image description

 “Teveccüh Ruhun Bayramıdır”

22.12.1992, Hollanda-Amsterdam

 

Esselamü aleyküm ve rahmetullah; Allah’ın selamı, rahmeti, hidayeti, bereketi üzerinize olsun.

Cümleten hoş geldiniz, sefa geldiniz, sefa getirdiniz; feyiz getirdiniz, nur getirdiniz, muhabbet getirdiniz. Allah feyzinizi, nurunuzu, muhabbetinizi arttırsın. Allah şerefinizi, makamınızı yüceltsin. Allah aşkınızı, muhabbetinizi arttırsın.

Sabahı şerifleriniz de hayırlı mübarek olsun. Amelimiz de yapacağımız amel de sizin için, sizler için bizler için hayırlı mübarek olsun. Bu amelimizin ismi teveccüh. Bu büyüklerimizin amelidir.

Peygamber Efendimiz de teveccüh yapmıştır. Eşrefoğlu Rûmî’nin “Müzekki’n-Nüfus” adlı kitabında yazar. Peygamber Efendimiz de ashabına teveccüh yapmışlar.  Mübareği cezbe almış, başını sağa sola sallarken imamesi başının sarığı düşmüş, bunu parça parça etmişler. Her sahabe tırnağım kadar sarıktan almış, teberrüken saklamışlar.

Zaten tarikatın amelleri, tarikat onun yoludur. Şeriat-ı Muhammediye, tarikat-ı Muhammediye var. Şeriat zâhiri, tarikat da bâtını; şeriat nübüvveti, tarikat da velâyetidir. Peygamber Efendimiz’in velâyeti de vardır.    

Hani bazı tasavvuf kelamları var; anlaşılmıyor da anlaşılmadığı için ona karşı çıkıyorlar. Mesela bir tasavvuf kelamı var, tasavvuf kitabında yazar: “Velâyet, nübüvvetten büyüktür.” demişler. Ama bu peygamberlerin velâyeti, peygamberlerin nübüvvetinden büyük demektir, velîlerinki değil. Ama velîler de velâyet sahibidir, peygamberler de velâyet sahibidir.

Peygamber Efendimiz’in velâyeti vardı, nübüvveti vardı. Nübüvveti aşikâr oldu; Cebrail’in Kur’an getirmesi, Mîraç yapması, mucizeleri… Değil mi? Bunlar nübüvvetinin delilleridir. Bunlar şüphesiz delillerdir.

Mesela ayet var, şüphesiz delildir; hadis var, bu şüpheli delil oluyor. Ama bu hadisler de ikiye ayrılıyor: hadis-i kutsî, hadis-i şerif. Hadis-i kutsi de şüpheli olmaz. Niçin hadis-i kutsî hadis-i şerif ayrılmış? Niye burada ayırmışlar? Bak, ulemanın burada bize izahı, buyurması ki: Hadis-i kutsînin lafzı Peygamber Efendimiz’indir; manası Cenabı Hakk’ın, Hazreti Allah’ındır.

Hadis-i şerifleri ise Peygamber Efendimiz kendi iradesiyle, kendi varlığı ile konuşmuş, kendi iradesi ile konuşmuş. Ama kutsî hadisleri söylediği zaman Peygamber Efendimiz yok, yine Hazreti Allah onun dilinden konuşmuş, onun ağzından konuşmuş.

Bu olur mu? Niye olmasın. Cenabı Hak kutsî hadisinde buyuruyor ki: “Velî kulumun konuşan dili benim dilim.”[1]. Evvela! Bak, bir de buyuruyor ki: “Biz velîlerimizi yeşil kubbemizin altında gizledik, onları bizden başka kimse bilmez.”[2]. Onun için Sâlih Babanın Divanı’nda geçer ki:

Seni bilmek gayet güçtür seni bulmak kat'î güçtür

Seni görmek kat'î güçtür sen açmayınca arayı

Çok çetindir seni bilmek, çok çetindir seni bulmak, çok çetindir seni görmek, diyor. Bir de buyuruyor ki:

Cemî-i âlemin ilmin bilen hem bildiren Allah           

Ebu'l-Ervâh bilir ancak seni taksîm hisâbından       

Bak, bunlar nedir? Bütün mükevvenâtın ilmini bildiren kim?

Allah, Cenabı Hak bildirmiş ama bu ilim müsavi mi?

Değil. Her ilmin mafevkinde bir ilim vardır. Zaten zâhir ilmi de müsavi değildir. Zâhir ilmini bitirenler de hep müsavi mi?

Yok, müsavi değiller.

Madem ledünni ilmi, hepsinin mafevkidir. Zâhir ilminin de mafevki ledünni ilmidir, bâtın ilmidir.

Niçin, neden?

Bak! Peygamber Efendimiz’e zâhir ilmi 23 senede geldi değil mi? Kur’anı Kerim 6666 ayettir, 114 sure 23 senede geldi.

Ama Cenabı Hak Mîraç’ta doksan bin kelimeyi bir anda ona aktardı. 90 bin kelime ne demek? Cenabı Hak bu 90 bin kelimeyi Peygamber Efendimiz’in gönlüne aktardı, Mîraç’ta konuştu. Cenabı Hak Kadîr’dir.

Hazreti Musa Kelîmullah 1001 kelamı 8 seferde konuştu. Hazreti Musa Tevrat’ı almak için Tur Dağı’na 8 seferde gitmiş, 8 parçada getirmiş. Hazreti Musa Tur Dağı’nda Cenabı Hak ile kelam konuşuyordu.

Ama Cenabı Hak peygamberlere vermiş olduğu nimetlerin, peygamberlere vermiş olduğu mucizelerin hepsini Peygamber Efendimiz’e vermiş ki, Mîraç’ta “Ya Habibim diyor Hazreti Musa’ya Turu Sina’da Tur Dağı’nda konuştum[3]; seni arş-ı âlâya aldım, arş-ı âlâda seninle konuşuyorum.”  buyurmuştur.

Evet, demek ki Cenabı Hak Peygamber Efendimiz ile 90 bin kelime konuşmuş. İşte velâyeti budur.

Sonra nübüvveti, tek bir Mîraç yapmış, ikincisi yok.

Ama velâyetine gelince, velâyetinin Mîrac’ının sayısı mı var? Yok.

Evet bak!

Murâdın  teşrîf-i mi'râcdan vücûd-u âlemin gezdin  

Tabii Peygamber Efendimiz’in zâhirde bir cismi vardı. İnsanlar içerisinde görünen, bilinen bir cismi vardı. Ama bundan daha evvel onda bir vücut vardı ki dünyaları cem etmiş, almış içine.

Murâdın  teşrîf-i mî'râcdan vücûd-u âlemin gezdin  

            …

Dahi ilmiyle bî-pâyân değil mi          

Peygamber Efendimiz Mirac’a teşrif etmesinde kendi “vücûd-u âlemin”i gezdi. Yani cennetleri, cehennemleri. Göklere gitti, seyretti, geldi ama kendi vücûd-u âlemini gezdi. Başka bir kelamda buyuruyor ki:

Vücûdu cümle mevcûdatı câmi'        

Dahi ilmiyle bî-pâyân değil mi          

Burada Peygamber Efendimiz’in manevi vücudu bütün mevcudatı cem etmiş, almış içine  ki evet,

Dahi ilmiyle bî-pâyân değil mi

Buradaki ilmiyle bî-pâyân demek: Tabii zâhir ilmi var, bâtın ilmi var. Zâhir ilmi ulemada. Âlimlerde bir esrar var ki avam bilmez. Yani âlim olmayanlar ondaki esrarı bilmezler. Tabii Cenabı Hak: “Sizin bileninizle bilmeyeniz bir değil.[4], bilen bilmeyenden farklıdır.” buyurmuş. Bilen bilmeyenden farklıysa demek her ilmin ma-fevkinde bir ilim varsa, bu ilmin mafevkinde olan âlim ondan daha farklıdır. Onun bildiğini o bilmez; onun bildiğini de o bilmez.

Ki işte burada âlimlerde bir esrar var ki âlim olmayan avam onu bilmez, onu bilemez.

Velîlerde bir esrar var ki âlimler onu bilmez.

Zaten bunu bilseler, çatışmış olmayacaklar. Ama ne kadar çatışma olursa olsun, ne kadar zâhir ulema bunlara karşı çıkarsa çıksın güneşi balçıkla örtemezler.

Abdurrahman-ı Cami Hazretleri’ne kadar dünya üzerine öyle büyük bir âlim gelmemiş. Ki mesela İmam-ı Rabbani var, Mevlânâ Celalettin Rumi Hazretleri var, İmam-ı Gazali var, büyük âlimler gelmişler. Fakat o zamanda Abdurrahman-ı Cami Hazretleri çok büyük, o hepsinden daha fazla âlim, Niçin?

O beş asır boyunca tek gelmiş. Her asırda bir tane geliyor, fakat bu dört asırda gelenlerden daha âlimmiş. Reşahat isminde bir kitap vardır orada yazar. Beş asır boyunca tek bir âlim gelmiş. O tarikata girmeden evvel, onun zamanına kadar zâhir ulema hiç, o kadar ki: “El ulemâü verasetül enbiya”[5] hadisine mazhar olan biziz diyorlar, bâtın ulemaya hiç yer vermiyorlar, onları hiç tanımıyorlar.

