image description

“NİMETİNİN SONUNA KADAR GİTSE DE YİNE RABITASINI BIRAKMIYOR”

1985, ERZİNCAN

Bunları anlayamayız, bilemeyiz ama onu yaşayan bilir. Fakat mürit ile meşayihin muamelesine gelince mesela müridi halinden haberdar etmiyorlar. Meşayihin zahirdeki velayeti alınmıştır ama zahirde alınmış. Zahiren yani hareketle yapacağı velayet kuvveti alınmıştır. Ama maneviyatı, onun ruhaniyetiyetkilidir. Müridine gereken hizmeti görür, ona gereken muameleyi yapar, onu her tehlikeden de kurtarır, nimetine de ulaştırır.

Tabii zamanında tasavvuf kitaplarında Abdülkadir Geylani gibi büyük velilerin tasarrufları yazılmış. Bunlar hareketle zahirde insanlara bir şeyler göstermişler. İnsanlar şimdi istiyorlar ki bunlar da olsun. Bunlar olmaz, bu zamana göre bunlar kapanmış. Bugün fitne zamanı, şer zamanı, fesat zamanıdır. Bunlar mümkün değil bunları göstermek emirle olur, emirsiz olmaz.

Şeyh Efendimiz (Dede Paşa Hazretleri) öyle buyurdu: bütün Evliyaullah'ın salahiyeti alınmış Resulullah Efendimize teslim edilmiş. Resulullah Efendimiz'den bir emir olmazsa onlar kendiliklerinden bir şey isteyemezler. Ama yalnız Evliyaullah müridine yetkilidir.

Evliyaullah'ta iki nur var: rabıta nuru bir de velayet nuru.

Rabıta nuru zahir, aşikâr; rabıta nuruyla zahiri gösterecek herhangi bir kuvvetini, tasarrufunu veya müride yapacak şeyleri zaman icabı şimdi kapatmışlar, kaldırmışlar.

Ama velayet nuru mevcuttur. Yani yine eskisi gibi hiç değişen bir şey yok ruha muamele yapılıyor.

Ama bunda da yine bir iltifat var. Bunda büyük bir iltifat var. Bu zamana göre eğer zahiri tatbikatlarda bir değişme olmasaydı şimdi bu zamanımızın insanları mümkün değil mürşidi yaşayamazdı. Bu kadar efendim insanlar sefahat içerisinde, bolluk içerisinde, yemelerinde, giymelerinde, içmelerinde, atmak, savurmak müritliğe uymayan bir şeydir, uyan bir şey değil, efdal bir şey değildir.

Bu zamana göre onları ne yapmışlar?

Onların hepsini maneviyata, ruha bağlamışlar. Onun için tabii zamana göre telkinat sohbet olmadığı gibi onu da yapamıyoruz, bir araya gelemiyoruz, toplanamıyoruz, toplayamıyoruz, yapamıyoruz.

(Soru: Efendim, bu zaman da hele fitne, fesat zamanı olmakla beraber bilmediğimiz ağır konuları konuşuyoruz, yaşanma da yok ortada..)

Yanlış anlaşılmasın eğer şeriat tatbik edilseydi bu kelamların hepsine bir baş giderdi. Kimden giderdi bu baş? Hepsinden giderdi. Çünkü niye?

Buraya gelince şeriat, zahiren iman var. Şeriatta iman var.

İman ne?

İman amentünün şartlarıdır.

Hatta Muhyiddin Arabî Hazretleri ne buyurmuş?

Buyuruyor ki biz iman ile ayanı birleştirdik. Ama iman ile ayanı birleştirmek değil ki müritlerin, her velinin de kârı değildir, diyor. Burada sadece müritleri değil velileri de kastediyor. Biz iman ile ayanı birleştirdik ama her velinin kârı değildir.

İman inanmak, yani ayan da;  ayan (açık) olan şey. Fakat ne demek istiyor? Mesela bak onun bir kelamı var neymiş?

—Taptığınız Tanrı ayağımın altındadır, demiş.

Şeriata göre onu mahkûm etmişler. Bu asılmasına sebep olmuş.

Ama o hakikatten bahsetmiş. Galat değil hakikati bahsetmiş, anlayamamışlar, anlaşılmamış. Fakat o zamanın halkı zaten maddiyatçı ve bu kelam onlara ağır gelmiş, onu asmışlar.

Yani insanların ayanı olsa bile imanı bırakıp da ayan ile muamele olmaz. Yani bu kelamdan anlaşılır (Reşahat-Aşık Paşa).

Kendini kendi göre kendi bile

Bakısın eydemezem gelmez dile

Şimdi bu hususta bir şey vardır.

Hace-i Ahrar Hazretleri çok meşayihler gezmiş. O hangi meşayihin sohbetinde bulunsa, sohbetleri çok derinden, fuyuzattan olurmuş. O cemiyettekiler, şeyh efendiye derlermiş ki;

— Efendim siz bu sohbeti hiç yapmazdınız. Bu sohbet nereden zuhur etti? Dermiş ki;

—Şu Türk genci çekiyor, gayr-i ihtiyari beni konuşturuyor, buyururmuş.

Böyle olduğu halde mübarek bir gün Ömer Dağıstanî isminde birisine çok gidermiş. O şehirden dışarıda, evinin haricinde bir yerde, oraya gitmiş. Hace-i Ahrar'a.

