve olur da.

Onun için demek ki insanlarda akıl ikidir: aklı maaş, aklı maad.

Aklı maaş nefsin aklı, bu dünya ile ilgilidir.

Aklı maad ise ruhun aklı, bu da ahiret ile ilgilidir.

Müslüman, inanan için iman; ikrar ve tasdiktir. İkrar dil ile söylemesidir. Tasdik ise kalbi ile inanacak. Eğer dili söyledi, kalbi inandıysa onda tatbikat vardır. Dili söyledi de kalbi inanmadıysa onda tatbikat olamaz.

Canım bu tatbikat etmeyenlerin imanı sade ikrar mıdır? Yani bunların kalbinde hiç inancı yok mu?

Var ama zayıf, güçsüz. Bunlar icraatını yapamıyor. Bu zayıflık onlara icraat yaptıramıyor.

Burada aklı maaş ile insanlar, dünyayı düşünüyor, dünyayı kazanıyor. Aklı maad ile de ahireti düşünüp ahireti kazanıyor. Cenabı hak bu aklı vermişse insanlara, onun için dünyaya da çalışın ahirete de çalışın, buyruluyor.

Dünyaya sadece çalışıp da ahirete çalışmayan ne oldu? Allah'ın emrini tuttu mu? Tutamadı.

Ahirete sadece çalışıp da dünyayı bırakan, bu da Allah'ın emrini tutmuş değil. Çünkü evvel beden ilmi var.

Yalnız, eğer bir adamın beden ilmi yerini bulmuşsa yani; atadan, babadan, ceddinden kalmış bir varlığı var ise veyahut da genç zamanlarında bir zaman Allah fırsat vermiş, Cenabı Hak işini rast getirmiş, az zamanda yakın zamanda çalışmış zengin olmuş, daha çalışmaya ihtiyacı yoktur. Bu sefer de ibadet yapıyor, kendisini ibadete vermiştir; bunlar sadece ahirete çalışabilir.

Ama ihtiyaçlı bir insanın sadece ahirete çalışması olmaz, bu da makbul bir insan değildir. Çünkü dünyaya da çalışın ahirete de çalışın, buyruluyor.

Burada şimdi ehli dünya olan sadece dünyaya çalışıyor, bunlar ahireti kaybediyorlar. Allah'ın emrini tutmuyorlar. Ahirete çalışmıyorlar ya, onun için burada:

Verir kullarına mühlet velâkin eylemez ihmal

Kâfirlere veya ehli dünya olanlara, sadece dünyaya çalışanlara ne olacak?

Bunlara Cenabı Hak mühlet vermiş, fırsat vermiş ve gayret veriyor. Ama Cenabı Hak evvela insanlara bildirmiş. Sana vermiş olduğu bir akıl var, bin bir esma-isminin nurundan halk etmiş olduğu bir akıl var. Sana vermiş bu aklı… Bir de irade vermiş, cüzi irade vermiş. Akıl vermiş ki senin için hayır nedir, şer nedir, bilesin. Yani daha da bunun cümlesi, senin için yararlı neler var, zararlı neler var bunları bilesin. Aklı vermiş ki senin için yemende içmende, giymende, gezmende tozmanda, yaşantında zararlı neler varsa bilesin. İradeyi de vermiş ki zararlı şeylerden kurtulasın; yararlı şeyleri elde edesin. Demek ki Cenabı Hak iradeyi de vermiş, aklı da vermiş.

Onun için insanlar,  akli iradesiyle her şeyi kazanıyorlar. Ahireti de akli iradesiyle, dünyayı da akli iradesiyle kazanıyorlar. İradesini sadece aklı maaşına göre kullananlar bunlar ehli dünya oluyorlar. Ama bu iradesini aklı maadına kullananlar bunlar ehli ahiret oluyor. Hem dünyaya hem ahirete çalışın, buyruluyor.

İşte aklı vermiş insanlara, iradeyi de vermiş insanlara. Bu insanlara aklı vermiş ki kârını zararını bilsin. İradeyi de vermiş ki kârını işlesin; zarardan da kaçınabilsin, korunabilsin.

Bakın şimdi dikkat edin! İnsanlar maddiyatta maddi zararlardan kaçıyorlar. Cenabı Hak zaten zararı da emretmemiş. Ama insanlar maddi zarardan ne kadar kaçarsa kaçsınlar, Allah'tan gelen zarardan kurtulabilir mi? Çünkü Allah'tan gelen zarar görünerekten gelmiyor ki. Ama geldikten sonra görünüyor. Bundan insanlar kaçıyorlar.

Fakat manevi zararı biliyorlar ondan kaçmıyorlar. Allah bizi inananlardan halk etmiş. İnananlar bilmiyorlar mı ki namazı kılmayınca bunun zararı var? İnananlar bilmiyorlar mı ki oruç tutmayınca bunun zararı var? Veyahut zekâtını vermiyor, sadakasını vermiyor, efendim işte kazancını haramla kazanıyor, helal kazanmıyor veyahut da hileli hurdalı işler yapıyor bunları bilmiyor mu?

Yasak olan şeyleri işliyor, işte haram yiyor, efendim kumar oynuyor, yalan söylüyor çeşitli çeşitli günahlar yapıyor. Bunları bilmiyor mu? Müslüman olur da Müslüman beldesinde doğarsa bunları bilmez mi? Bilir. Ama bak, bunu bile bile işliyor. Ama bunun zararını göremiyor. Bu zararı bilerek işliyor, karşılığını göremiyor.

Bir de var ki maddi zararın karşılığını, geleceğini göremiyor, ondan kaçıyor kurtulamıyor. Maddi zarar geldiğinde daha dünyada iken onu görüyor. Ama bu manevi zararları bilerek işliyor göremiyor.

Onu ne zaman görecek?

Peygamber Efendimiz “İnsanlar uykudadır ölünce uyanırlar.”[3] buyuruyor. Evvela buyruluyor ki: “İnsanlar zarardadır.”[4] Bu zarar hangi zarar?

Bu zarar amel işlemeyenlerin zararı, bu zarar Allah'a itaat etmeyenlerin zararıdır. Çünkü Cenabı Hak maddi zararı, zarar saymıyor. Cenabı Hak maddi zararı bize imtihan için veriyor. Eğer o maddi zararlara da biz tahammül ediyorsak o da ahirette bizim için bir kazancımız oluyor. Cenabı Hak niye “Biz insanları, biz kulumuzu havf ile imtihan ederiz, mallarının canlarının ve kazançlarının azalması ile de imtihan ederiz.”[5] buyuruyor?

Öyleyse demek ki maddi zarar ne ile gelir? Maddi zarar işte malın eksilmesidir. Bir malın eksilmesi ne ile olur? Büyük zararlar gelir insana, insanın malı eksilir. Bu neymiş? Cenabı Hak “İmtihan ederiz.” buyuruyor: “Korku ile imtihan ederiz; mallarının, canlarının ve kazançlarının azalması ile imtihan ederiz.” Bir de Cenabı Hak “Gâlû inna lillahi ve innâ ileyhi râciûn.[6]; onlar başlarına musibet geldiği zaman biz Allah’tan geldik ona döneceğiz.” derler, öyleyse bize geleceksiniz, ama sabrederseniz sizin için büyük ikramım olacak.” diye buyuruyor. Demek ki burada maddi zarar, zarar değil. Maddi zarar da bizim için kârmış.