Fakat bu Abdurrahman-ı Cami Hazretleri ki; Saadettin Kaşgari Hazretleri ona kancayı takmış cezbetmiş, mürit etmiş; ona kendisini teslim etmiş. O zaman bütün ulemanın dili, sözü kesilmiş beli kırılmış. Demişler ki:

—Yok artık daha insaf edelim. Eğer dervişlik hocalıktan üstün olmasaydı Abdurrahman-ı Cami Hazretleri, (beş asır boyunca tek bir âlim gelmiş arz üzerine dünya üzerine), hocalığı bırakıp derviş olmazdı.

Demek ki evet Peygamber Efendimiz’in nübüvveti var, velâyeti var. İşte peygamberlerin hepsinin de nübüvvetleri vardır, velâyetleri vardır.

Nübüvvetleri aşikârdır, mucizeleri onların nübüvvetlerinin delilleridir.

Ama velâyetleri gizliydi, gizli kaldı. Bu neydi işte?

Peygamber Efendimiz’in nübüvveti Kur’an indi, Mîraç yaptı değil mi? Ondan sonra bin bir mucizeler gösterdi değil mi? Peygamber Efendimiz Mîraç yaptığı zaman semalara indi, çıktı. Tabii bu da haktır, mucizeye inanmayanlar Müslüman olamazlar. Yalnız şurası var ki farz var, vacip var. İşte farz şüphesiz delildir. Yani ayette Allah ne bildirmişse ona şüphe olmuyor.

Şimdi Peygamber Efendimiz’in Mîrac’ı haktır.

—Mescidi Aksa’ya kadar gidip gelmemiştir. Nasıl gitmiş gelmiş bir gecede?

Diyen bir insan, bu mucizeye inanmazsa kâfir olur. Çünkü bunu Cenabı Hak ayetle bildiriyor.

Ama Mescidi Aksa’dan göklere yükselmesine inanmazsa kâfir olmaz. Fakat farzı inkâr insanı küfre götürür; fakat vacibi inkâr ise küfre götürmez, kâfir etmez ama müthiş azaba gark eder. Vacibin inkârı müthiş, çok şiddetli bir azaba insanı duçar eder.

Zaten sünnetin inkârı da şefaatten mahrum koyar. Peygamber Efendimiz ancak sünnetini işleyenlere şefaat edecek. Bu da nedir?

Farz, vacip, sünnet geliyor değil mi. Zaten şeriat da burada,  amel de burada, kurtuluş da burada.

Farzı var, vacibi yoksa yine kurtulamaz. Vacibi var, sünneti yoksa yine insan kurtulamaz.

Evet, efendiler Allah’a şükür, çok şükür, bin şükür, nihayetsiz şükürler olsun bugünümüze, bu nimetimize, bu fırsatımıza. Küfür beldesinde tarihler boyunca böyle bir şey görülmemiş. Burası küfür beldesi, buraya hiç peygamber gelmemiş. Mesela Almanya’da Dispirney şehrinde sordum.

—Burada hiç böyle bir tarihi yatır, kabir, böyle bir şey yok mu?

Zaten olamaz ki burası küfür beldesi. Buraya ne peygamber gelmiş, ne de velî gelmiş, buraya gelmediği için küfür beldesi denmiş.

Ama bu da bir Allah’ın lütfü, ihsanı; demek ki bu da Cenabı Hakk’ın takdiri, mukadderatı. Evet, burada şimdi bu küfüristanda, küfür beldesinde bu amelimizi işliyoruz.

Ama tabii şeref insanlarda, yerde değil ki. Eğer insanlık, Müslüman inancını yaşarsa şeref o insandadır. Çünkü niçin?

İnancı olmayan, inancı yaşamayan bir insanda şeref yoktur. Neden? Çünkü bir insanın inancı olmazsa, inancını yaşamazsa hayvani sıfattadır. Hayvanda bir şeref var mı? Hayvanda bir kıymet var mı? Vardır. Ama insana karşı hayvanlarda kıymet yoktur.

Burada bak, bir hayvanı bir insandan daha değerli görüyorlar. Köpekler alıyorlar, kaldırıyorlar, hep gördüğümüz insandan daha fazla o köpeğe kıymet veriyorlar. Hâlbuki köpek pis hayvandır, temiz bir hayvan değil.

Hak olan Şâfî Mezhebi’nde köpek bir insana süründüğü zaman abdesti kaçıyor. Kuru iken sürünse abdesti kaçar. Yaş iken sürünse orayı yedi defa sabunla yıkaması lazım. Evet, Şâfî’lere göre bu böyledir. Onlar da hak mezheptir.

Çünkü dört tane hak mezhep var:

Hanefi Mezhebi, Şâfî Mezhebi, Hambeli Mezhebi, Maliki Mezhebi.

Bu dört mezhep haktır, bunların dışında kalan hepsi batıldır. Mesela Vehhabiler, Mütezile, Şiiler, bunlar hep batıldır. Ancak hak olan bu dört mezhep vardır.

Evet, Allah’ın lütfu, ihsanı şimdi bu küfüristanda böyle hem şeriatımızın amelini hem de tarikatımızın amelini işliyoruz.

Yani şeriatın ameli, tarikatın ameli de ayrı değildir ha! Şeriat, tarikat birdir efendiler. Tarikatsız şeriat olmaz, şeriatsız tarikat olmaz. Çünkü niçin?

İnsan tarikatsız şeriatın tadını alamaz, lezzetini alamaz, duyamaz. Niçin, neden?

Avam var, havas var veya bir de müptedi var, müntehi var. Müptedi irade sahibidir. İrade sahibi namaz kıldığı zaman namazda ona şuğullar gelir. Şuğulla kılınan namazda bir zevk olmaz, bir tat olmaz.

Bu lezzete; tat, huşu, hudu, huzur deniliyor. Tat, şuğulsuz kılınan namazdadır, lezzet ondadır. Bu kimin için?

Bu huzur sahibi için. Huzur sahibi kim?

Huzur sahibi namazda değil, namazın haricinde de sair zamanlarda da Allah’ı hiç unutmuyor. Kalbini vermiş, Allah’a teslim etmiş. Allah’tan gayri olan bütün muhalifleri o evden sürmüş, atmış, çıkartmış. Bu kalp Allah’ın evidir, insanların kalbi Allah’ın evidir.

Cenabı Hak: “Hiçbir mekâna sığmam ama mümin kulumun kalbine sığarım.”[6] buyuruyor. Ama yeter ki inanmış olan bir Müslüman, her şeyi gönlünden çıkarsın, oraya Allah’ı alsın ki orası Allah’ın evi olsun, değil mi?

Demek ki bu insanlar için şeriat cesetle; tarikat da ruh ile kalp iledir.

İkisi de temiz olacak. Biri temiz olsa, diğeri pis olsa, olmaz.

Hani mesela sen temiz bir kab’a pis bir şey koydun.  Bu kabın temizliği, o pis şeyi temiz etmez.

Bir de pis kab’a temiz bir şey koydun. O temiz şey de pis kapta temiz kalmaz. Onun için bak!

Şeriat, tarikat yoldur varana

Hakikat, marifet andan içeru

Bir de buyuruyor ki:

Bil şerîat emr ü nehyi bilmek imiş ey gönül  

Hem tarîkat râh-ı Hakk'a gelmek imiş ey gönül

Râh-ı Hak; hak, zaten bu malumunuz, râh da yoldur.

Tarikat demek; Allah yoluna girmektir, Allah yoluna gelmektir.

Hem tarîkat râh-ı Hakk'a gelmek imiş ey gönül       

Marifet Hak ile meşgul olmak imiş ey gönül

Bakın marifetullah neymiş?

Marifetullah da insanlarda en yüksek makam, derecedir. Şeriat birinci, ikincisi tarikat, üçüncüsü hakikat, dördüncüsü marifet.

Ama evvel şeriattan başlıyor. Yani şeriat olmazsa insanın tarikatı olmaz. Tarikatı olmazsa hakikate geçemez. Hakikate geçemezse marifete ulaşamaz.

Ama her velî hakikate ulaşmıştır, hakikate ulaşmayan velî olamaz. İşte onun için tarikattan hakikate geçiliyor.

Her velî tarikatı yaşamıştır.

Tarikatı yaşamak demek; yani bir meşayihe inanıp bir mürşide kendisini teslim edip bir mürşidin manevi fabrikasında imal olmaktır. Onun, meşayihin bir manevi fabrikası oluyor. Niçin, neden? Bak!

Meşâyıha gerektir tabi erler  

Sülûke giriben tevbe ederler

Bakın, bu kelamı kibar neyi ifade ediyor? Diyor ki: meşayihe şöyle erler gerektir ki ona tabi olsunlar.

Zaten bu tarikatın şartlarındandır. Teslim olmak, teslimiyet tarikatın bir şartıdır. Tarikatın dört şartı var: muhabbet, ihlâs, âdâp, teslim.