—Şehirden mi geliyorsun? diye sormuş şeyh hazretleri.

—Evet efendim, demiş.

—Şehirde ne var? demiş.

—Efendim güzellik, demiş. Şeyh efendi de;

—Havafiler ile Tirmizileri nasıl biliyorsun, nasıl görüyorsun? demiş.

Orada bir yerde Nurettini Havafi hazretleri varmış. Onun çok kalabalık müritleri varmış. Bir de seyitlerden Seyit Kazım Tirmizi hazretleri varmış. Fakat bir de buyuruyor ki;

—Ben çok meşayihlerin sohbetini dinledim, gezdim fakat Seyit Kasım Tirmizi kadar marifetten söz söyleyeni göremedim.

İşte Havafiler ile Tirmizileri nasıl görüyorsun, sorusuna Hace-i Ahrar Hazretleri demiş;

—Efendim Havafiler diyor ki; Hep Ondan.

Tirmiziler diyor ki; Hep O.

Şeyh Hazretleri demiş ki;

—Havafilerin ki doğru, onların ki doğru.

Fakat sohbete başlayınca, bakıyor sohbet öbür tarafı destekliyor. Zahirden diyor ki; “Havafilerinki doğru, onlarınki yanlış”. Fakat sohbete başlayınca sohbette gayr-i ihtiyari zuhur ediyor bakıyor ki Tirmizilerinkini destekliyor.

Yani mesela yaşayan insan zaten ifade edemiyor.

Yaşamayan da zaten onun sözünü söylediğinde iftira oluyor, galat oluyor, yalan oluyor.

Mesela şimdi "La Mabude İllallah, La Maksude İllallah, La Mevcude İllallah" sözleri bir talipte hâldir.

“La Mabude İllallah”; mabudum Allah.

Ama “La Maksude İllallah” makamında, o hâl onda tecelli etmedikten sonra “maksudum Allah” demek, kazip (yalancı) oluyor. Niçin?

Maksudum Allah diyen bir kimse tamamen kendini her şeyden kurtaracak. Yani Safiye makamına ulaşacak. Tamamen her şeyi kalbinden silecek, atacak. Sırf Allah ile olacak ki maksudum Allah demesinde sadık olsun; kazip olmasın.

Bir de mesela “La Mevcude İllallah” var. Yani bir insan “La Mevcude İllallah” makamına ulaşmadıktan sonra mevcudata Allah dese küfürdür, diyemez. Ama o “La Mevcude İllallah” makamına ulaşır, haktır. Amennâ ve saddaknâ insan bu makama ulaşıyor. Fakat o ne oluyor?

Onun gözünde kendi, bütün varlıkları ve cisimleri yok oluyor, kayboluyor. Bu sefer bütün cisimler Cenabı Hakk'ın varlığına bir mirat-ayna oluyor. Böyle müşahede ediyor. Zaten kendisi olmadığı halde kendisinden, kendi varlığını yitirdikten sonra bu böyle oluyor.

Ondan sonra kendi varlığına geldikten sonra yine bütün cisimler de meydana çıkıyor. O zaman bu cisim Allah diyemez, küfürdür. Çünkü Cenabı Hakk’a hâşâ mekân olmaz. İman ne? Cenabı Hak noksan sıfatlardan beridir. Allah'a noksan sıfat isnat edilmez ama o hâlde zaten noksan sıfat yok, kalmıyor ki. Ayıldıktan sonra yine cisimler meydana sıfatta çıkıyor, onlara diyemez. İşte diyor ki;

            Kendini kendi göre kendi bile

            Bâkîsın eydemezem gelmez dile

Zamanında bunlar yaşanmıştır. Belki şimdi böyle yaşatmıyorlar da. Yani yaşatmıyorlar ne demek? Bunu halka göstermiyorlar.

Olan var mıdır? Yaşayan vardır ama ancak bunu hıfzeden için. Hani ne buyuruyor;

Gizli esrarını her yerde açma

Varsa gevherin meydana saçma

Her bir suyu ab-ı hayat sanıp da içme

Bunlar hatalıdır, yasaktır. Onun için şeriat var, tarikat var, hakikat var, marifet var.

Bunlar hep birbiriyle irtibatlı ama birbirinden farklı.

Mesela tarikat nimetlerinin sahibi yani maneviyat sahibi olmayan, tarikatı anlamayan, bilmeyen, yaşayamayan ancak şeriattan bahseder, şeriatı bilir.

Ama tarikatı anladıktan sonra da yine onu açık açık konuşamaz. Bunlar sohbetle olur, herkesin haline göre, herkesin kabiliyetine göre. Sohbetler var ki ammeye sohbet olur, havasa sohbet olur.

Mesela şimdi bunlar olmuş, kitaplar yazmışlar.

Şimdi bu zamanımızda hâl kapanmış, müridi halinden haberdar etmezler. Mesela Fenafişşeyh, Fenafirresul, Fenafillah âlemini, ondan sonra Seyriillallah makamını geçirene kadar müridi haberdar etmezler. Cesedinden haberdar etmezler.

Burada cesedinin haberdar olmamasının bir sırrı, esrarı vardır, şudur ki;

Şimdi bu zamanımızda bir mürit ruhu ne kadar terakki ederse etsin cesetle ünsiyet yapamıyor. Onun için haberdar etmiyorlar. Hayırlısı da bu oluyor.