Demek ki bu zarar “İnsanlar hüsrandadır.” manevi zarardır.

Manevi zarar: Allah'a ibadeti yok, itaati yok, isyanı var. Allah'ın emirlerini tutmuyor, yasaklarından da kaçınmıyor. İşte bu zarar manevi zarardır. İşte bu zarar görünmüyor. Bu zarar: “Ölünce uykudan uyanırlar.” ölünce karşımıza çıkar.

Ama Allah'a şükür, elhamdülillah, Cenabı Hak inşallah bizi hüsranda bırakmamıştır.

Yalnız bizim için ne var? Peygamber Efendimizin bizim için bir hadisi var. Buyuruyor ki: “İki günü müsavi olan da zarardadır.” [7]

Öyleyse bizim burada eksikliğimiz ne oluyor efendiler? Biz maddiyatı fazla kazanmak istiyoruz. Hâlbuki Cenabı Hak bizi inananlardan halk etmişse, maneviyatta ahirete inancımız varsa, bizim için önemli olan ahirettir. Dünya geçicidir, ne olacak yani...

            Ey gönül sabret bu dehrin gamı gavgası geçer

            Sabreyle gönül bu da geçer devri beşerdir

Bunlar geçici şeyler; varlık-yokluk, hastalık-sağlık.

Ancak bizim için geçici olmayan nedir?

Bizim için geçici olmayan imanımızdır, amelimizdir. Çünkü onu götüreceğiz. Başka, bu dünyadan kâr-zarar, hastalık-sağlık götüremiyoruz efendiler.

Biz ne götüreceğiz? İmanımızı götüreceğiz.

Ama imanımızı ne ile muhafaza edeceğiz? İmanımızı amelle muhafaza edeceğiz. Çünkü Peygamber Efendimizin emri böyle: “İmanı muhafaza eden ameldir.”

Amelsiz iman neye benzermiş?

Amelsiz iman bir mumun ışığına benzer; el yeli ile söner, üzerine bir katre yağmur düşse söner.

Ama ameli olan iman bir lüks lambası gibi cam içerisinde muhafazalıdır. Onu ne yel söndürür, ne yağış; hiçbir şey onu söndürmez.

İşte burada, sohbetimizin başında:

Verir kullarına mühlet velâkin eylemez ihmal

Kimlere? Allah'a isyan edenlere, Cenabı Hakk'ın rızası olmayaraktan yaşayanlara, bunlara mühlet vermiş. Akıl vermiş işte insanlara ki aklı ile kârını zararını bilsin. İrade de vermiş ki o zarardan kendisini korusun, kârı elde edebilsin. Zararsa burada hangi zarar? Manevi zarar, amelsizlik… Öyle ise bir insan bu zararı işliyorsa,

Verir kullarına mühlet velâkin eylemez ihmal

Cenabı Hak onu ihmal etmeyecektir. O, dünyada yediğinden içtiğinden; gezdiğinden, tozduğundan, bütün işlerinde eğer kitabın sünnetin dışında ise, bunlardan hep sorumludur. Cenabı Hak bunlardan hep soracak, ceza verecek onlara. Bu, inanmayanlar, Allah'a isyan edenler için:

Verir kullarına mühlet velâkin eylemez ihmal

Ama bir de eğer, bizler için ne var? Bizim için işte ne buyuruyor Cenabı Hak? “Eğer Müslümanlar yerinmeseydi o kâfirlerin tavanlarını altından, tabanlarını gümüşten halk edecektik.” buyuruyor. Bize ne var şimdi?

Kâfirin verdi muradın ya senin vermeye mi?

Biz niye dünya ehli olanlara gıpta ediyoruz, niye bizim de olsun, diyoruz?

Bizim de olsun dersek, bizim amelimize mani olur. Biz onu düşünürüz, biz onun peşinden koşarız; ahiretimizi işleyemeyiz.

Öyleyse bizim için ne var? Peygamber Efendimiz “Dünyaya da çalışın, ahirete de çalışın.”[8] buyuruyor. Allah bize bunu nasip etmiş, bunun tatbikatında bulunalım.

Amelimize ticaretimiz mani olmasın, ticaretimize de amelimiz mani olmasın. Zaten sağlam Müslüman da budur, Allah'ın en makbul kulu budur, ümmetlikte makbuliyet de budur. Bak Peygamber Efendimiz buyurmuyor mu ki: “Dünyaya çalışın ölmeyecekmiş gibi; ahirete çalışın yarın ölecekmiş gibi.” “Dünyaya çalışın dünyada kalacağınız kadar, ahirete çalışın ahirette kalacağınız kadar.” Ama bu hadis rumuzludur.

Bunun rumuzunu inancımıza göre anlayacak olursak; dünya hayatı ile ahiret hayatını karşı karşıya getirdiğimiz zaman, demek ki biz yirmi dört saatin yirmi üç saatini ahirete çalışsak bir tanesini de dünyaya çalışsak yine dünyanınki çok olur ahiretinki az olur. Öyle değil mi? “Dünyaya çalışın, dünyada kalacağınız kadar; ahirete çalışın ahirette kalacağınız kadar.”

Fakat Cenabı Hakk'ın ihsanına bak, Müslüman için yirmi dört saati üçe taksim etmiş. Peygamber Efendimiz, “Sekiz saat maişetiniz için çalışın, sekiz saat ibadetiniz için çalışın, sekiz saat de istirahatınızı yapın.”[9] emri var. Eğer bir Müslüman sekiz saat de ibadetini yapıyorsa, sekiz saat ibadetini tatbik ediyorsa, onun sekiz saat dünyaya çalışması da muhakkak Allah'ın emri hududunda olur, Allah'ın rızası hududunda olur. Onu da Allah ibadete çevirir. Çünkü beden ilmi farz, evvel beden ilmi sonra din ilmi.

Allah'a şükür bu zamanımızda Cenabı Hak bize büyük nimetler ihsan etmiş, tarikatı bize nasip etmiş. Tarikatı bilmeyenler var, tarikatı başka türlü anlayanlar var. Sanki tarikatı -onu başka türlü anlayanlar için- bu zamanımızda İslâm'ın dışındaymış, sanki kitabın, sünnetin dışındaymış gibi anlıyorlar, bunu böyle biliyorlar, çünkü böyle bildirmişler. Bu da ne için böyle oluyor?

            İlim olmazsa cihanda

            İnsanlar azar, kalır yabanda

Yarım asır ilim tedrisatı kesildiği için, yarım asır boyunca âlimler tarafından ilim tedrisatı yapılamadı. Bu ilim tedrisatı yapılmayınca, insanlar da bu sefer amelden uzaklaştılar, iman zayıflığı oldu. İman zayıflığı olunca da bütün ehli dünya olup dünyayı düşündüler, dünya ile meşgul oldular, dünyanın peşinde koştular, gittiler.