Muhabbet; sevmek, meşayihi çok sevmektir.

Ne zaman ki bu sevgi büyür, büyür, büyür; bu sevgi tamamen onu ihâta ederse, o zaman ne olur? Muhakkak fenafişşeyh olacak.

Yani bir mürit meşayihini canından fazla severse fenafişşeyh olur. Şeyhinin sıfatı onda tecellî eder. Evet, bu fenafişşeyh olmak için bir defa onu çok sevecek.

Onu sevmek için onu farklı görecek, büyük görecek, insanlardan farklı görecek ki çok sevebilsin. Ne kadar farklı görürse, ne kadar büyük görürse onu o kadar sevebilir.

Bir de âdâp var ki; mademki onu büyük görüyorsa, farklı görüyorsa onun velî olduğuna, büyük bir velî olduğuna inanmıştır.

Velîlere Cenabı Hak ne yapmıştır? Velîleri zamandan, mekândan kurtarmıştır.

Nasıl ki bir insan velî olunca tayyi mekân, gayb-i rical makamına ulaşmıştır. Tayyi mekân, gayb-i rical makamı haktır. Ama bu velîlere verilmiştir.

Havace Abdülhâlik Gücdüvânî Efendimiz Hazretleri velâyetini aşikâr etmiş. Bu velîlerden (emirledir bu da) zaman zaman velâyetlerini izhar edenler olmuş. Ama gizleyen de olmuş. Ama bu niçin böyle oluyor? Bilemeyiz onu. Zamana göre, adamına göre, muhitine göre, yerine göre velâyetlerini izhar etmişler. Velâyetini izhar edince; velâyeti görsek var ya, biz Evliyâullahın velâyetini görsek dünyadan büyüktür, onun velâyeti dünyaya sığmaz.

Evet, Muhittin Arabî Hazretleri’nin vefatından sonra vaktin padişahı gitmiş türbeyi ziyaret ediyor. Onun türbedarı varmış, orada hizmet gören bir derviş varmış. Oraları temizleyen, bakan, hizmet gören bir dervişmiş. Padişah bu dervişi çok sevmiş, hoşuna gitmiş. Bakmış ki nurlu bir insan, orayı da çok temiz tutmuş; sevmiş onu. Demiş ki: “Bu dervişe sorayım bakalım bu şeyh efendiye karşı bunun ne gibi bir itikadı var, inancı var; görüşü, anlayışı var.” demiş.

—Derviş sen şeyh efendini nasıl biliyorsun? Demiş.

—Ahh efendim, ben şeyh efendimden nasıl bahsedeyim ki mümkün mü ben onun kutsiyetinden, büyüklüğünden bahsedeyim. Yalnız şunu söylerim: Benim şeyh efendimin yüzünü görene cehennem haramdır, demiş.

Padişah da demiş ki:

—Yahu derviş sen ne büyük davada bulundun. Senin şeyhin Hazreti Peygamber’den büyük mü, hâşâ Estağfurullah.

—Hâşâ Estağfurullah şevketlim, böyle anlama. Benim şeyhim bir âleme mukabil; Peygamber Efendimiz 18 bin âleme mukabil. 18 bin âlemin efendisi, 18 bin âleme rahmet edici olarak halk edilmiş, gönderilmiş. Benim şeyhim bir âlemin efendisi.

Padişah da demiş:

— Peki Hazreti Peygamber 10 kişiyi tebşir müjdeledi, ama diğer 10 kişi de ateşle ihtar edildi. Bu ateşle ihtar edilenleri sayıyor. Bak bunlar da Hazreti Peygamber’in yüzünü gördüler. Ama bunlar da ateşte yanacaklar.

Bu sefer derviş de aşereyi mübeşşeriyi sayıyor. Diyor ki:

—Şevketlim, bunlar ateşle ihtar edildi; ama bunlar da cennetle tebşir edildi. Onlar çünkü Hazreti Peygamber Efendimiz’in nübüvvetine inanmadılar. Ebu Talip’in yetimi dediler, Ebu Talip’in yetimi gözüyle gördüler. Onlar onun için ateşle ihtar edildi. Ama bunlar Peygamber Efendimiz’in nübüvvetine inandılar, bunlar da cennetle tebşir edildi.

Benim şeyhimin de zâhirini gören değil, zâhirde o da insanlar içinde bir insandı, benim şeyhimin velâyetini görene cehennem haramdır, demiş.

Evet, amenna ve saddakna velâyet görülürse tabii cehennem haramdır. Niçin, neden?

Velâyet görülürse ne demek?

Velâyet: Allah’ın varlığı, kulda tecellî eden Allah’ın varlığıdır.

İşte Cenabı Hak kutsî hadisinde buyuruyor ki: “Biz velîlerimizi yeşil kubbemiz altında gizledik, onları bizden başka kimse bilmez.” Onun için mesela Sâlih Baba Divanı’nda da buyuruyor ki:

Cemî-i âlemin ilmin bilen hem bildiren Allah           

Ebu'l-Ervâh bilir ancak seni taksîm hisâbından

Burada tabii ki ebul ervah Peygamber Efendimiz’dir. O, ruhların anasıdır. Niçin?

Allah, Cenabı Hak bütün mükevvenâtı onun nurundan halk etti. Yani ruhlar için onun nur-ı nübüvvetinde bir ayıklanma, çalkanma ile bir geçme oldu.

Onun için burada işte Cenabı Hak buyuruyor ki: “O velî kulumuzun konuşan dili bizim dilimiz, gören gözü bizim gözümüz, işiten kulağı bizim kulağımız, uzanan eli bizim elimiz, düşünen aklı da bizim aklımız.”[7]

Bakın öyleyse bu şimdi görünüyor mu? Görünmüyor.

Ama Cenabı Hak niye böyle buyuruyor?

Eğer sen de basiret gözünü açarsan o zaman velâyeti sen de görürsün.

Onu açmak için tarikatın olacak, tarikatın şartlarını yaşayacaksın. Tarikattan hakikate geçireceksin ki o gözün açılsın.

Bak! Cenabı Hak buyuruyor: “Biz insanlarda dört tane göz halk ettik; ikisi başının gözü, ikisi kalbinin gözü.”[8]. Baş gözü doğuşta cesette, cisimde olan gözlerdir. Ama bir de insanların bâtın, manevi gözü var, kalp gözü var.

Bunları insan hakikate geçemezse açamaz. Hakikate tarikattan geçer; tarikatsız hakikate geçemez ki bunlar açılsın.

O zaman o gözler açılınca ne olur?

O zaman Allah’ı hakkel yakîn bilir, Resulullah’ı da hakkel yakîn bilir, Evliyâullahı da hakkel yakîn bilir, nefsini de hakkel yakîn bilir, eşyayı da hakkel yakîn bilir.

Bu eşyayı da, Cenabı Hakk’ı da insanlar ilmel yakîn bilirler, aynel yakîn bilirler, hakkel yakîn bilirler. Hâlbuki bunlar birbirinden çok farklıdır. Mesela nasıl?

Mesela Hollanda diye bir ülke var dediler, söyleniyordu. Almanya var, söyleniyordu, duyuyorduk, bu ilmel yakîn bilmek. Ama şimdi geldik Hollanda’ya, Almanya’ya fakat bu geliş aynel yakîn oldu. Niçin aynel yakîn oldu? Hani bir tarafı gezmiyoruz; lüks yerlerini, şehirlerini, çarşılarını, pazarlarını bir yerine gittiğimiz yoktur. Henüz daha esas önemli olan yerlerini görmedik, geldik beldelerine geldik. Bu da yaklaşma oluyor.

Yani hacca giden bir insan da böyledir. Mesela bir insan haccı duymuş. Gidip gelenler söylemiş, duymuş. Veyahut da kitapta yazılmış kitapta okumuş, duymuş. Bu ne oluyor? İlmel yakîn, bilmek. Hacca giden bir kimse aynel yakîn biliyor bu sefer, yaklaşıyor. Ama hakkel yakîn bilmek, gitmiş Beytullah’ın etrafında dolanıyor da Beytullah’ın içerisine giremiyor. Bu da aynel yakîndir. Beytullah’ın içerisine girerse Beytullah’ı o zaman hakkel yakîn bilmiş olur. Beytullah’ın içinde ne var olduğunu o zaman onu görecek.

Bu ilmel yakîn. Demek ki Allah’ı ilmel yakîn bilmek çok bir mesafe bırakıyor. Aynel yakîn bilmekte ise yaklaşıyor. İnsan Allah’ı nasıl aynel yakîn bilecek?

Cenabı Hak bir kutsî hadiste: “Kulum bana nafile ibadetle yaklaşır.”[9] buyuruyor.

Demek ki ilim bildiriyor, amel yaklaştırıyor. Bir de hakkel yakîn var.