Çünkü cesedin şeriatı tamam olacaktır. Cesedin nesafeti, nezafeti tamam olacak. Olduğunda buna manevi nikâh deniliyor. Yani manevi nikâh ne oluyor?

Cesetle ruhun ünsiyet etmesidir.

Şimdi edemiyor. Edemediği gibi cesedini haberdar etmiyorlar.

Nasıl mesela diyelim ki şimdi şu lamba kaç mumluk?

(Her şey misalle anlaşılır. Misal vermeye de gücümüz yoktur da)

Yüz mumluk.

Buna şimdi yüz elli mumluk karşılığı cereyan versek, patlar, dağıtır. Ama yüz elli mumluk lamba da vardır. Ama bu yüz mumluk lamba bu cereyanı taşıyamıyor.

Mesela şimdi günümüzde eğitimde eksiklik var. Zahirde zahir şeriat var, insan cismiyle şeriatta olacak. Ama şeriat şimdi tekemmül ettiremiyor, tekemmül yok. Bugün bir insanda, şimdi hiç kimsede Şeriat tekemmül edemiyor. Yani ruhu taşıyacak bir kalıp değil.

Hâlbuki Evliyaullah velayetine o ruhu almıştır, artık ona muamelesini yaptırıyor, eğitimini yaptırıyor.

Mesela bir mürit hâl tecellisinden, hâlinden haberdar olmasa, tecelli suri, tecelli manevi, tecelli zat bunları hiç bilmese de ruhu bunları görür, yaşar, fakat cesedinin bundan haberi olmaz. Ne zaman ki ölüm anında, o öleceği haleti nezi’de o zaman nimeti ona gösterilir. Ölüm anında hâlinden haberdar ederler.

Şimdi öyle, her şey zamana göredir. Bu zamanımızda bir defa zahir adap kalkmış. Hâlbuki zahir adap, tarikatta zahir adap, çile varmış. Bak niye? Salih Baba'nın fermanında ne buyuruyor?

Kakıyıp döğerse artır hubbunu         

Sevdiği deriyi çok çiğner debbâğ      

Türlü türlü renklere boyar anı

Taşlara çalar ta olunca dibâğ           

Bu zamanımızda zahir adap kalktığı gibi zahir çile de kalkmış.

Yani seyr-i sülûk da kalkmış. Şimdi seyr-i sülûk’ün muhatabı, karşılığı çileyi de kaldırmışlar.

Onun için Elhamdülillah, neyimize lazım, bize ne emredilmişse onları hizmet bilelim. Tarikatta hizmetin azı, çoğu olmaz. Yeter ki az da olsa biz onu hizmet olarak kabul edelim, hizmet olarak bilelim.

·         Bir de mümkün olduğu kadar, bildiğimiz kadar, yapabildiğimiz kadar, gücümüz dâhilinde helâli-haramı, hayrı-şerri tatbik edelim.

·         Bir de bağlandığımız yere sımsıkı bağlanalım. Ondan ancak ve ancak rıza isteyelim, rıza bekleyelim.

Ama bu zamanımızda rızanın nasıl kazanılacağını biz bilemeyiz. Zaten bilinmez ki.

  • Acziyetimizi, mahviyetimizi bilelim, yokluğumuzu bilelim.
  • Mümkün olduğu kadar insaflı, merhametli olalım.
  • İnsanlara karşı, artık adamına göre, yerine zamanına göre şefkatli, hürmetli olalım.
  • Normal ibadetimizi yapalım, hizmetimizi yapalım.
  • Rabıtamıza çok bağlanalım, rabıtamıza her şeyimizde sığınalım,  her daraldığımız zaman ondan yardım isteyebilelim. Her geniş zamanımızda da unutmayalım.

Mesela tarikatta bütün büyükler destur, destur, destur demeyi amel olarak işlemişler, bizlere de tavsiye etmişler.

Desturun anlamı, manası nedir?

İnsan destur dediği zaman şeyh efendisinden müsaade alıyor. Müsaadeyle her işini yapıyor.

Bismillah destur ya Hazreti Pîr ne demektir?

Destur alıyor-müsaade alıyor; kalkıyor,

Destur alıyor-müsaade alıyor; oturuyor,

Müsaade alıyor; yiyor, içiyor. Hep ondan müsaade alıyor. Ne güzel bir amel, ne büyük bir ameldir.

Ama bu böyle olmazsa daraldığımız zaman da zaten medet diyemeyiz. Desek de biraz geciktirirler, dolaştırırlar, ezerler, büzerler.

Sadık olmamız lazım. Onlar da sözlerinde vefalarını yaparlar, gösterirler. Bizim sadık olmamız gerek.

Sadık olmamızda; işte neme lazım sana işte bir gölge git yat. Tamam daha gerisine karışma, hiçbir yere sağa sola geriye bakma, onlar ne yapıyorsa sen de yap.

Akdağmadeni’nde Hafız Bedrettin (herhalde kendisi de yaşlıymış) müritlerinden bir tanesiyle görüştük. Hatta bir şey var yani kemalat da görünüyor. Fakat onlardan  bir tanesi diyor ki;

—Bizim şeyh efendimiz illa ki müridini sülûka koyar, hiç koymadığı mürit yok, koyar. Sülûksüz tarikat olmaz, sülûksüz terakki olmaz, diyormuş.