Onun için, şu zamanımızda Cenabı Hak bizi “ehlisünnet vel cemaat”ten halk etmiş. Bak, Peygamber Efendimiz’in emri var: “Ümmetim yetmiş üç fırka olacak, yetmiş ikisi fırka-i nar bir tanesi fırka-i nâcî.” [10]

Kim bu fırka-i nâcîye?

Peygamber Efendimiz buyurmuşsa hâşâ vaadinde hulf olmaz. Ne buyurmuşsa o tecellî etmiştir ve edecektir. Ama zamanı geldikçe tecellî ediyor. Fakat “Yetmiş üç fırka olacak ümmetim.” buyuruyor. Yetmiş ikisi fırka-i nâr bir tanesi fırka-i nâcî.

Fırka-i nâcî demek; ateşten, azaptan kurtulan bir fırka var ki cennete gidecek.

Yetmiş iki fırka, fırka-i nârdır. Eğer bunu rakam olarak büyütecek olursak, yetmiş iki kişiden diğer biri ”Lâ ilâhe illallah Muhammedür Rasulullah” diyor ve diyen ümmetidir zaten, demeyen değil. Fakat yetmiş üç kişi olan ümmetin bir kişisi gidecek cennete, yetmiş ikisi ise cehenneme gidecek. Yetmiş üç bin kişide bin kişi cennete gidecek, yetmiş iki bin kişi cehenneme gidecek. Artık rakam büyüdükçe büyüyor.

O zaman ashap sormuş,

—Ya Resulullah fırka-i nâcî hangisidir?

Buyuruyor ki: “Benim ve ashabımın izini izleyenler fırka-i nâcî'dir. Kitaba ve sünnetime sarılanlar fırka-i nâcî'dir. Kitaptan ve sünnetten kayanlar ve benim ashabımın izinden kayanlar, onlar fırka-i nâcî olamazlar, onlar fırka-i nârdır.”

Fakat burada kelamı kibarda ne geçiyor?

Hazreti şeyhimden giymişim tacı

Bu taç zikir tacıdır. Tasavvufta hiçbir meşayih müridinin başına böyle zâhirde bir taç koymamış. Bu taç zikir tacıdır.

Vedduha yüzüdür velleyli saçı

Bakın, dikkat edin buraya, “Vedduha” demek güneşin en ziyalı, en parlak, güçlü zamanıdır. Ne zamanmış bu? Kuşluk vakti. Yani sabahtan doğuyor öğle yerine gelmeden, öğle yeri ile sabah doğuşunun ikisinin ortasında olursa, oraya gelince güneşin en parlak en ziyalı zamanıdır. Vedduha, bu demektir. 

Hazreti şeyhimden giymişim tacı

Vedduha yüzüdür velleyli saçı           

Olmak isteyenler fırka-i nâcî 

        Ziyâret eylesin pirlerimizi     

Bu da ne?

Çünkü bak, şeriat-ı Muhammediye var tarikat-ı Muhammediye var. Ümmetlikte makbul olanlar muhakkak ikisini de yaşamışlar, ikisine de inanmışlar.

Şeriat-ı Muhammediye zâhir, nubüvvetidir.

Tarikat-ı Muhammediye Peygamber Efendimiz’in bâtını, maneviyatıdır.

Bakın, şimdi burada, zâhir nübüvvetinin tasdiki ne? Nübüvvetinin tasdiki Kur'an, Kur'an-ı Mübindir.

Nereden geldi? Semavi kitap, melek vasıtası ile Allah'tan geldi.

Kime geldi? Peygamber Efendimiz’e. İşte bu nübüvvetidir, bu zâhirdir.

Fakat bir de velâyeti var ki velâyeti gizlidir. Öyle herkes bilemedi; bilen bildi, bilmeyenler bilemedi.

Velâyeti demek Allah ile Resulullah'ın arasında melek yoktur, harf yoktur, savt yoktur; harfsiz savtsız, meleksiz vasıtasız Allah ile Resulullah'ın anlaşması.

Öyle değil mi? Bakın ne buyuruyor, doksan bin kelam konuştu. Nerede? Mîraç'ta doksan bin kelam konuştu.

Hazreti Musa Kelîmullah zamanlarca bin bir kelam konuştu. Çünkü yine bildirdiğine göre, Musa Kelîmullah'a Tevrat sekiz seferde gelmiş, yani sekiz seferde Tevrat'ın tamamını almış. Tûr-i Sînâ'ya gidiyormuş. Anlaşıldı mı efendim?

Peygamber Efendimiz’e Kur'an-ı Mübin yirmi üç senede nazil oldu, geldi. Fakat bin bir kelamı Musa Kelîmullah çok zamanlarda konuştu. En azından sekiz seferde, Tûr-i Sînâ'ya gidiyor, Tevrat’ı alıyor, Cenabı Hak ile de konuşuyor.

Ama Peygamber Efendimiz bir Mîraç yapmada doksan bin kelam konuştu. Bu doksan bin kelamın, Peygamber Efendimiz’in doksan bin kelamını -öyle buyuruyor büyüklerimiz, tasavvuf âlimleri- doksan bin kelamın otuz binini aşikâr etmiş. Otuz binini de ehline…

O ehli kim?

O da şöyle, ehli için de şöyle buyuruyor ki: “Rabbim benim sadrıma ne doldurduysa onu ben yâr-ı garım Ebu Bekir'in sadrına aktardım, göğsüne aktardım.” buyuruyor. Otuz bin kelam da kendisinde kalmış onu da hiç kimseye bildirmemiş.

Onun için âlimlerde bir esrar var ki âlim olmayanlar, avam bilemiyor onu. Zaten Cenabı Hakk'ın emri de öyle değil mi? “Hiç sizin bileniniz ile bilmeyeniniz bir olur mu?”[11] buyuruyor.

Ama bu ilim sadece satır ilmi mi? Satır ilminde bu böyledir. Ama satır ilminde olmayan bir ilim var ki o da ledünni ilmidir.

Öyleyse demek ki o da satır ilminin mâ-fevkidir, satır ilminden üstündür. İşte onun için âlimlerde bir ilim var ki âlim olmayan, avam onu bilemiyor. Yani bir esrar, sır, ilim esrarı var ki avamlar, insanlar onu bilemiyor.

Fakat velîlerde de bir esrar var ki bir ilim var ki onu âlimler bilemiyor. Bilseler zaten muhalefet etmeyecekler. Ama ne kadar muhalefet ederlerse etsinler, bugün mesela büyük âlimler gelmiş geçmiş arz üzerinden. Kimler? Mesela çok bilinen eserleri ile yazıları ile kitapları ile bilinen kimler var? İmam-ı Rabbani Hazretleri, Mevlânâ Celalettin-i Rûmî Hazretleri, İmam-ı Gazali Hazretleri, Necmettin-i Kübra Hazretleri, ondan sonra Abdurrahman-ı Câmî Hazretleri. Bunlar zâhirde de çok büyük eserleri ile tanınmış, bilinmişler. Bak! Bunlar âlimlerdi, çok büyük âlimlerdi daha niye tasavvufa, tarikata girdiler? Yunus Emre bunu ifade ediyor. Ne buyuruyor?