İlmel yakîn: Bir kimseyi, çok marifet ehli veyahut da birçok makam sahibi bir kimseyi bilmiş veya padişahı bilmiş. Ülkenin herhangi bir ırak tarafında, çok ırak yerlerinde bir padişahı var, bilmiş. Bu padişahı bilmiş fakat bu şekilde ilmel yakîn biliniyor. Bir de padişaha gitmiş, memleketine gitmiş, sarayına gitmiş; sarayın etrafına yaklaşmış. Bu da aynel yakîn bilmektir. Fakat sarayın içerisine girmezse padişahı göremez.

Buradaki ilmel yakîn bilmek, mesafe var, o ayrılık var. Aynel yakîn bilmek yaklaşma var.

Fakat hakkel yakîn bilmek demek; o, sen; sen onda.

Bilen bilinende yok oluyor; bilinen bilende var oluyor.

Dikkat edin. “Küllü şeyin hâlikün illa vechehu.”[10] ayetinin mealini tasavvuf âlimi, dile getirmiş. Reşahat kitabında yazılıdır, yarım sayfayı doldurmuş. Bakın şimdi:

Orta yerden götürürler seni ben

 

“Küllü şeyin halikün illa vechehu.”, Allah’ın zâtından başka her şey yok olacak, buyrulmuş. Zaten her şey yokken Allah’ın zâtı vardı, değil mi?

“Hüvel evvelû velâhiru vezzâhiru velbâtın.”[11], ayeti kerimesinde buyrulmuş; evvel Allah, âhir Allah, zâhir Allah, bâtın Allah.

Zâhir görünen de O. Zâhir görünen, bâtın görünmeyen.

Evvel: Allah’ın evvel olduğuna inandık.

Ezelî, ebedî olduğuna; ahiri olmadığına da inandık.

Evet, Müslüman Allah’ın evveline ve ahirine (evveli yok, âhiri yok) buna inanacak.

Fakat Allah vardır, birdir; varlığına, birliğine inandık, fakat göremiyoruz. Bu nedir?

Bâtın işte, görünmüyor.

Ama Cenabı Hak zâhir de benim, diyor. “Hüvel evvelû velâhiru vezzâhiru velbâtın.” Ne diyor Cenabı Hak? Evvel de benim, âhir de benim, zâhir de benim, bâtın da benim. Bak, evvel-zâhir ifade ediliyor.

Zaten öyle evvel şeriat var, evvel zâhir var; sonra bâtın var.

Zâhir ne? Zâhir senin cesedin.

Bâtın ne? Cesedinde olan ruhun.

Görünüyor mu? Biliyor musun bunun rengini, şeklini, tadını biliyor musun? Yok denilir mi?

Hayat ruhtadır, ruh olmayınca ceset yok olup gidiyor; çürüyüp koyup gidiyor.

Ama ceset görünüyor da ruh niye görünmüyor? O görünecektir ama sen ben göremeyiz.

Açarsan basiret gözünü kendi ruhunu da görürsün. Kendi ruhunu gördüğün zaman zaten Allah’ı ayrı görmüyorsun. 

Mevlânâ’nın demesi de budur işte.

O, sensin; sen de O. 

Ama kimin için bu?

Ruhu makamına ulaştıranlar içindir, ruhtan haberdar olanlar içindir.

Bu berzah  âlemin geç, gör neler var

Eriş nûra ki sende kalmaya nâr

Nurdan mana cennettir, nurdan mana Allah’ın rahmetidir, Allah’ın cemalidir; Nardan mana da cehennemdir, azaptır. Evet.

Bu berzah âlemin…”

Berzah âlemini geç diyor. Bir insan dünyadan geçmezse ahireti kazanabilir mi? Dünya-ahiret Cenabı Hak bunları birbirine zıddiyetli halk etmiş.

Dünyayı sevene ahirette hayat yok. Çünkü dünyayı sevene ahireti haram kılmıştır. Ehl-i dünya, ehl-i ahiret.

Ahiret ehline dünyayı haram kılmıştır. Yani bir insan dünyayı seviyor, istiyorsa ahireti kazanamadı. Ahiret hayatı onun için haramdır. Eğer bir insan ahireti seviyor, ahireti istiyorsa zaten dünyayı sevemez, dünyayı isteyemez.

Fenâdan çek elin iste bekâyı

Bir el dönderemez iki dolâbı

Bu kelam neyi ifade eder?

Fenâdan mana dünyadır, bekadan mana da ahirettir. Çünkü dünya fani bir âlem, geçici; ama ahiret geçici değil, bakîdir.

Fenâdan çek elin iste bekâyı

Bir el dönderemez iki dolâbı

Yani senin bir kolun var, iki çarkı çevirebilir misin? Birini çevirirsen biri kalır, birini çevirirsen biri kalır.

İşte burada demek ki bu çarktan mana, bu elden mana gönüldür, kalptir. Bir gönülde iki sevda olmaz.

Cenabı Hak da öyle buyuruyor: “Biz insanlarda bir tane kalp halk ettik, iki tane değil.”[12]. O bir tane kalbini eğer Allah ile meşgul ederse dünya olmaz; dünya ile meşgul ederse ahiret olmaz. Ama bak, ahiretle meşgul ederse dünya olmaz, biz ile meşgul ederse dünya olmaz, buyruluyor.

Fakat aslında Allah ile meşgul olan kalpte ahiret de yoktur, o da çıkmış. Zaten öyle olacak.

Terk-i dünya, terk-i ukba, terk-i cisim, terk-i can olacak ki insan nimetine ulaşsın.

İnsanın nimeti nedir?

İnsanın nimeti; ruhunun geldiği bir yer var. O ruh oraya ulaşmazsa nimetini bulmuş değildir. Bu insanlar nimetini bulmuş değildir.

Bunu da Cenabı Hak işte: “Biz kulumuz için sayısız nimetler halk ettik ama kulu biz zâtımız için halk ettik.”[13] buyuruyor. Burada bizim anlayacağımız zâhir anlamı da Allah’a itaat edeceğiz, Allah bizi itaat için halk etmiştir.

Ama manevi, tarikattaki anlamı da: Cenabı Hak, zâtım için halk ettimse ben onu azametime alacağım, yed-i kudretime alacağım, ona cemalimi göstereceğim, diyor. Değil mi? Bu böyledir.

Başını top eyleyip gir vahdetin meydânına   

Kıl gazâ-yı Kerbelâ gir kendi nefsin kanına  

Seyr kıl uşşâk-ı Mevlâ nice kıyar cânına       

Terk-i cân etmektir ancak aşk u sevdâdan garaz

Yani aşk u sevdaya, Allah aşkına, Allah sevgisine düşmekten maksat terk-i can olmakmış. Allah sevgisi, Allah aşkı insanın kalbinde tecellî etmezse terk-i can olamaz.

İnsan her şeyi canı için terk eder. Can çok kıymetlidir, insanın canı çok kıymetlidir. Ama kimin için bu? Bizlere göre kıymetlidir.

Âşığa göre canın bir kıymeti yoktur. Âşıklara göre, aşk meydanında 40 tane can, bir arpa tanesi ağırlığındaymış. Onun için bak!

Kıyamazsan başa, cana ırak dur girme bu meydana

Bu meydanda nice başlar kesilir hiç soran olmaz

Öyle ya, bu meydan nasıl bir meydanmış? Bu meydan nedir?

Vahdet meydanı.

İşte öbür kelamda açıklanıyor, bir kelamın anlamını öbür kelam açıklıyor. Kelam kelamın karşısına geldiği zaman söylenen kelamın anlaşılmayan tarafını muhakkak anlatan bir başka kelam vardır. Bak, şimdi burada ne dedi?

            Kıyamazsan başa, cana ırak dur girme bu meydana

Bu meydanda nice başlar kesilir hiç soran olmaz

Diyor ki: Sen eğer başından, canından korkuyorsan bu meydana girme. Bu meydanda kesilen başlar hiç sorulmaz. Eğer bu meydana canına kıymak istemiyorsan girme. Ya başından geç, başının kesileceğini bil ondan sonra buraya gir veya kes.

Başını top eyleyip gir vahdetin meydânına

Ama bu kelamda başını top eyle, başını kes de öyle gir buraya, diyor. Hangi meydanmış bu meydan?

Vahdet, Allah’ın varlığıdır.

Onun varlığını kazanmak için bu meydana başını top et, kes de gir, diyor.

Başını top eyleyip gir vahdetin meydânına   

Kıl gazâ-yı Kerbelâ gir kendi nefsin kanına  

Burada gaza-yı Kerbela var.

Gaza-yı Kerbela: Dünyanın kuruluşunda Hazreti Âdem’den, bir de dünyanın sonuna kadar olan küfür ve imanın savaş yapma çabasının en büyüğü Kerbela olmuş. Ehl-i imana Kerbela vakası kadar büyük acı duyuran bir vaka olmamış. Her ehl-i imana bilhassa ehl-i aşka, tasavvuf ehline acı duyurmuş. Başka bir kelamda buyurur ki:

Kerbelâ'dan eksik olmaz nâremiz     

Bu da cezbedir. İnsanlarda, müritte olan gayri ihtiyari cezbedir.

Çünkü bu gayri ihtiyari cezbe ne yapıyor? O nefsini yeniyor, nefsi ile cihat ediyor. Nefsiyle cihat, insanlar için Kerbela cihadından daha kıymetlidir. Bak, kelam bunu ifade ediyor.