Şimdi biz ondan mı amel edeceğiz? Onlara inanan gitsin ondan el tutsunlar, o zaman onun hizmetini görsünler.

Bizim efendimiz de dedi ki;

—Seyri sülûkü kaldırdılar. Zahir adabı da kalktı, kolaylaştı; seyri sülûk da kalktı kolaylaştı. Tarikatımız çok kolaylaştı.

Seyri sülûkün yerine yalnız gönül meşakkati çektirirler. Mesela senin elinde çıkan, parmağında çıkan bir yara veyahut da kazadan olsun veya herhangi bir kendi kendinden vücudunda olan bir arıza, hastalık, onun seyri sülûk yerine terakki olurlar.

Allah'a şükür zahir adabı da zaten gönle bağlamışlar. Ama gönülden unutmayacaksın tabii. Her zaman zahirdeki adabın neyse gönülden yapacaksın.

Bu şimdi müridi ne yapar?

Tekebbür sahibi etmez.

Daima müridi ne yapar?

Yani alçaltır, tevazuyu andırır, tevazuyu yaşatmış olur. Şimdi bu zamanımızda tevazu da zaten hazmedilmiyor. Ama adamına göre, yerine göre, lazımsa yapacaksın.

Ama icabında bunu sen yapabilir misin? Çarşıda çıktığın zaman görmüş olduğun hep insanların ayağının altına yüzünü koyabiliyor musun? Bunların hepsi benden iyi, buraya yatayım da yüzümü çiğnesinler diyebiliyor musun?

Bunu gönülden yapabilmek zaten yetmiş beş bin evrat çekmekten  daha fazla seni terakki ettiriyor. Ama bu zahirde bilinmiyor, görünmüyor. Tatbikatı yok çünkü sen de bilmiyorsun.

Mesela bir insan sülûka koyulsun bunun çeşitli çeşitli zahirde ibadeti ameli olsun, ne kadar olursa olsun bunların hepsinin sonu nedir?

Hepsinin sonu mahviyettir. Mahviyete düşmedikten sonra onlar hiç hava olur.

Allah'a şükür seni bir mahviyete düşürmüşler sen daha ne istiyorsun yahu?

Hatta buyurmuştur aşkın bile nihayeti mahviyettir.

Aşk da bir varlıkmış, ondan da geçecekmiş insan. Hâlbuki Salih Baba "Aşkım bana oldu Burak" buyurduğu halde; ondan da geçilecekmiş.

Hatta nitekim de oluyor mesela bazen o aşkı zamanında insan daima söyler, ağlar. Bir de bakarsın ki artık sükûta varmış. Daha ne ağlaması var, ne söylemesi var.

Gülün görmüş lâl eylemiş     

Şîrîn dilini dilini

İnsana demek ki bu yolda aşktan kıymetli bir sermaye yoktur, bir nimet yoktur, ondan da geçilecekmiş. Yani aşk da insanı neticede yakıp bitiriyor, her şeyini mahviyete düşürüyor. Aşkın nihayeti mahviyet, bu yolun sonu mahviyet.

Bunun için işte nasıl ki Nakşibendî Efendimiz;

—Evveli amentübillah, sonu-nihayeti de amentübillah.

Yani nihayetinde amentünün şartlarını, imanı tasdik etmektir. Ama ne var?

Evvelinde irade sahibi insanlar için bu mecazdır. İrade ile yapılan her şey mecaz. İradesinden kurtulduktan sonra her şey hakikat oluyor.

Bu aşkın da bidayeti mecaz, nihayeti hakikattir.

Her şey ona göre rabıta da böyledir. Rabıta da bir müridin müptedi zamanında mecazdır.

Ama fenafişşeyh olduktan sonra, müntehi âlemine geçtikten sonra fenafirresul olduktan sonra ne oluyor?

Bir hakikat oluyor.

Yani bu nedir? Bir insan daima destur demekle mütemadiyen rabıtasıyla beraberdir. Bir de oluyor ki rabıtası kendisi oluyor, kendisi rabıtası oluyor; Fenafişşeyh.

Tabii oradan da, ondan da geçiliyor. O tarikatın daha birinci basamağıdır.

Ama oradan geçmekle rabıtasını bırakmış mı oluyor?

Yok, rabıtasını bırakmıyor.

Yine rabıtası onun vasıtasıdır.

Nimetinin sonuna kadar gitse yine rabıtasıyla beraber, onu bırakamaz.

(Soru: Şimdi fenafillâh olunca Allah başka bir şeyden görünecek değil. Her şey o tecelliden, o yüzden mi görünüyor?)

Tabii, tabii.

Şimdi bir mürit Evliyaullah'ın maneviyatını, kemal sıfatlarını göremese de mesul değil. Onu görmeden Evliyaullah'a secde etmek küfürdür. Anlaşıldı mı efendim?

Ama bu böyle olduğu halde yine de onu zahirde görse de ona secde etse, tapsa, zahire küfürdür. Zahire küfür, anlayışa ters düşer. Salih baba ne buyuruyor?

Cemâlin kıblegâhımdır nazargâh-ı ilâhımdır           

Bu bizim başımızdan geçti. Böyle rüya da değil yani uyur uyanıklık arasında namaz kıldığım zaman Bayburt'a doğru kılıyordum. Bundan da çok müteessir oluyorum. Niye acaba böyle kıbleye ters taraf oluyor. Kıble bu tarafta, Bayburt bu tarafta. Sonradan sohbetten anladık ki demek ki bu ruh âlemi için öyle.