Niceleri gittiler mürşit arayı

Arayanlar buldu derde devayı

Bin kez okur isen aktan karayı

Bir kâmil mürşide varmasan olmaz

Diyor ki evet çok kimseler mürşit aramaya gittiler, arayanlar buldular. Öyle, Cenabı Hak “İste vereyim.”, buyuruyor (Talebena vecedena).

Fakat bu istek tetemmedir, sa'ydır, aramaktır veyahut da işlemdir, tatbikattır.

Bin kez okur isen aktan karayı

Yani senin bin sene ömrün olsa, bin sene medrese ilmi okusan, bin sene bütün fakülteleri bitirsen, efendim ta mesela doçent olsan, profesör olsan; bin sene ilim tahsil etsen yine bir mürşide ihtiyacın var senin, diyor.

Onun için bak! Allah'a şükür, çok şükür bin şükür, nihayetsiz şükürler olsun. Cenabı Hak bu zamanımızda bize bu nimeti nasip etmiş. Çünkü tarikatsız olmaz efendiler.

Hani ifade ettik ya ayet-i kerimede “Gâlû inna lillahi ve inna ileyhi râciûn.” Cenabı Hak ne buyuruyor? “Bizden geldiniz dünyaya, yine bize dönüp geleceksiniz.” Ama bu insanlar nasıl gelmişler? Allah'tan gelen insanların ruhudur, Allah'a da giden insanların ruhudur. Cesedi de Allah halk etti ama topraktan halk etti. Cenabı Hak buyuruyor ki: “Biz Âdemi topraktan halk ettik, kendi ruhumuzdan ruh üfledik.”[12]

İşte demek ki Allah'tan gelen ruhtur, Allah'a gidecek ruhtur.

Cenabı Hak cesedi topraktan halk etmiş, ceset toprağa gidecek.

Öyleyse insanların iki türlü yolculuğu var. Bu insanların hepsinin, bütün ne kadar insan varsa, iki türlü yolculuğu var. İnananın, inanmayanın, zengininin, fakirinin, âliminin, cahilinin, sakatının, sağlamının, hepsinin; gencinin, ihtiyarının, koca'sının hepsinin iki türlü gidişi var.

Bir cismî gidiş, bir de ruhî gidiş.

Cismî, cesedin dünyaya var olup gelişi ve öldükten sonra toprağa verilip toprakta yok oluşudur. Cismî gidişi, bunu hepsi yapar. Genci, kocası, fakiri, zengini, ağası, kölesi, inanan, inanmayan, bunu hepsi yapıyor. Bu gidişe, şahidiz, bunu görüyoruz.

Ama bir de insanların ruhu var. Bu ruh nereden geldi ve nereye gider? Bunu düşünelim o zaman. Peki, bunu da iki kelam izah ediyor:

Kandan gelir senin yolun

Ya kanda varır menzilin

Kandan gelip gideceğin

Anlamayan hayvan imiş

Biri budur.

Yani nereden geldin? Allah'tan geldin.

Ne geldi? Ruhun geldi.

Nereye gideceksin? Allah'a gideceksin.

Ama geldiğini de bilmiyorsun gittiğini de.

Geldiğini bilmek, gittiğini de bilmek istersen eğer o zaman şeriatın, tarikatın, hakikatin, marifetin olacak.

İnsanlar sadece şeriatla da Cenabı Hakk'a gidiyor, ama Cenabı Hakk'a ulaşamıyor.

Şeriat bildiriyor ancak tarikat erdiriyor.

Bil şeriat emri nehyi bilmek imiş ey gönül

Hem tarikat rah-ı Hakk'a gelmek imiş ey gönül

Burada da işte, insanların Allah'tan gelen ruhları tarikatla Allah'a gidiyor.

Tarikat; Allah'a giden bir yoldur.

Bu yolun da yolcusu, delili, bileni meşayihtir. İşte onun için:

Kandan gelir senin yolun

Ya kanda varır menzilin

Kandan gelip gideceğin

Anlamayan hayvan imiş

Burada evvela; şeriatı bilmeyen, kitabı sünneti tanımayan, bilmeyen, nereden geldiğini de bilmiyor, nereye gideceğini de bilmiyor. O zaman nedir? O, hayvanlar gibi… Çünkü neyi var onun? Yemesi var, içmesi, gezmesi, tozması, zevki, sefası, affedersiniz, daha başka bir şeyi var. Hayvanlarda da var bu. Hayvanlardan insanı ayıran nedir? Kur'an, sünnet. Kur'an, sünnet insanlara geldi. Sünnet demek peygamberimizin hayatıdır. Kur'an, peygamber insanlara geldi. Kur'an'ı, peygamberi tanımayan bilmeyen ne oldu? Hayvan kaldı.

Kandan gelir senin yolun

Ya Kanda varır menzilin

Kandan gelip gideceğin

Anlamayan hayvan imiş

Bir böyle, bir de buyuruyor ki:

Dünyaya geldim gitmeye

İlm ile hilm'e yetmeye

Aşk ile can seyretmeye

Ben în ü anı neylerem

Öyleyse bizim için de ne var?

Bunlar hep insanlar için ama onlar idrak edemiyorlar. Onlar nereden geldiklerini bilemiyorlar, nereye gittiklerini de bilemedikleri için, onlar hayvanî sıfatta, hayvan olarak kalıyorlar.

Ama biz Müslümanız, inanmışız, Allah'a şükür.

Nereden geldik? Allah'tan gelen ruhumuz yine Allah'a gidecek.

Ne için geldi Allah'tan bu ruh?

“Elestü bi rabbiküm”[13] fermanı var. “Ben sizin rabbiniz değil miyim?” Biz de, “Belâ” (evet), dedik. Biz sana kulluk edeceğiz.

“Halagtül cinne vel inse illa li ya'budûn”[14] emri fermanı var. “Biz insanları, cinleri halk ettik ki bizi mâbut bilsinler.”

“Küntü kenzen mahviyyen.”[15] fermanı var. “Biz bir gizli hazineydik, aşikâr olmak için insanları halk ettik.” buyuruyor.

İşte onun için, demek ki şeriat bildiriyor, tarikat da bulduruyor. Tarikat olmasa, bilinen bir şey var ama aranıyor, bulunması için aranıyor. Aranmayınca bulunur mu?

Var ama nerede?

Meşhur olduğum yerde.

Hâşâ estağfurullah burada yanlış anlaşılmasın ama Cenabı Hak ne buyuruyor? “Mekândan münezzehim.” diyor.

Âmentü billahi, ben Allah'a inandım. Allah'a inanmak nasıl, nasıl inanacak insanlar Allah'a?

Allah'ın varlığına inanacak, Allah'ın birliğine inanacak, Allah noksan sıfatlardan beridir. Bilinen, bilinmeyen, akla gelen her şey ne olursa olsun bunlar hepsi mahlûktur, Allah halk etmiştir; Allah bunlara benzemez ve Allah mekânlara da sığmaz, değil mi? Nerede, Allah yerde mi, gökte mi, nerede? Allah mekânlara sığmaz, her yerde. Ama her yerde de hazır. Hâzır ve nâzır, mekânlara da sığmaz.

Allah'a böyle inanmak varsa işte bu şeriatı, tarikatı, hakikati, marifeti Cenabı Hak insanlara bahşetmiş. İşte onun için bu zamanımızda, bak!