Başını top eyleyip gir vahdetin meydânına   

Kıl gazâ-yı Kerbelâ gir kendi nefsin kanına  

Seyr kıl uşşâk-ı Mevlâ nice kıyar cânına       

Terk-i cân etmektir ancak aşk u sevdâdan garaz

Ne demek?

Yani ancak terk-i can olacaksan ve seyret ki, bak ki canına kıyanlar kimler?

Uşşâk-ı Mevlâ; Allah’a âşık olanlar, Allah’ı sevenler; onlar canlarına kıyarlar.

“Terk-i can” olmaktan maksat da niçin onlar canlarına kıyıyorlar?

Allah aşkı, Allah sevdası olanların kalbinde tecellî etmiş, onlar artık canlarından da geçmişler.

Zaten insan canından geçmezse cananı bulabilir mi?

Can senin ruhun.

Canan ne? Ruhun gelmiş olduğu bir yer var.

Nereden geldi bu ruh?

Cenabı Hak “Nefahtü fîhî min rûhî, kendi ruhumdan ruh üfledim”[14], buyuruyor.

Öyleyse bu ruh nereden gelmiş?

Allah’tan gelmiş.

Allah’tan gelmişse Allah’a gidecek. Cenabı Hak “Gâlû inna lillahi ve inna ileyhi râciûn, Allah’tan geldiniz Allah’a dönüp geleceksiniz.”[15] buyuruyor.

Ama Allah’tan ruh gelmiş, ceset değil.

Bir de Cenabı Hakk’ın bir emri daha var. İşte anlaşılmayan bir ayet öbür ayette anlaşılır, anlaşılmayan bir hadis öbür hadiste anlaşılır, anlaşılmayan bir kelam öbür kelamda anlaşılır. Mademki Cenabı Hak: “Gâlû inna lillahi ve inna ileyhu râciûn, Allah’tan geldiniz Allah’a dönüp geleceksiniz.” buyuruyor değil mi? Evet. Bir de buyruluyor ki: “Küllü şeyin yerciü ila aslihi.”[16].

Bakın, dikkat edin şimdi. Peki, bu böyle buyrulmuşsa “Küllü şeyin yerciü ila aslihi.” her şey aslına rücû edecekse, Allah’tan bizim cesedimiz gelmedi. Cenabı Hak cesedimizi topraktan halk etti. Bu ceset toprağa gidiyor değil mi? Cenabı Hak “Ben Âdem’i topraktan halk ettim, kendi ruhumdan ruh üfledim.” buyuruyor. Biz de âdemiz; cesedimiz toprak, topraktan halk etmiş, yine toprağa gidiyor.

Ruh Allah’tan gelmiştir, niye Allah’a gitmesin?

“Küllü şeyin yerciü ila aslihi.” emri fermanı varsa her şey aslına rücû edecektir. Peki, Cenabı Hak niçin buyuruyor, “Allah’tan geldiniz, Allah’a dönüp geleceksiniz.”

Ama burada Allah’tan iki geliş var:

Bir var ki cismen geldik, bir var ruhen geldik.

Cismimizi Allah halk etti ama cismimizi nasıl halk etti?

Annemizin, babamızın evliliğinden cesedimizi halk etmiş.

Hoş biz böcek değiliz, bir delikten mi çıktık? Ot muyuz, yerden mi bittik? Yok, hepimizin annesi, babası var. Annemiz, babamız ne yapmış? Bu cesedimizin gelmesine sebep olmuş.

Hâlbuki Cenabı Hak bir melek vasıtası ile ruhu gönderiyor, insanın vücuduna üflüyor.

Ne zaman? Ana rahminde çocuk 4 aylık olmadan önce can yok, 4 aylık olunca ona ruh üfleniyor işte. Tıbbın da burada bildiği bu, izah ettiği budur.

Demek ki burada ne olmuş?

Allah’tan geliş bizim için ikidir: Bir cismi geliş, bir de ruhî geliş.

Cenabı Hak cismi gelişimizi, topraktan halk etmiş; ruhî gelişimizi kendi ruhundan ruh üflemiş. Demek ki bak, başka kelam da var:

Şems-i Hudâ zerresiyem…

Şemsi Hudâ; şemsi Hudâ ne? Yani Allah’ın nuru, azameti. Bunun bir zerresiyim diyor.

Şems-i Hudâ zerresiyem bu âlemin kübrâsıyem       

İnsan zâhirde şems-i Huda’nın, Allah’ın bir zerresidir, halkiyatın içerisinde bir zerredir.

Ama ruha gelince âlemlerin büyüğü, âlemlerin kübrası, (kübra demek büyük demek) âlemlerin büyüğüdür.

Onun için burada Evliyâullah demiş ki:

—Zâhirde ben dünya harmanında bir taneyim, manâda dünya benim harmanımda bir tane.

Niçin?

Cenabı Hak “Legad haleknel insane fi ahseni takvim, biz insanı çok güzel halk ettik, kıymetli halk ettik”[17] buyuruyor.

Ama burada bu insan eğer güzelliğini elde ederse, eğer büyüklüğünü elde ederse, eğer kıymetini elde ederse tabii ki her şeyin büyüğüdür.

Allah’ın zâtından sonra büyük varlık insan,

Allah’ın zâtından sonra kıymetli varlık insan,

Allah’ın zâtından sonra güzel varlık insan.

Niçin, neden? Allah’ın sıfat nuruna ulaşırsa bir insan güzel varlık olmaz mı?

Allah’ın sıfatları ondadır.

Yani bu güzellik boy güzelliği, yüz güzelliği değil. Rengi esmermiş, sarıymış, karaymış bu güzellik değil.

Bu güzellik iç güzelliği, bu güzellik ahlak güzelliğidir.

Zaten zâhirde de delillerimiz var. Zâhirdeki delillerimiz nedir?

Zâhirdeki delillerimiz Peygamber Efendimiz’in emirleri. Ne buyuruyor? “Benim ümmetimin en hayırlısı eliyle, diliyle insanları incitmeyen; benim ümmetimin en şerlisi eliyle, diliyle insanları incitendir.[18].

Ahlakı güzel olanlar aydınlık gündüzler gibidir, ahlakı çirkin olanlar zifiri karanlık geceler gibidir.

Yüzüyle güzel olandan kırk günde doyarsınız, usanırsınız; huyuyla güzel olanla kırk sene yaşasanız doymazsınız. Değil mi? Bunlar buyrulmuşsa eğer bak, bunlar hadislerin mealleridir.

Bunlar demek ki burada güzellik hangi güzellik? İnsanlardaki güzellik ahlak güzelliğidir.

Bu ahlak güzelliğini neyle elde edecek?

Bir defa bu insan Allah’ın insanlara göndermiş olduğu kitabı tanımazsa, göndermiş olduğu peygamberi tanımazsa zaten insan değil, o hayvani sıfatta kalıyor.

Hayvani sıfatta kalınca nedir? Ayıdır, tilkidir, kurttur, maymundur, yılandır, kedidir, köpektir. Hayvani sıfatta kalıyor. Kim bunlar? Kitabı tanımayan, Peygamberi tanımayan böyle kalıyor.

Bu kitap ve sünnet ancak insanları bu hayvani sıfattan kurtarır. Bu şeriattır, evvel bu.

Fakat beşeri sıfattan da yani insanda olmayan bir güzelliğe ne geçirir? İnsanda olmayan bir güzelliğe ne geçirir insanı? Tarikat geçirir. Bu da nedir? Bu da işte ahlakıdır.

Evet, her ne kadar insanlar şeriatı bilseler, yaşasalar 79 ahlakı zemîmeyi 79 ahlakı hamîdeye çeviremezler. Bak Peygamber Efendimiz ahlakı hamîdeden, güzel ahlaklardan bahsettiği zaman Sıddık Ekber Efendimiz demiş ki:

—Ya Resulullah bunlardan bende de var mı?

—Ya yar-ı garım Ebubekir, sende 79 ahlâkı hamîdenin hepsi tekemmül etmiş, tamamlanmıştır.

Ama insanlarda bu 79 ahlakı zemîme var, 79 ahlakı hamide var. Bunlar iç âleminde görünen bir şey değil. Ama bunlar semerelerini, meyvelerini gösteriyor.

Bu ahlakı hamîde sahipleri çok güzel oluyorlar, çok ahlaklı oluyorlar, çok yumuşak oluyorlar, çok merhametli oluyorlar, adaletli oluyorlar.

Onlarda kin yok, onlarda haset yok, onlarda kibir yok, onlarda gurur yok. Bunların hepsini tamamen atmışlar, çıkartmışlar; hülasa olmuşlar. İnsanlık şerefine nail olmuşlar. İnsanlık şerefine nail olan, işte o zaman Allah’ın en kıymetli, Allah’ın en makbul kulu o oluyor.

Erit cismin çıkar zubûrlarını 

Sadef ol lü'lü'-i mercâna gel gel

Bu kelam bunu ifade eder.