Muhakkak bir müridin iki kıblesi vardır. Müridin ama, şimdi zahire söylesen olmaz.

Bir müridin iki kıblesi olur mu?

Cesedinin kıblesi Kâbe'dir, ruhunun kıblesi mürşididir.

Ne bileyim anlaması da güç, anlatması da güç. Yalnız şimdi zamanımıza göre mübarek Salih Baba buyurmuş.

Ehl-i aşkın sözlerin alıp satan âşık mıdır

İçini görmez sarâyın vasf eder dîvârını

Sözünü söyler özünden haberi yok, özlerinden haberi yok. Fakat hâlbuki sözünü de söyleyen özünden haberi olarak söylerse onun sözü zülfüyâra dokunmaz. İnsanı, müridi ihtilafa kaptırmaz, zihnini büyütmez veyahut da sağa sola kaydırmaz, saptırmaz.

Sonra şöyle bir misal var affedersiniz kaba misal: Çöplük başında yatar, padişahı rüyasında görür.

Acziyetimizi bilirsek bize yeter.

Hizmetimizi görürsek bize yeter.

Falan şöyle yapmış, falan böyle gitmiş, böyle almış, böyle satmışlar böyle vermişler, böyle kâr kazanç yapmış, onlar bize gerekmez.

Sonra eğer bizim ruhumuz velayete alınmışsa boşuna kendimizi oyalamayalım. Zaten bir tarafa da gidemeyiz, mümkün değil bir tarafa da gidemeyiz.

Yani görsek ki mesela Hazreti İsa inmiş, böyle gün gibi her şeyi aşikâr Mehdi gelmiş anlaşıldı mı, biz yine gidemeyiz. Bizi vermezler.

Öyleyse nimetimizin kapısına sımsıkı sarılıp bekleyelim.

(Soru: Efendim müridi ah u enine düşürmek için illa bir terbiye ile mi oluyor?)

Bu oluyor ama herkes için değil. Pek az, nadir olur. Bazen melâmet sahrasına atarlar. Fakat yine onun da zahiri şimdi yoktur. Onu da yine gönül, ruhu maneviyatındadır. Kendisinde olan bir huzursuzluk. Şöyle buyuruyor ki kelamı kibarda;

Ne bir zevk ü halâvet var ne bir zikr ü ibâdet var     

Ne bir an istirâhat var bu esrârı nemî-dânem

Yani o melâmet sahrasına atılırsa, zahirde onun herhangi bir işareti görünmez, olmaz.

Ama evvelden nasılmış?

O atıldığında iyice insanların gözünden düşürmek için, affedersiniz pejmürde, kirli, bitli olurmuş efendim; sözüyle, elbisesiyle, yaşantısıyla böyle kendisini salmış, koymuş olurmuş.

Ona da şimdi rıza göstermiyorlar. O da yok şimdi.

Ama icap eder ki mesela yediğinden tat almaz, içtiğinden tat almaz, gezdiğinden, işinden, konuştuğundan tat almaz. İbadetinde de çekmiş olduğu o dersinden de tat, lezzet almaz.

Ama emir diye onu yapacak. Aslında emirdir, emrin tutulması lazım. Mesela bir insan her neyi arzusuyla yapsa kolay gelir ona değil mi? Arzusuz neyi yapsa çetin gelir. Zaten o arzusuyla yapılması kolay olduğu için; arzusuz yapılması da çetin olduğu için bu (arzusuz yapılan) ondan da makbul olur.

Sahra-i melâmet budur. Sahra-i melâmette onu terakki ettiriyorlar, yetiştiriyorlar. Yani namazında, tespihinde hiçbir şeyinde bir huzur bulamıyor, yine bırakmıyor. O halinde onu terakki ettiriyorlar.

Hâlbuki zahirde namaz şugullu kılınmaz. Şugullu namazdan hiçbir şey olmaz, derler. Hâlbuki şugulla kılınan namaz onu terakki ettiriyor. Orada bir terakkisi var. Çünkü onun elinde değil ki.

İşte onun için buyrulmuş ki bizim tarikatımızda Şugulu Batın vardır. Şugulu batınla da müridi yola götürürler.

İşte ona bir şugul (meşguliyet) verirler, o şuguldan mütevellit bırakamaz, fakat ondan da bir tat alamaz. Yani her şeyinden bir huzur bulamaz ama bulamadığı gibi tabii nefsi onun büyük bir işkence içerisinde olur. Yine onu öylece terakki ettiriyorlar.

Ama burada demek ki ancak ve ancak biz kapımıza sımsıkı sarılacağız. Zaten böyle;

Özün bir pîre teslim et mudâvim ol kapısında          

Meşâyihden murâd şâhım mürebbî kâmil olmaktır

Elhamdülillah, hamdolsun nimetimiz büyük. Nimetimizin kapısını bekleyelim, bırakmayalım. O kapı bir gün açılacak, o kapıdan o nimet sana bir gün verilecek. Ama nasıl bir nimet ki; o nimet, itimat edin ki en büyük kapı, en büyük nimettir.

Erken vermiyorlar, çırpın çırpın dur vermiyorlar. Yani erken istese de zaten eline geçmez de mühim olan;

Nimetim benim buradadır, er geç buradan verilecek demek ve onunla çırpınmasıdır.