Mürşidi olanların gayet yolu asanmış

buyuruyor. Kim bunu buyuruyor? Niyazi Mısrî Hazretleri, evet, bir kelamı kibarda:

Dünyaya geldim gitmeye

İlm ile hilm'e yetmeye

Aşk ile can seyretmeye

Öyleyse bu dünyaya, ilim ve hilim sahibi olmak için, geldik gitmeye.

İlimden maksat Allah'ı bilmektir, Allah'a itaat etmektir.

Hilimden maksat da güzelleşmek. Kim rabbısını bildiyse, rabbısına itaat ettiyse o güzel oldu.

Bu güzellik nedir? Bu güzellikle bir defa kendisini hayvanî sıfattan kurtardı. Hayvanî sıfattan kurtulduysa, ateşten-nardan da kurtuldu.

Ama bak! “Aşk ile can seyretmeye” bu tasavvufa aittir. Bu aşk ile can seyretmeyi, ancak tasavvuf ehli bilir ve tasavvuf ehli bunu elde eder. Onun hakkıdır, bu onun nimetidir. Onun için işte buyuruyor ki:

Mürşit gerektir bildire hakkı sana hakkel yakin

Mürşidi olanların gayet yolu asanmış

Mürşidi olmayanların bildikleri güman imiş

Bak! Şimdi burada güman ne? İman var, güman var değil mi?

İman; vardır diye hüküm vermek, olur diye hüküm vermek.

Güman ne? Olur mu, olmaz mı, tereddüt, şüphe, var mıdır, yok mudur, yine tereddüt, şüphe değil mi? Onun için demek ki burada:

Mürşit gerektir bildire hakkı sana hakkel yakin

O zaman demek ki insanlar Allah'ı üç türlü biliyorlar: İlmel yakîn biliyorlar, aynel yakîn biliyorlar, hakkel yakîn biliyorlar.

İlmel yakîn bilen, âlimler.

Aynel yakîn bilenler de abidler, ilmi ile amel etmiş, çok ibadet etmiş Allah'a yaklaşmışlar. Çünkü o da Allah'ın emridir. “Kulum bana nafile ibadetle yaklaşır.”[16] buyuruyor.

Hakkel yakîn bilenler de mürşidi olanlar.

Mürşidi olmayanlar Allah'ı hakkel yakîn bilemezler.

Niçin? Varlığı, onu perdeler. Ne kadar bilse de ne kadar ibadetle yaklaşsa da perde var, perdeyi kaldıramaz, perdeler var.

Ne bu perde? Varlığıdır, kendi varlığıdır, kendi sa’yıdır. Sa’yının, varlığını kaldıramaz ki perdeyi kaldırsın.

Perdeyi kaldıran o varlığından onu kurtaran kim oluyor? Meşayih oluyor.

Sâlih Baba'nın divanından bu anlaşılıyor. Bakın!

Pîr-i Sâmî himmetleri boldurur

Bir gün olur bu Sâlih'i de güldürür

Tekbir alır cenazemi kıldırır

Şeyhim şeyhim sultanım şeyhim

Sensin dertlerimin dermanı şeyhim

Burada “Tekbir alır cenazemi kıldırır.” demek, müridini musalla taşına koymuş, cenazesini kıldırmış veyahut da kendi kıldırır değil, hayır efendim bu böyle değil. Başka bir kelamı bunun karşısına getirince, zaten anlaşılmayan bir kelamın karşısına başka bir kelam getirince o zaman çözülüyor, anlaşılıyor. Evet, nasıl cenazesini kıldırıyormuş?

Hazret-i Pîrin yedinden mest edelden Sâlihâ

"Mûtu kable en temûtû" ile tebşîr olmuşuz

Bir meşayihin elinden bir mürit tutuyorsa o, “Mûtû kable en temûtû”[17] emri ile tebşir oluyor, müjdeleniyor.

“Mûtû kable en temûtû” ne demek? Cenabı Hakk'ın emri: “Ölmeden evvel ölün.” Bize, insanlara, kullarına bir emri var. “Ölmeden evvel ölün.” diyor.

Bu nedir, ölmeden evvel ölmek? Varlığından, benliğinden kurtulmaktır.

Kim kurtarır benliğinden? Meşayih.

Bir insanın kendi ilmi, kendi ameli, kendi say'ı onun perdesidir, onun varlığıdır.

Öyle olmasaydı, Mevlânâ, kendi kendine irşat olsaydı. Niye Şems geldi onu irşat etti? Ama nasıl irşat etti biliyor musunuz? Tabii kitaplarda yazılı, hatta filmleri de var, gösteriyorlar. Nasıl irşat etti? Halka, ilmiyle, kemaliyle bilinen, halka sevilen Mevlânâ’yı onların gözünden düşürdü. Halkın nefretini duyurdu. Halk ne dedi? Hâşâ estağfurullah: “Hocamız dinden çıktı.” dediler. Ona mürşidi öyle işler yaptırdı ki aslında o yaptırdığı işler onu ilminden geçirmek için, onu düşürmek için, bir gösterişti.

Ama normalde bu mümkün mü? Hani sen bir maharetinden, ilminden bir şeyinden dolayı halka seviliyorsun, onun tersini işleyebilir misin? Çünkü onun tersini işlersen bu sefer ne kadar sevilirsen o kadar da halkın nefretini kazanacaksın. Halk seni tenkit edecek, lanetleyecek seni. Bunlar böyle efendim...

Teveccühten bahsedelim biraz da. Ondan sonra teveccühümüzü işleyelim. Şimdi teveccühün başlangıcında dedik ki teveccüh yapacağız, teveccühe geldik.

Teveccühe gelin ihvân

Kuruldu halka-i Rahmân

Açıldı ravza-i rıdvân  

Bak! Bu da bir kelamı kibardır. İhvanlar toplanın, teveccühe gelin, diyor.

“Halka-i rahman” Allah halkası, Allah'ı zikredenlerin halkasıdır. Allah'ı zikredenler gelir de Allah'ı zikrederse orası “ravza-i rıdvan”dır.

Açıldı ravza-i rıdvân  

Ravza ne? Cennet bahçesi.

Rıdvan ne? Cennetteki yetkililer, görevliler, cennet yetkilileri, görevlileri, rıdvan da bunlardır.

Burası, demek ki teveccühte ne oluyormuş? Cennet oluyormuş, cennet bahçesi oluyormuş. Cennetin yetkilileri de buraya geliyorlar. Ama cennetin yetkilileri, görevlileri kimler olur?

Yalnız bunun için başka bir kelam daha var. Bakın, kelamda ne konuşuluyor? Buyruluyor ki:

Arşın iki gölgeleri

Hasan ile Hüseyin'dir

Ol cennetin ziynetleri

Hasan ile Hüseyin'dir

Burada hakikaten peygamberimizin böyle bir hadisi şerifi var. Buyuruyor ki:  “Hasan-Hüseyin Efendilerimizin nurları ile Cenabı Hak, arş-ı âlâyı bezetiyor.” “Hasan ve Hüseyin Efendilerimizin nurları ile cenneti bezetecek, süsleyecek, ziynetlendirecek.”[18].