Mesela şimdi bir madde diyelim altın veyahut da işte bakır, gümüş. Bunlarda ham maddeler vardır. Bu ham maddeler nasıl ayrılır?

Ateşe girer, ateşte erirse onun ham maddeleri ayrılır, hülasa kalır.

Demek ki burada bizim o ham maddelerimizi ne çıkaracak, ne atacak, ne bizi hülasa edecek?

Aşk.

Aşk ateşinde yanmadıktan sonra biz hülasa olamayız.

Biz bu iç âlemimizdeki ahlakı zemimeleri atamayız. Ahlakı hamideleri elde edemeyiz.

Evet, Allah’a şükür, çok şükür, bin şükür, nihayetsiz şükürler olsun. Biz bu nimetin şükründen aciziz. Ne kadar şükretsek az gelir. Gerçi ne kadar şükretsek yüz defa, bin defa, milyon defa şükretsek bununla ancak dilin zekâtını vermiş oluruz. Her azanın zekâtı vardır, dilin zekâtı da şükürdür.

Onun için burada yine çok şükür, yine bin şükür mademki mecazdan hakikate geçiliyor.

Hakikat demek bir derya ise mecaz bir katredir.

İşte cüzi irademiz bizim için bir katredir, akl-ı cüzümüz bir katredir.

Cenabı Hakk’ın mesela küllî iradeye (irade-yi kül’e), Akl-ı kül’e karşı cüzî irade bir katredir. Okyanus var, bu deryalar değil okyanus var; cüz, okyanustan alınmış bir katredir.

Yani bu nedir? Mademki insanda cüzi iradeden küllî iradeye geçiyorlar, aklı cüzden aklı küle geçiyorlar. Onun için bak!

Akl-ı cüz etmez ihâta akl-ı küll sensin gönül 

Kîl ü kâl ile bu ömrüm cümle verdim zâya ben        

Demek ki insanların kîl u kâl ile; yapması, alması, vermesi, işte bunlarla “aklı cüz etmez ihâta” diyor.

Aklı cüz; Cenabı Hak insanlara bir akıl vermiş, değil mi? 

Ama bir de insanlar bu aklı cüzünü, külli akla ulaştırıyor.

Cenabı Hak insanlara sekiz sıfatından sıfat vermiş. Mesela görmesi, işitmesi, konuşması, aklı, düşünmesi, iradesi, kuvveti değil mi? Bunları Cenabı Hak insanlara vermiş.

Ama bunlar insanlarda cüzidir. Cüzi demek yani gökten düşen yağmur katreleri var ya, her insanınki bir katredir.

Ama nereden geliyor bu yağmur katreleri?

Deryadan geliyor.

Nereye gidiyor?  Gidecek olursa, zaten bu katreler birleşecek olursa, bir araya gelirse nereye gider?

Deryaya gider veya bu yerden kaynayan sular var ya bunların aslı nedir?

Derya, deryanın basıncı ile bunlar geliyor. Aslı bunların deryadır. Bunlardaki akma ile yine deryaya gitmek isterler.

Ama yalnız hep bu sular deryaya gider mi?

Büyük bir su deryaya gidemez, parmağım kalınlığında bir su deryaya gider.

Nasıl olur? Deryaya giden nehirdir, ırmaktır.

Ama suların hepsi de gitmez deryaya. Mesela bir de dere suları, çay suları var değil mi?  Bunlar o ırmağı bulmazsa, o ırmağa dökülmezse deryaya gidemez.

Ama ırmağa dökülen başparmağım kadar en ufak bir su ırmağa dökülüyorsa ırmak onu deryaya götürür. Irmağı hiçbir yer tutmaz, kara topraklar ırmağı eylemez. İlla ırmağın yatağı deryadır. Deryayı bulacak, deryayı bulmadan ırmak bir yerde durmaz.

Onun için burada deryadan mana Allah’ın azametidir.

Irmaktan mana Evliyâullah’tır.

Muhakkak ki o su, ırmağı bulmadan deryaya gidemiyorsa, biz de bir Evliyâullah’ı bulmadan Allah’tan gelen ruhu Allah’a ulaştıramayız.

Onun için bak şeriat, tarikat, hakikat, marifet var.

Şeriat, zâhir; kitap, Kur’an, sünnet.

Ama tarikat da yine Kur’an, sünnet; başka şey değil.

Ama yalnız burada yaşantıya gelince ayrılıyor. O zaman Kitap’ı onlar yaşıyorlar, sünneti de onlar yaşıyorlar. Niçin?

Şimdi bak, şeriat da Allah’ın emri değil mi? Şeriat neden ibaret?

Şeriat da ilim, amel, ihlâstan ibarettir.

Bizde ilim var, amel var ama ihlâs yok.

İhlâsta da sınır yok. İhlâsın da mesela küçüğü var, büyüğü var; büyüğünün büyüğünün büyüğü var.

Ama zâhirin anladığı ihlâs diyor ki: “Allah’ı göremiyorsun ama o seni görüyor veya buna itikat edin.” Her amelinde “Ben onu göremiyorum, o beni görüyor.” deyin. Veyahut da Allah’ı görüyormuşsun gibi amel işleyecek ki ihlâs etmiş olasın.

Tarikatta ihlâs bu değildir, tarikatın ihlâsı böyle değildir.

Tarikatın ihlâsı; yapamadım, kulluğumu yerine getiremedim, ben bu kulluğumu layıkıyla yapamadım.

Bak, tasavvufî kelam şudur: “Ameli güzel işle, işlememiş gibi bil.”

Ameli güzel işleyemiyoruz zaten. O bizim güzel işleyemediğimiz amelimiz dağlar gibi gözümüzün önüne geliyor, görünüyor.  Hâlbuki “Ameli güzel işle işlememiş gibi bil.” denmiş.

 İşte “Hasenâtül ebrar seyyiâtül mukarrebîn.” diye niye buyurulmuş?

‘Hasenâtül ebrar’ yani hasene; sevap, amel.

‘Hasenâtül ebrar’; Amel işleyen, sevap işleyen.

‘Seyyiâtül mukarrebin’, Seyyie ne? Günah.

Mukarrebîn kim? Mukarrebîn de ondan kaçan.

Ama şimdi bu nasıl anlaşılıyor?

Yani burada anlaşılıyor ki ebrarların, amel işleyenlerin sevap diye işlediklerinden mukarrepler günahtır diye kaçarlar. Evet, zâhirde anlaşılan budur.

Kaçarlar ama nasıl kaçarlar?

İşte ebrar ameli işler; onu büyük bir kâr, kazanç bilir.

İşlemiş olduğu amelden kazancı ne? Sevabı var.

Cenabı Hak bunu zaten buyurmuş. Ama bu zâhirdedir.

Bu bâtında, tarikatta âmelin değil canın kıymeti yok.

Bir insan amelinden geçmezse canından nasıl geçecek ki?

Evvela insan dünyadan geçiyor, ondan sonra ahiretten geçiyor.

Ahireti ne için seviyor, ne niçin istiyor? Ahiretin isteği nedir? Ameldir.

Eğer sevmese zaten amel işlemez; istemezse de amel işlemez.

Ki insanlar dünyadan geçiyorlar. Dünyadan geçmezse zaten ahireti elde edemiyor. Ahiretin karşısında dünyayı yok etmedinse ahireti kazanamazsın.

“Allah’ın fazl u tevfiki, kişinin mertliği, kişiyi cennete sokar.”

Demek burada Allah, cennetini kuluna bahşederse ancak kul cennete girer.

Ama kime bahşedecekmiş? Mertlere, cömertlere.

“Allah’ın fazlu tevfiki, Allah’ın bahşetmesi”, hadisi şerif “Kişinin mertliği, kişiyi cennete sokar, kişi ameli ile cennete giremez.”[19].

Niçin?

İşte şeriat; ilim, amel, ihlâstan ibarettir.

Adamın ilmi olur, ameli olmaz. O ilim onu kurtarır mı? Kurtarmaz.

Ameli olur, ihlâsı olmaz. O amel onu kurtarır mı? Kurtarırsa niçin geçmişte Bağramin Bağra çok yaşamış, çok amel işlemiş niye imansız gitmiş?

Daha sonra Yuşa Aleyhisselam zamanında yaşanmış olanlar var. Allah Kur’an’da bunları bize bildiriyor. Geçmişte öyle olaylar, maceralar yaşanmış, bir hakikat var.

Hazreti Musa zamanında Bağramin Bağra varmış, Erzurum’da mezarı da oradadır. Mesela imansız gitmiş ama öyle bir âlimmiş ki kendisi değil talebeleri de keramette güçlüymüşler, keramet göstermişler, öyle bir âbidmiş ama imansız gitmiş. Neden? Hazreti Musa’ya karşı çıkmış.

—Hazreti Musa Erzurum’a niye geliyor? Demiş.

 Allah emretmiş, Hazreti Musa Kelîmullah Erzurum’un ıslahına gidiyor.

—Niye buraya geliyor? Ben burada kâfi gelmiyor muyum? Buradaki insanlara benim vaazım, nasihatim yetmiyor mu? Ben bunları irşat edemez miyim ki o niye geliyor buraya? Demiş.