Öyleyse başka bir yere gitmek mi? Veyahut da onunkisi bana burada artık bir şey vermeyecekler, bir şey sahibi olmayacağım demek mi olur?

Yok.

 Niye buyrulmuş ki;

Yâ kabz et rûhumu ya aç bu râhı      

Peki, bırakıp kaçsaydı niye öyle demiş?

Mademki “ya kabzet ruhumu ya da bu rahı aç”, diyor. Öyleyse demek ki bırakıp gitseydi, bunu niye böyle demiş? Yani sabırsızlığından mı? demiş.

Yok.

Artık son demine gelmiş.

Mesela bak şimdi orada soba yanıyor, sıcağı buraya az vuruyor, değil mi? İnsan yaklaştıkça onun sıcağı çoğalır, yaklaştıkça çoğalır. Ta ki onun içine girinceye kadar. Girdikten sonra, yandıktan sonra, ne sıcağı kalır, ne meşakkati, ne de bir şeyi kalır.

Ama gerçi o biliyor;

            Bir yerde ki gül yoktur o gülşâneye varmam

             Hem sohbet-i pîr olmadığı hâneye varmam

             Aşk ehlinin ahvâlini pervâneye sormam

Nasıl pervane, kepenek (kelebek) ateşe kendini bile bile atıyor, onu yakıyor, demek ki aşk ehli de aşk’tan her ne kadar o hararet kızdırsa bile yine ondan kaçamıyor, oradan dönemiyor. Yine oraya gidiyor.

Ama o aşk ona;

Aşk’tır beni avare eyleyen

Aşk’tır beni ser candan eyleyen

Aşk’tır beni zarı zarı ağlatan

Aşktan doğan herhangi sözlerine, hareketlerine, onu bilmeyenler, onu anlayamayanlar, tabii onu yaşayamayanlar diyorlar ki sabırsızlık etmiş sabretmemiş.

Ama aslında bir de var ki bir insan gelen bu cezbeyi teskin etmesi zaman zaman teskin etmesi lazım. Eskiden cezbeye çok kıymet vardı, hürmet vardı. Şimdi bu zamanımızda cezbeye de kıymet vermiyorlar. Çünkü niye?

Eskiden cezbe hoş görülüyordu, herkes tarafından gıpta ediliyordu. Fakat şimdi tenkit ediliyor. Tenkit ediliyorsa tarikat sahipleri tarikatın hiçbir şeyinin böyle ucuz olmasını mülevves olmasını istemezler. Kıymetli bir cezbeyi bile muhalifler bunu tenkit etmesinler diye ondan da geçin diyorlar. Onu da teskin et diyorlar.

Evet şüphe yok itimat edin ki şimdi bu zamanımızda hizmetin azlığı çokluğu bizim için mevzu değil, inanın buna.

Bizim için mevzu olan Rabıtamız.

Rabıtamıza, mürşidimize olan sevgimiz. Bunu muhafaza etmemiz, bunu çoğaltmamız.

Zaten bu olursa, bunu muhafaza ederse insan az hizmetine de çok hizmetine de sahip olur. Ama tabii hizmettir, ne kadar az olursa olsun hizmettir; onu basit görmek yok.

Sonra biz öyle inanacağız ki bizim pirlerimiz bizi hizmetimizden dolayı değil…

Ne hizmetimiz var ki?

Ama olsun biz onu yine emir olduğu için kıymetli bileceğiz, çok kıymetli bileceğiz.

Fakat bizim nimetimiz hizmetimizin karşılığı değil. Bunu da böyle bileceğiz.

Yani onların merhametleri, onların gani olmaları, onların merhametli şefkatli olmalarından bileceğiz, oradan bileceğiz.

Eğer zaten oradan bilmezsek hizmetimiz çok da olsa nimete mazhar olunmaz. Mürşide çok hizmet görenler olmuş, hizmetlerinden beklemişler de hiçbir nimete mazhar olamamışlar.

Derler;

—Horasan'da halı dokumasını işitmişler ama eninden ucundan haberleri yok.

Şimdi tasavvuf kitaplarını okuyorlar, mesela diyelim ki başka her bir tarikatın eğitimi değişir, hâli değişir. Onlardan bir şeyler işitiyorlar, duyuyorlar. Halbuki bu zamanımızda zahiren bunların hepsi kalkmış. Mesela yine geçmişin adabını tatbik eden tarikatlar var. Mesela hizmetini de gören tarikatlar var.

Ama bizim tarikatımızda şimdi bunlar kalkmamış da kolaylaştırılmış, veya da gizlenmiş, sindirilmiş. Anlaşıldı mı efendim?

Bunlar sindirildiyse demin ifade ettiğimiz gibi mesela mürit gönül muamelesinden tatmin olamıyor da;

—İllaki ben çile çekeceğim, yemeyeceğim, aç duracağım veyahut ta çok ibadet edeceğim. Veyahut da mesela nefsimin arzularını terk edeceğim, derse;

Evet, nefsin arzuları vardır; meşru, bir de gayrimeşru. Bir yasak olmayan, bir de yasak olanlar, haram olanlar vardır.

Fakat bizde mühim olan bir insan mesela rabıtasıyla her işini, her ef’alini rabıtasıyla işlerse onlar emir hududunda olur. Başka hiçbir zarar gelmiyor, hem de terakkisi de muazzam oluyor.