Evet, bizim bu amelimiz olan teveccühü, tabii her zaman da yapıyoruz. Belki bugün teveccühe yeni katılacaklar var, bilmeyenler var. Çünkü on gündür buradayız, hayli ders alanlar oldu. Geldilerse onlar teveccühü bilmiyorlar, yeni katılacaklar. Eğer on gündür ders alanları hesap edecek olursak, belki yüz kişi civarında olmuştur. Çünkü her akşam ders alan on kişiden aşağı değil. On gündür biz buradayız, otuz kişinin de ders aldığı akşam oldu. Ama bunların içinde tazeleyen de oldu, yeni alanlar da oldu. Demek ki yeni alanlar teveccüh görmemişler, onlar için bu teveccühü tarif edeceğiz.

Şimdi bizim bu teveccühümüz, büyük ameldir. Böyle bir büyük amel yoktur. Her tarikatta da bu teveccüh yoktur. Bu teveccüh bizim tarikatımızda olduğu için bundan dolayı da, çok büyük bir iftihar, çok büyük şeref, çok büyük bir mutluluk duymamız lazım. Çünkü itimat edin ki inanın ki teveccüh büyük bir ameldir, teveccühe katılanlara da çok büyük ihsanlar oluyor. Bak!

Teveccüh olunca herbir ihvana

Mürde kalplerimiz geliyor cana

Demek ki ne anlaşılıyor burada, mürde kalp hangisi?

Mürde kalp, Allah'ı unutan kalptir, ölüdür.

Allah bizi Müslüman halk emiş, ibadetimiz var, amelimiz var. Sadece amelleri işliyoruz, namazımızı kılıyoruz. Zikrimizde, fikrimizde Allah'ı zikrediyorsak da yine de dalgalı kalbimize çok şeyler geliyor onları atıyoruz, geliyor. Fakat sair zamanlarda yerken içerken, alırken, verirken, gezerken tozarken, konuşurken, çalışırken bak, unutuyoruz.

Hâlbuki Cenabı Hak, ne buyuruyor? “Gıyamen ve guûden ve ala cunûbihim”, “ayakta da beni zikredin, yatarken zikredin, çalışırken, yerken, içerken beni zikredin.”[19] buyuruyor. Cenabı Hak, “Fezkürullahe zikren kesira”[20] buyuruyor. Bak, bunlar zikir ayetleri, Cenabı Hak ne buyuruyor? “Beni çok zikredin.”; kesir çok, rakam vermiyor, çok zikredin beni, diyor. Biz bunu yapamıyoruz. O zaman biz bunu yapamayınca, demek ki onun için niye, bizim de kalbimiz tam manasıyla dirilmemiş oluyor.

O zaman diri kalp hangisi? Diri kalp odur ki yerken de Allah'ı unutmayan, içerken Allah'ı unutmayan; gezerken, konuşurken, alırken verirken, bin bir meşakkat karşısında yine Allah'ı unutmayan, uyurken de Allah'ı unutmayan kalp. İşte bu diri kalptir. Bunu nerede elde edeceğiz?

Teveccüh olunca her bir ihvana

Mürde kalplerimiz geliyor cana

Bakın dikkat edin, bu teveccühte işte, en büyük ihsan bu oluyor.

Ondan sonra, yine bunun daha başkaları var. Bizim ahlakı zemimelerimiz var, muzır hallerimiz, muzır sıfatlarımız var. Nerede?  İç âlemimizde.

Bunların en büyük zararlısı bizim için hangisi ise, onu alırlarmış. Bir doktora hasta gider hastanın da beş altı türlü hastalığı olur. Ama hepsini birden bu doktor tedavi edemiyor. Diyor ki:

—Senin için en zararlı olan, bu hastalık, bunu bir defa tedavi edelim.

Ameliyat mı olacak, artık ilaç mı verecek, ne edecekse ondan başlar.

Eğer burada sen mücadele yapmadıysan, gelenle cihat yapmadıysan, atmadıysan, senin kalbinde o zaman bir çukura birikmiş bir göl suyundaki gibi atılanlar akmıyor, gitmiyor, onda kalıyor. Onu pis ediyor, yosunlandırıyor, kirlendiriyor, paslandırıyor, berbat ediyor. İşte bu, büyüklerimizin sohbetidir, emridir. Böyle misal vermişler. Hem de çok güzel bir misal, çok uyan bir misaldir. Böyledir insanların kalbi.

İşte burada bu amelimizde teveccühümüzde de cihadınızı yapacaksınız. Kalb-i selim olmaya çalışacaksınız.

Kalbinize geleni atın, her bir düşüncenizi sıkıntınızı, alacağınızı, vereceğinizi, bütün neler varsa hepsini kalbinizden atacaksınız.

Kalbinizi Allah ile meşgul edeceksiniz.

Rabıta karşınızda, Allah kalbinizde. Şeyh efendimizin rabıtasını karşınıza alacaksınız, Allah'ı kalbinizden zikredeceksiniz. Allah ile kalbinizi meşgul edeceksiniz.

Bu bizim zikrimiz öyle bir zikir ki bak, Cenabı Hak buyuruyor: “Kalbinizden zikredin.” diyor; “Hafî zikredin.”[21], buyuruyor. Öyleyse hafî zikir kalpte olan zikirdir. Allah demeye, lisanın, dilin çabalamasına ihtiyaç görmüyorlar, lüzum görmüyorlar.

Onun için zaten günlük dersimiz de öyle değil mi? Ağzımızı yumuyoruz, dişimizi dişimizin üzerine koyuyoruz, dilimizi üst damağa yapıştırıp hareket etmiyor, kalp ile parmak (tespihle) çalışıyor.

Ne zamana kadar sürecek? Teveccühün sonuna kadar.

Teveccüh ne zaman başlar, ne zaman biter? Nasıl başlar, nasıl biter?

Şimdi teveccühün tabii, namazda tahiyatta oturulan saf gibi oturma usulü var. Onu arkalı önlü oturtturacaklar,  sıra sıra oturtturacaklar.

Oturduktan sonra teveccüh başlayacağı zaman “Estağfurullah” diye efendilerin bir tanesi nida eder, böyle aşikâr “Estağfurullaaaah”. Yani bu “Estağfurullah” ile amel başlıyor.