Ona manevi gücünü göstermiş, kerameti var ya beddua etmiş Hazreti Musa’nın yolunu bağlamış. Deniz yolu ile gelmiş, Trabzon’dan Zigana Dağını aşmış Kop dağına gelmiş. Bayburtla Erzincan Erzurum arasında Kop Dağı vardır Kop Dağı’nda kapanmış kalmış. O Bağramin Bağra dua etmiş, yani büyü yapmış. Batıl olduktan sonra onunki büyü olabilir. Çünkü bu büyüler deyince sihr-i helali var, sihr-i harami var.

Mesela bir sihr-i harami vardır ki bir insanın yolunu bağlar, işini bağlar işte ona bir kâğıtla kürekle veyahut da ona bir şey gösterir, gözüne bir şeyler gösterir, bu sihr-i haramidir. Sihr-i harami şeytandandır. Ama sihr-i helali ise Hak’tan tecellî eder, Hak’tan tecellî edendir.

Peygamber Efendimiz’in zamanında çok sihirbazlar vardı, sihir yapanlar vardı. Peygamber Efendimiz’in nübüvvetini inkâr edenlere o sihirbazların sihirlerinin onlara bir desteği oldu.

Hâlbuki hâşâ bilmez mi? Allah insanlara akıl vermiş, insanlar hak ile batılı seçmez mi? Seçer. Niçin?

Allah akıl vermiş insanlara. Her akıllı olan hakkı batılı seçer, seçmemenin imkânı yoktur. Neden?

Allah, Cenabı Hak insanlara bu aklı vermiş ki kendisi için zararlı nedir, yararlı nedir bilsin.

Allah bu insanlara irade vermiş ki o zararlı şeyden kendisini koruyabilsin, geri alsın; yararlı şeyi de elde edebilsin.

Allah bu aklı, bu iradeyi insanlara bunun için vermiştir. Ama burada inanan aklı iradesini kullanırsa o hakkı batılı seçer, seçmemenin imkânı yok, seçer.

Evet, bir de var ki inancı yoktur o seçemez. Fakat bir de var ki küfrî inadı var. Bu ateşle ihtar edilen on kişinin küfrî inatları tutmuş. Niçin? Peygamber Efendimiz’e hasetlenmişler, Peygamber Efendimiz’den nübüvveti kıskanmışlar. Niçin? Fakir olduğu için, yetim olduğu için.

—Biz zenginiz, bu kadar zenginler var,  bu kadar sahipliler, çevresi olanlar var. Niye bu yetime, bu fakire geldi bu nübüvvet?

Diye, onun nübüvvetini bu yüzden inkâr ettiler, bile bile inkâr ettiler.

Onun için işte “Hasenâtül ebrar seyyietül mukarrebîn.” buyrulmuş. Ebrarların sevaptır diye işlediklerinden mukarrepler günahtır diye kaçarlar.

Bunlar kaçarlar ama nasıl kaçarlar? İşte şundan anlaşılıyor ki:

 Âmeli güzel işle, işlememiş gibi bil.

Bu da ancak ihlâsla olur.

Demek ki o zaman şeriat; ilim, amel, ihlâstan ibaret.

İlim bilmek, amel işlemek, ihlâs da ilmini, amelini Allah için işlemektir, Allah yolunda harcamaktır.

Eğer insan ilmini, amelini maddiyata yaslıyorsa onda ihlâs yok.

İlmini, amelini bir menfaate harcıyorsa onda ihlâs yok.

Öyleyse burada demek ki şeriat, tarikat, hakikat, marifet olduğu gibi burada da işte esas ihlâs kimdedir?

Tarikat ehlinde. Niçin, neden?

Çünkü tarikat ehli kendi nefsini bilmiştir. Nefsini bilmişse eksiğini, noksanlığını bilmiştir, Rabbisine karşı olan noksanlığını bilmiştir.

Eğer nefsini bilmezse noksanlığını bilemez. Nefsini de bir insan kendiliğinden bilemez.

Kapısına gelenler olur irşâd

Bilir nefs ile Rabbini olur şâd

İrşat neymiş?

Burada irşat geçiyor ama irşadın anlamı çoktur, irşadın çok büyük açısı vardır.

İrşat için hani senin bilmediğin bir şeyi sana biri öğretti ya ‘beni irşat etti’, dersin. Bildiğin bir şeyi, zararlı bir şeyden sakındırıp bu zararı yapma dediyse, yine ‘Beni irşat etti.’ dersin. Bunlar irşat değildir.

İrşat, kalbin açılmasıdır.

Bu da zâhir irade sahibinin kârı, kemali değildir.

Kalbi açan ancak kalbe mutasarrıf olan bir zâttır.

Kalbe mutasarrıf olan kimlerdir?

Kalbe mutasarrıf olan Evliyâullah’tır.

Sen, ben bir insanın kalbini bilemiyor muyuz?

Velîler bilir, bilir ama söylemezler.

Âlâyı, ednâyı seçmek mürşid-i kâmilin karı değildir.

Senin gördüklerin aybı velîler setr eder cümle         

Evliyâullah, Allah’ın sıfatıyla, Resulullah’ın sıfatıyla sıfatlaşmıştır.

Allah’ın ahlakı ile ahlaklaşmıştır.

Cenabı Hakk’ın nasıl “Settarül uyûb” sıfatı var, ismi var, insanların kusurlarını örtmüşse, onlar da Allah’ın sıfatıyla sıfatlaştığı için onlarda da o sıfat vardır. Sen iyisin, sen kötüsün, sen şöylesin, sen böylesin, demezler. Zaten bak, kelamı kibarda geçiyor:

Ki bildin Fâil-i Mutlak kamusu hikmet-i Hallâk       

Kamuya yek nazarla bak, deme bu yahşi bu yaman

Eğer hakiki failini bilirsen mutlaka ki sen hepsini bir gözle görürsün, hepsini bir göreceksin.

Kamusu hikmet-i Hallâk; bütün bu âlemler, halk eden Hâlik’ın mahlûkudur.

Kamuya yek nazarla bak, deme bu yahşi bu yaman

Değil mi? İşte bak, ne diyor bu kelamlar? 

Hep birbirini açıyor, hep birbirini destekliyor. Bu kelamlar hep birbirimizi, bizi irşat edecek. Nedir bizi irşat edecek?

İşte irşat demek kalbin açılmasıdır.

Kalbi kim açabilir?

Evliyâullah; çünkü o kalbe mutasarrıftır, kalbi tasarrufuna alır.

İşte müritte cezbe budur, müritte iradesiz hareket budur.

Yoksa insanın aklı var, iradesi var; o iradesinden mesuldür. İnsanlar aklı, iradesinden mesuldür.

Ama cezbeye kapılırsa, neye kapılır biliyor musun? Cereyana verilmiş bir insanda daha akıl veya güç bir şey kalır mı? Onda bir şey kalmaz,  cereyana kapılmış.

Öyleyse demek ki bu cezbe de manevi bir cezbedir. Evliyullah’ın velâyeti, onu çekiyor, gayri ihtiyari cezbediyor.

Bak! Şems ne yapmış? O kadar dünya üzerinde tek bir âlim Mevlânâ Hazretleri’ne ne yapmış? Onun ilmini onun kalbinden çıkarmış, atmış. Ona Mevlânâ sanki hiçbir şey bilmiyormuş gibi, ümminin ümmisiymiş gibi ona cahillerin, ümmilerin yapmadığı hareketleri yaptırmış. Çünkü iradesini elinden almış. Hoş, Mevlânâ bilerek de onları işlememiş, bilmiyor. Mevlânâ, oluyor bir alet.

Şimdi zamanımızda var, mesela adam şeklinde makinayı cereyana bağlamışlar. O ne ediyor? Konuşuyor, mesela hareket de yapıyor, eğiliyor, doğruluyor, bir iş de işliyor, bir şeyler yapıyor. Bunlar olmuyor mu? Var. Şimdi o cereyanı hiç bilmeyen bir adam, o manevi gücü hiç bilmeyen adam:

—O da bir canlı, bunları kendi kendine yapıyor, der.

Hâlbuki onda can yok, ona bir cereyan, ona bir güç yaptırıyor.

Bu durumda ki Cenabı Hak Evliyâullah’a böyle bir güç vermiştir, bir yetki vermiştir ki o işte ne yapar bir müridi?

Ama hangi müridi? İnanıp ve teslim olan müridi. Onun için buyurmuş ki:

Meşâyıha gerektir tabi erler

Tabi olacak, bir meşahiye bir mürit tabi olacak.

Meşâyıha gerektir tabi erler  

Sülûke giriben tevbe ederler

Sülûkten mana sıyrılma manasınadır, sıyrılma; silinme manasınadır.