İşte bunu biz anlatamıyoruz, yahu !!

Onlar illaki yok; karşısındakileri görüyor, ben de öyle olacağım.

Git kardaş öyle ol sen! Daha ne edeyim.

Abdülhalik Gücdüvani Hazretleri ne buyurmuş?

—Zahirinizi gözetmeyin, zahirinizi gözetirseniz batınınız harap olur.

Elbiseyle mi gözetmeyin demiş? Elbiseyi burada kastetmemiş.

Kendinizi amelle süslemeyin, amelle gözetmeyin. Zahirinizi gözetmeyin, zahir gözetmek batın harabatına işarettir.

Yani hepsi geliyor mahviyetin başına. İşte bunu anlatamıyorsun.

Nakşibendî Efendimizin emri de bu.

—Sair tarikatların nihayet kârını bidayete getirdik.

İşte nedir?

Bizim tarikatımızda bidayeti de mahviyet, nihayeti de mahviyet.

Ama bidayetindeki mahviyeti iradenle yapıyorsun, nihayetindeki mahviyet artık o kendi hâl bir hakikat sende tecelli ediyor iradenle değil.

Bu iradeyle yapılan, öbür iradesiz yapılana karşı mecaz oluyor. Ama mecazdan da hakikate geçiliyor. Ama bu mecaz hakikate köprüdür.

Evet, olduğun gibi görün; göründüğün gibi ol.

Fakat bu zamanımızda olduğumuz gibi görünmek olmuyor. İşte o da olmuyor. Artık siyaset, burada da bir siyaset şarttır.

Ama ne mesela?

Sadakatinde, doğruluğunda, muamelende, almanda, vermende; olduğun gibi görün, göründüğün gibi ol.

Sen kendini icabında doğru gösterip de, hani bir yerden bir zarar geldiği zaman diyelim ki o doğruluğu bırakmak. Veyahut da bir korku karşısında, tehlike karşısında, bir maddi zarar karşısında o doğruluktan sapmak, ayrılmak olmaz. Bundan Allah'a sığınırım, bunlar olmayacak.

Ama icabında mesela senin hâlin var, muhabbetin var efendim cezben var neyse. Bunları gösteremezsin, bu zamana göre bunları gösteremezsin; bunları gizlemek lazım.

(Soru: Efendim adamın biri demiş ki nefsimi itten aşağı görüyorum ama hele kuyruğuma bas, bak seni nasıl tırmalıyorum. Bu durumda ne olacak?)

Bu nefsini bilmeyen için çetindir. Nefsini bilen için kolaydır.

Nefsini bilene mesela ne deseler köpek de deseler, it de deseler o hiç asla ve asla onun hiç ağırına gitmez.

Ama nefsini bilmeyen için tabii çetindir. Nefsini bilemeyen zaten hiçbir şeyi bilemez, hiçbir şeyi anlamış olamaz. Tarikatı da anlamış olamaz. Tarikatı da anlayamadığı gibi onun bunun sözü, söylenen sözler onu sağa sola çeker.

Vallahi ne bileyim işte mesela müride lazım olan sa'yında doğan gibi, sebatında kelp gibi olacak.

Müritlik buymuş.

Ne mesela?

Sa'yında doğan gibi;

Hizmetlerini azimli yapmak, istekli, gayretli süratli yapmak, hizmeti neyse. Ama ondan bir karşılık beklememek lazım.

Sebatında kelp gibi olmak da;

Yani kelp de bir hassa var ki, herhangi bir kapının bir köpeği aç da kalsa o kapıyı bırakıp gitmezmiş, tok da kalsa orayı beklermiş. Karnını doyursalar da kapıda beklermiş, doyurmasalar da.

Bizim tarikatımızda müritlik buymuş.

Mürit olmak isteyenin de mürşidi olacak.

Sonra bir de şu vardır, olur. Zamana göre insandır, beşerdir. Ancak yanılmayan, şaşmayan kimdir?

Yanılmayan, şaşmayan nefsi mutmainneye dâhil olandır.

Onlar nefsi mutmainneye dahil olduktan sonra, nefsinden emin olandır.

Nefsinden emin olan kim?

Herkes ondan emin olursa nefsinden emin olur. Yani bütün bu insanlar mesela Çingeninden, Poşasından, Türkmeninden yetmiş iki buçuk millet ondan emin olursa, o da nefsinden emin olsun.

Nefsinden emin olandır nefsi mutmainneye dâhil olan.

Ama kim nefsinden emin olur?

Bak şimdi şudur ki mesela bugün değil akrabasından, değil komşusundan, değil ihvan kardeşinden hani hiç tanımadığı en zararlı insanlardan da içinden ben en aşağısıyım demektir.

Veyahut da mesela nefsini Yahudilerden de aşağı görecek. Çünkü Peygamber Efendimizin hadisinde, "benim ümmetime Yahudi’den çok düşman olan hiç bir millet yoktur, en büyük zarar Yahudi’den gelir”, buyurmuş, (Bu konu ayeti kerimede de var[1]). Fakat Yahudi olduğu halde icabında Yahudi ona hakaret etse bile kendi nefsini o Yahudi’den aşağı görürse, işte budur.

Herkes onun nefsinden emin olmuş ki o zaman o da kendi nefsinden emin olmuş olur. Budur nefsinden emin olan.