Estağfurullah nida olunca gözlerinizi yumarsınız. Bakın dikkat edin, defalarca söylüyoruz. Aksaray'da yapmış olduğumuz teveccühte defalarca tekrar ettim. Yine saflar arasında giderken gözü açık olanları görüyorum. Hâlbuki bu yasak işte, bu feyze, muhabbete mani oluyor. Gelen feyzi kesiyor, geri çeviriyor. Çünkü amelimizde göz açmak yasaktır. Onun için hem kendisine gadrediyor, hem bütün cemaate gadrediyor. Cemaatin bütün hakkına tecavüz ediyor. Çünkü cemaate gelen feyze mani oluyor efendim. Onun için dikkat edin. Yalnız bunu da istirham ederim, eğer yine başka tarikattan gelmiş var ise... Onlar herhalde, tahminim onlardı, Aksaray'dakiler onlardı; başka tarikattan olanlar her ne kadar söylediysem ehemmiyet etmedi, kıymet vermediler yine açtılar. Teveccüh yaparken üç tane gözü açık gördüm. Şimdi burada da başka tarikattan gelmiş varsa, hangi tarikattan olursa olsun gelsin, girebilir fakat riayet etsin. Önemli olan bir defa gözlerini yumsun, açmasın. Ondan sonra kendi zikrini yapmasın. Hani biz teveccüh yaparken, muhabbeti gelir, kendi zikrini yapar. Hafî zikir varsa, zaten gizli yaparsa bizimki de gizli. Onun bize manisi yoktur. Cehrî zikir yaparsa o da bizim amelimize mani olur. O yapmasın. Böyle birisi varsa ya riayet etsin, otursun veyahut da çıksın gitsin. Bir de bizim yeni ders alan ihvanlar, şuna dikkat edin, göz açmayın, göz açmak yasaktır. Gözünüzü açarsanız siz de feyiz alamazsınız, cemaatin de feyzine mani olursunuz. 

Bir defa cezbeye göz açmayın. Cezbe var, daha demin biri, Allah, diye bağırdı. Yine bağıracak, Allah diye bağıracak, ‘Hey, Hay’ diye bağıracak. Bu gayri ihtiyaridir, iradesiz oluyor.

Bazı cezbe sahipleri de eğer iradesi ile yapıyorsa, bu da bizim büyüklerimizin emri, günah-ı kebâirdir. İrade ile sesle Allah demek veya bağırmak cezbe yapmak, günahtır, bizde günah-ı kebâirdir.

Bakın, dikkat edin! Cezbe sahipleri de kendilerine sahip olsunlar. Mümkün olduğu kadar kendilerini sıksınlar, cezbelenmesinler. Cezbe haktır, ama en son netice, kendini eyleyemiyor; sıkıyor, sıkıyor kendini eyleyemiyor, tutamıyor ondan sonra silah gibi patlıyor. Cezbe silah gibi patlar. Ama en son çaredir, eğer kendini tutabiliyor, saklayabiliyorsa, onun için cezbeden daha hayırlı olur ki o hâldir, o da geçer.

Köpürüp kapağın atma derviş

Sabreyle pişip kemale eriş

Bak, bu kelam onu ifade ediyor. Cezbe sahiplerinin cezbesine “Köpürüp kapağın atma derviş” diyor. Cezbelenen bir kimse, pişerken, kaynarken taşan bir yemek veya taşan bir su gibidir. Kapağını da atar, taşar efendim, azalır. İyi değil, maharet, marifet sayılmıyor. Ama bu cezbe sahibi cezbesini sindirirse içersine, ona sabrederse bu onun için çok yararlı, faydalı olur. İşte bak;

Köpürüp kapağın atma derviş

Sabreyle pişip kemale eriş

Cezbe sahipleri için böyle. Fakat sizlerde veya diğer cemaat içinde böyle bir cezbe tecellî ettiği zaman, Allah diye bağırıyor veyahut da öyle hıçkıra hıçkıra ağlıyor, tatlı bir ağlama ile ağlıyor veyahut da mesela çırpınıyor, hareket ediyor, kendisini duvarlara, yerlere vuruyor. Bunlar cezbedir. Bu kimdir çırpınan, hele açayım, bakayım. Yok, yasaktır! Bu kimdir, Allah diye bağıran, hele açayım, bakayım. Yok, yasaktır! Kimdir bu ağlayan, gözlerimi açayım, bakayım. Yok yasaktır! Bunlara dikkat edin, yine tekrar ediyorum.

Evet, işte teveccüh başlarken, teveccüh usulünce oturttururlar. “Estağfurullah” nida olur.

Bu nidayı duyunca gözlerinizi yumarsınız, yirmi beş istiğfar okursunuz parmaklarınızla hesabını yaparaktan. Usulca, kendiniz işiteceğiniz kadar yirmi beş istiğfarı okursunuz ve gözlerinizi açmazsınız.

Yirmi beş istiğfarı okuduktan sonra, yapacağınız bir şey yoktur daha. Yapacağınız bir şey varsa işte rabıta;

Şeyh Efendimiz’i karşınıza alırsınız, şeriat kamçısı elinde, tepemizden aşağı, gönlünüzü kaydırdığınız zaman, gönlünüze bir şey geldiği zaman vuruyor. Diyor ki: “At gönlündekini. Niye Allah'ı çıkardın gönlünden.”

Kalbinizi Allah ile böyle meşgul edeceksiniz, Allah'ı unutmayacaksınız. Rabıta karşınızda, kalbiniz Allah ile meşgul olacak. Ondan sonra bir de gözünüzü, sonuna kadar açmayacaksınız.

Sonu ne zaman teveccühün? İşte “Estağfurullah ile başlıyor, gözlerinizi yumup yirmi beş istiğfar okuyorsunuz. Ondan sonra bu günahkâr teveccüh yapacak, bizim için yapılacak ameller var.

Biz iki rekât namaz kılıyoruz. Namazın peşinden üç defa “Estağfurullaaah, Estağfurullaaah, Estağfurullaaah” deriz, bunu siz okumazsınız. Ondan sonra gizli, aşikâr duaları var, dualarını okuruz.

Ondan sonra teveccüh yapmaya kalkarız. Teveccühte işte bu saflar arasında dolanılıyor. Kelamı kibar nazım ile okunuyor, sırtlara eller vuruluyor. Bunu yeni katılanlar için ifade ediyoruz. Bunu eskiler biliyor, bilenler biliyor. Sırtlarına el vuruluyor.

Sırtlarınıza el vurulduğu zaman kelam okunduğu zaman deyin ki;

—Şeyh Efendimiz Dede Paşa Hazretleri bu teveccühü yapıyor. Bu safların arasında geziyor, işte bana da geldi, bana da kelamı kibar okuyor, sırtıma el vuruyor, deyin.

Çünkü bu tarikatın âdâbıdır, usulüdür, kâidesidir. Çünkü niye Sâlih Baba öyle buyuruyor:

Kibrît-i ahmerdir şeyhin nefesi

Yakar dil şehrinde bırakmaz pası

Beraberdir Pir-i Tagi Mevlâsı

Bu tarikatın yolu böyle, böyle kurulmuş böyle gidiyor. Böyledir zaten, itimat edin.

Biz hatm-i hâcede silsile okuyoruz değil mi? Bu silsile bu teveccühte de okunacak. Ama nereye kadar? Ta ki biz onu Mevlânâ Hâlid'e kadar gizli okuyoruz. Mevlânâ Hâlid'den sonra aşikâr okuyoruz. Yani zannetmeyin ki bu silsile yarım okunuyor, yine tam okunuyor. Hatmedeki gibi tam okunuyor.

Bu silsile altın zincir halkadır. Bunlar okunduğu zaman, bu ervahın hepsi buraya teşrif ediyor, onlar teşrif edip geliyorlar. Onlar boş gelmezler hediye ile gelirler. Onun için buyuruyor ki;

İçirip bir kadeh aşkın meyinden

Gedâ iken seni sultan eder şeyh

Evet burada:

Haber verir hakîkat illerinden

Sana çok tuhfeler ihsân eder şeyh

Tuhfe hediyedir, bu hediyeleri nasıl yaparlar?