Bunlarda tabii eksiklik olmaz. Artık mutmaine de nefislerinden tatmin olmuşlar. Nefislerini kendilerine dost edinmişler, nefisleri hizmetçi olmuş.

İnsanların nefsi ölmezmiş; fakat nefsi mesela dost oluyorsa, nefsi ıslah oluyorsa, göbekten aşağıya inermiş. Göbekten aşağıya inince hizmetçi oluyor.

Hizmetçi nerede olur? Ağa nerede olur?

Mesela ağa köşkte, tahtta olur. Hizmetçi onun kapısında olur, aşağısında olur, hizmetini görür.

Bunlarda noksanlık olmaz, sûdur olmaz. Görünse bile onun muhakkak bir hikmeti vardır. Ya gizlenmeleri içindir veyahut da o görünen noksanlıkla o müridine bir manevi hizmet görmüştür. Mürit için meşayihinin her şeyini bir hikmet karşısında görecek.

Yani demek ki bir insan nefsinden tam mutmain kalesine dâhil olmadıktan sonra diğer bütün levvamede. Zaten bir mürit dersi olduktan sonra, namazını kıldıktan sonra, yani rabıtası olduktan sonra, tarikata girdikten sonra o asla ve asla nefsi emmare sıfatında olmazmış. Ama levvame sıfatında olunca noksanlıkları daha çok oluyormuş.

Ama noksanlıkları olmuyormuş ama bir de orada da noksanlığından emin olmuyor. Bir insana bir noksanlık yapar ama o noksanlığı yaptığından dolayı çok fazla nedamet duymaz, korkmaz, emin olmak budur.

Bir de var noksanlığı duyar, ben bu noksanlığı yaptım, ben ne yaptım? diye o noksanlığından dolayı çok bir ahu enini olur. Bu sefer onun noksanlığı noksanlık değil, demek iradesiyle olmuyor.

Yani emmarede, levvamede, mülhimede yine müritte noksanlık olur. Fakat bu noksanlıklarından dolayı icabında büyük, küçük neyse noksanlıkları olur.

  • Yani demek ki mürit meşayihinin hoşuna gidecek ne kadar bir ameli olursa olsun ona itibar etmeyecek.
  • Ne kadar da noksanlığı olursa olsun yani meşayihinin gazabını meydana getirecek bir eksikliği olursa olsun ondan da kaçmayacak.

Affedersiniz şey gibi sığışacak, yine o kapıya gelecek. Dövülse, vurulsa, çalınsa neyse kovulsa yine o kapıya gelecek, kaçmayacak.

Eğer beni Cercis gibi yetmiş kez öldürseler

Cercis aleyhisselam varmış. O küffarlara karşı daima hiç sözünden dönmezmiş. Onların putlarını inkâr edermiş.

—Gelin Allah'a tapın, Allah var. Sizin putlarınız yalancıdır, dermiş.

Öldürüyorlarmış, o yine diriliyor, yine sözünü söylüyormuş. Onu çeşitli çeşitli öldürüyorlarmış. Öyle yapmışlar ki; bir tunçtan öküz yapmışlar öküzün içini boşaltıp onu içine koymuşlar. Ateş yakmışlar o tuncu nar etmişler. Onun içinde günler boyunca kalmış. Yine çıkmış dirilmiş. Yani böyle çeşitli çeşitli yetmiş defa öldürmüşler, Cenabı Hak onu yine diriltmiş, yine sözünden dönmemiş. Çeşitli çeşitli azaplarla öldürüyorlar, ama ne diyor?

Eğer beni Cercis gibi yetmiş kez öldürseler

Dönmem geri sana varam zira kârim yok durur

Yani bu mübarekte (Salih Baba) tarikatımızda müride bidayetinden nihayetine kadar ne lazımsa hepsini buyurmuş.

İşte öyle; meşayihin ne kadar hoşuna gidecek ameli olursa olsun, hangi yönden olursa olsun ona itibar etmeyecek. Bir mürit meşayihine karşı ne kadar kusurlu olursa olsun ondan da kaçmayacak.

Bizde böyledir, ondan sonra gel;

Allah'a şükür madem mürit olduk bir inancımız varsa inancımız dâhilinde bilgilerimiz var, bunları şey yapalım. Bilgiler deyince diyelim bizim bilgimiz yok. Canım senin bilgin olsun olmasın sana diyorlar ki sen kitap mı okuyacaksın? Okuduğun kitap senin mürşidini daha fazla sevdiriyorsa oku. Bizim bilgimiz bu... Eğer senin okuduğun kitap mürşidine olan sevgini çoğaltıyorsa onu oku, azaltıyorsa okuma. Ne olursa olsun okuma onu.

Senin gitmiş olduğun bir ilim meclisi, herhangi bir hocanın vaazı veya herhangi bir meşayihin sohbetine gidince mürşidine daha çok sevgin çoğalıyorsa git, çoğalmıyorsa gitme.

Senin mesela yapacağın herhangi bir iş rabıtana, mürşidine olan sevgine mani oluyorsa onu da yapma, terk et onu.

Demek ki bizim için en büyük ilim bunlardır.

Böyle olunca o zaman bizim hakkımızda hayırlı olan, zamana göre;

Hakkımızda hayırlı olan bilmediklerimizi bize bildirirler,

Hakkımızda hayırlı olmayan bildiklerimizi de bize unuttururlar.

 


[1] Maide  5:82