Bu hediyeler işte hatmelerimizde, teveccühlerimizde bize vermiş olduğu feyiz, almış olduğumuz muhabbettir. Ama bu her feyiz, muhabbet alındıkça bizde bir terakki oluyor. Her feyiz, muhabbet bize geldikçe bizim nefsimizde bir temizlenme oluyor, arınma oluyor; ruhumuzda bir terakki oluyor değil mi? İşte tuhfeler bunlar.

Bu nerede oluyormuş? Hatmelerde, teveccühlerde.

Hatme de teveccühün bir küçüğüdür. Hatmeden de geri kalmayın. Bak, burada hatme okunuyor, her muhitte okunuyor. Herhanginiz hangi muhitte iseniz o muhitin hatmesine karışın.

Kibrît-i ahmerdir şeyhin nefesi

Yakar dil şehrinde bırakmaz pası

Beraberdir Pir-i Tâgî Mevlâsı

Dâim cezb ederler me'vâya bizi

Kim cezbetti buraya bizi; vasıta kim burada? Şeyh Efendimiz Dede Paşa Hazretleri. O olmasaydı birbirimizi tanıyamayacaktık ve buraya gelemeyecektik. Öyleyse o cezbettiyse, biz hepimiz onun manevi evladıyız. Bizde tecellî eden muhabbet ne varsa onların, pirimizin, pirlerimizin nimetidir.

Nasıl ki bakın dikkat edin! Askeriyedir bizim tarikatımız. Şimdi nasıl ki askeriyede teftişler var. Mesela bir alayı, alay kumandanı geliyor teftiş ediyor. Bir tümeni, tümen komutanı gelip teftiş ediyor. Hayır, bizim meşayihimiz ne alay komutanı, ne tümen komutanıdır; Mareşal bir generaldir. Biz de generalin erleriyiz, bizi teftişe gelecek. Bu teveccühümüzde bizi teftişe gelecek. Kimi beğenirse ona ihsanını edecek.

Yar sana daim nazar eyler

Seni gafil görürse güzâr eyler

Onlar da bizden bunu istiyorlar, meşayihimiz de şeyh efendimiz de bizden kalb-i selim istiyor.

Eriş kalb-i selim içre huzura

Mübarek Şah Dedemiz teveccüh yaparken, yani şeyh efendimizin şeyh efendisi (Muhammed Beşir (k.s), teveccühün bir tanesinde:

 —Vay vay, ki vay vay demiş, geçmiş.

Niye bunu böyle demiş? Bakmış ki o kişinin kalbi muhalefet ambarı, kalbi çok berbat mülevves. Nasıl teveccüh etsin ona? Yapamaz ki.

Mesela bu neye benzer biliyor musunuz? Bir ağa ihsan edecek, ihtiyaçlılara diyor ki:

—Kabınızı boş ve temiz getirin. Kabı boş ve temiz olanlar alır ihsanını gider.

Ne mesela? Açlıktan bunalmışız o zaman ilan ediyor:

—Açlığınızı gidermek için gelin, kabınızı temiz, boş getirin. Size koyacağım yeme maddesini götürün, yiyin açlığınız gitsin, diyor.

Kabını boş, temiz götüren aldı. Kabı boş ve temiz olmayan bir şey alamadı.

İşte burada da boş temiz kaptan mana ne? Kalbimizden bütün masivayı, bütün düşünceleri atacağız. Kalbimizi Allah aşkı, Resulullah aşkı ve Mürşit aşkı ile meşgul edeceğiz ki bizim kabımız boş olsun, temiz olsun. Ve bizi de buraya toplamışlar, ilan etmişler istemişler. Gelin buraya alın alacağınızı, ihsanınızı. İşte bunu ifade ediyor.  

Haber verir hakîkat illerinden

Sana çok tuhfeler ihsân eder şeyh

Evet, işte teveccühün sonuna kadar kalbinizi muhafaza edin. Teveccühün sonu ne zaman? Teveccüh başlarken işte;

“Estağfurullah” nida olur gözlerinizi yumarsınız.

Burada beş on dakika geçer. Biz, teveccüh namazı var, kılarız. Dualar var, okuruz, kalkarız, teveccühe başlarız.

Bütün bu cemaatin safları arasında gezip dolanıp sırtlarına el vurulacak, kelamı kibar okunacak.

İşte burada en son bittikten sonra, herkesin teveccühü yapıldıktan sonra, yani tamamen bu cemaatin hepsi gezildikten sonra, sırtlarına el vurulup kelam okunduktan sonra teveccüh o zaman bitiyor.

O zaman ne yapılır? Hoca efendiler var, hafız efendiler var, bunlardan bir tanesi aşir okur.

Aşirin peşinden “Lillahi fatiha” der. Bu, teveccüh tamamlandı demek oluyor.

O zaman gözlerinizi açarsınız.

Yalnız bu arada gözlerinizi açmayın, dizlerinizi de ağrıtmayın, nasıl rahat ederseniz öyle oturun. Mesela diziniz ağrıdı, yeriniz müsait ise başka bir şekil oturabilirsiniz. Şekil deyince mürebbi oturma var, eksi teverrük var. Mesela bacağınızın birini büküp birinin üzerine oturursunuz, çeşitli oturmalar var. Yalnız ayağınızı, iki ayağınızı veya tek ayağınızı özürsüz kıbleye uzatıp oturmak edebe muvafık değildir. Muhaliftir, edebe uygun değildir. Onun için zaten burada arkalı önlü oturuyorsunuz. Lüzumsuz, ayaklarınızı uzatamazsınız. Ama olur ki sakat olan bir kimse var ise kenara otursun. Kenarlar var ya duvar kenarları, duvar diplerine, o sakat ayağını uzatabilir. Özürlü olana mani yok.

Evet, teveccühe şimdi başlayacağız, işte dikkat edin, bir daha söylüyorum göz açmayın. Gözlerinizi açarsanız, bütün bu cemaatin feyzine mani olursunuz. Kendiniz de bir amel işleyim derken, bir sevap işleyim derken, günah kazanırsınız, buna dikkat edin.

“Estağfurullaaaah..”

 

[1] Hikmet Goncaları Trc. (500 Hadis Şerif) 83

[2] Fedâilu'l-Cihâd 16

[3] İhya-yı Ulumiddin C.8  S.260

[4] Asr 103:2

[5] Bakara 2:155

[6] Bakara 2:156

[7] Keşfül Hafa C.11 S.233

[8] Camiu’s Sağir 2/12,1201

[9] İlahi Hadisler (Diyanet İ.B.Y) 29

[10] Ebu Davut: Sünne 1-4596, Tirmizi: İman 18-2640

[11] Zümer 39:9

[12] Sad 38:72

[13] Araf 7:172

[14] Zariyat 51:56

[15] Fususül Hikem  Trc. C.1 S.43

[16] Buhari Rikak 38

[17] Ömer Dağıstani Fetvalar S.149

[18] Tirmizî Menâkıb 3778

[19] Al-i İmran  3:191

[20] Ahzab 33:41

[21] Araf 7:55