Ama bir şey kendi kendine silinmez, kendi kendine sıyrılmaz. Muhakkak onu silecek, ona bir alet lazım, ona bir hizmet lazım, işlem lazım. İşlemsiz, emeksiz, aletsiz bir şey silinir mi, temizlenir mi? Kirlenmiş, paslanmış olan bir şey kendi kendine silinmez. Öyleyse demek ki bir de buyuruyor:

Kakıyıp döğerse artır hubbunu         

Sevdiği deriyi çok çiğner debbâğ      

Bu kelam neyi ifade ediyor? Eğer sen diyor meşayihe tabi oldunsa o seni, nasıl derici-dabakçı deriye işlem yapar, meşayih de sana işlemini yapar. Ama bak, burada:

Meşâyıha gerektir tabi erler  

Yani deri gibi olsan, dabakçının elinde deriler canlı mı?

Canlı değiller. Dabağa giden deriye dabakçı ona bir sürü işlem işliyor. Onun canı var mı? Canı yok.

Sen diyor meşayihe dabağa giden bir deri gibi teslim olursan eğer o dabakçının deriye işlemiş olduğu işlemi meşayih de sana işler. Ne yapar?

Deri dabağa gitmezden evvel pis idi, deri dabağa gitmeden evvel sert idi, kemik gibi sert idi ve pis idi. Pis deyince mesela bir köpeğin derisi, ayının derisi, bir merkebin derisi affedersiniz bunlar dabak oluyor temizleniyor değil mi? Bunlar dabağa gitmeden evvel pis idi, dabağa gitmezden evvel sert idi, dabağa gitmezden evvel çirkin idi.

Dabağa girdi, dabakhaneden çıktı pisliği gitti, temizlendi; sertliği gitti, yumuşadı; çirkinliği gitti, güzelleşti. Deriyi ceket ettin sırtına giyiniyorsun, bak! Evet, elbise etmiş giyiniyorsun.

Evet, bu da ancak bizde anasırı zıddiyet var. Bu anasırı zıddiyet de Evliyâullah’ın fabrikasına girecek ki orada dıbak görsün de bu anasırı zıddiyetler değişsin.

Anasırı zıddiyet değişmezse bir insan affedersiniz sert deri gibidir, pis deri gibidir, sert çirkin bir deri gibidir.

Nasıl ki anasırı zıddiyeti değişirse o zaman sertliği de gider, pisliği de gider, çirkinliği de gider; güzelleşir.

O zaman kâmil insan olur.

İşte Cenabı Hak “Legad haleknel insane fi ahseni takvim.” buyuruyor. O zaman Allah’ın buyurmuş olduğu kıymetli insan olur, Allah’ın buyurmuş olduğu büyük insan olur, Allah’ın buyurmuş olduğu güzel bir insan olur.

Bu da işte tarikatsız olmaz, bu da bir insan hakikate geçmezse olmaz.

Allah’a şükür, işte bugün yapacağımız amel bizim tarikatımızın amelleridir. Bu amelde bunlar olabilir, olmaz değil.

Bu amelde en azından senin yaramaz ahlaklarından, o kötü sıfatlarından, ahlakı zemimeler var ya bunların hangisi sana daha çok zarar veriyorsa onu senden alacaklar, bu amelde alınacak, buna inanın.

Ama inanacaksınız, inanana... Bilene, görene köre ne ?.

Bilmiyor, göremiyor. Burada biz de kör olmayalım; bilici olalım, görücü olalım. Ama burada nasıl bilici, görücü olacağız?

Bildik ki Allah, tarikat hak.

Görücü ise, tarikatın büyük ameli olaraktan geldik işte işliyoruz, işleyeceğiz. Bakın!

Teveccüh olunca her bir ihvâna

Mürde kalblerimiz gelirler câna        

Mürde kalp hangisi? Mürde kalp ölü kalptir.

Ölü kalp hangisi? Allah’ı unutmuş, bu kalp ölüdür.

Diri kalp hangisi? Allah’ı unutmayan kalp. Nerede oluyormuş?

Teveccüh olunca her bir ihvâna

Mürde kalblerimiz gelirler câna        

Demek ki burada bu teveccühte, bu amelde ne oluyor?

Ölü kalplerimiz dirilir. Burada kalbe zikir tohumu ekilirmiş, zikir tohumu.

Ama kalbi tohuma hazır edeceğiz, tohuma hazırlayacağız. Kalbin bir tarla olduğunu düşünelim. Bir tarlaya tohum ekilmezden evvel o tohuma o tarla hazırlanıyor. Tarla tohuma hazırlansın ki ekilsin. Tohuma hazırlanmazsa oraya tohum ekilmez, ekilen tohumu da orası bitirmez. Bitirir mi? Bitirmez ve zaten erbabı ekmez de.

—Ben bu tohumu buraya ekip de zayi etmem, der.

Ekse de mesela bitmez. Öyleyse o tarla tohuma hazır olacak.

Tarladan mana bizim kalbimiz, o tohumdan mana da senin kalbine tecellî edecek, gelecek Allah’ın nuru.

O kalbi temizleyeceksin ki o gelsin, o girsin.

Cenabı Hak Kur’anı Kerim’de buyuruyor ki: “İrci’î ila rabbiki radiyeten merdiyyeh.”[20]. Bir de: “Fedhûlî fî i’badî, vedhulî cennetî.”[21] buyuruyor. Cenabı Hak burada ne diyor? Bak, burada cennete davet ediyor. Ama kimi?

“Ben bir kulumun kalbine günde yetmiş defa nazar ederim.” buyuruyor. Bu yetmiş nazarı cezbeden cennetle tebşir edilmiştir.

Bakın, şimdi sahabeden 10 kişi cennetle tebşir edilmiş, 10 kişiye cennetliksin denilmiş. Allah bunu aşikâr habibine bildiriyor. Habibi peygamberi bunu tebşir ediyor.

Ama bu ayette biz de tebşir olmuşuz yahu. “İrci’î ilâ rabbiki râdiyeten merdiyyeh.” Ama kim bunlar? “Ben bir kulumun kalbine günde yetmiş defa nazar ederim.” buyuruyor. Eğer bu yetmiş nazarı cezbettiysen sen de cennetle tebşir oldun, seni Allah cennete davet ediyor.

Ama kim bu yetmiş nazarı cezbeder? Bu yetmiş nazarın saatleri dakikaları belli değil ki onları bekleyelim, bu saatler belirsizdir. Eğer sen 24 saati hiç gaflette geçirmezsen yetmiş nazarı cezbettin, 24 saati hiç gaflette geçirmeyeceksin. Onlar içindir yoksa gafletle geçirirsen eğer…

Mesela şimdi bu neye benzer? Şimdi senin bir binan var. Hiçbir tarafta delik, pencere yok. Bu bina ışığını nereden alacak? Karanlıkta ışığını alamaz. Bir pencere açtınsa oradan bir ışık gelir. İki tane açtınsa ikisinden gelir, üç tane açtınsa üçünden gelir, dört tane, beş tane, kaç tane açarsan ondan ışık alır. Hiç pencere yoksa hiç ışık alamaz. Bu açılan pencereler daima güneş sabahtan doğup da akşama kadar açık kalacak ki güneş ışığını kesmesin. Pencereye perdeyi çektin kapattınsa yine güneş içeri vurmaz, o ışık içeri geçmez.

Bu güneşten mana Allah’ın nurudur.

O binadan mana senin kalbindir.

O pencereden mana zikirdir. Eğer sen Allah’ı unuttunsa senin kalbin karanlıkta, gün ışığını alamıyor, alamaz.

Onun için burada işte Allah unutulmaması için Allah bir ismi ile zikredilecek,  Onun için tarikatların değişmesi de budur. Her tarikatın zikri değişir ki Allah 1001 ismi ile zikredilir. Evet, muhakkak ki Allah’ı bir ismi ile zikredeceksin ki onu unutmayasın.

Ama sadece bu zikir denilince kalbî zikir vardır, lisanî zikir vardır. Eğer bu zikir kalbe inmezse laklaka-yı lîsanda kalırsa o da yine senin kalbini nurlandırmaz. O da size gelen ışığa karşı kalpte bir pencere açmış değilsin. Yine Allah’ı hatırlamış değilsin, unutmuşsun. Zikrediyorsun ama dilinde ama kalbinde yok.

Çünkü Cenabı Hak: “Biz insanların boyuna, soyuna, sözüne, güzelliğine hiçbir şeyine bakmayız; kalplerine nazar ederiz.”[22] buyuruyor. Kalp nazargâh-ı ilâhîdir. Allah kalbe bakıyor, nazar ediyor. Ama açık olan bir kalbe nazar eder. Onu zikreden bir kalbe nazar eder; zikretmeyen kalbe nazar etmez. Onun için burada şimdi bizde gaflet var. Bizi gafletten uyaran ne olacak?

Uyan gaflet meyinden kalk, bu derdin çâresine bak

Kemendi boğazına tak, ara bul kâmil insânı

Gafletten nasıl uyanacağız?

Ancak kâmil insanı bulacağız ki gafletten uyanalım. Zaten Cenabı Hak: “Ve kûnû maassadıkîn, sadıklarımla olun.”[23] buyuruyor. Bak! Bir emir var, “Sadıklarımla olun.” buyuruyor değil mi? Başka bir kelam daha var:

Eğer himmet erişmezse sana bir şeyh-i kâmilden

Adüvler yıktılar seddi ne yatarsın garîb insân

Bak! Şeyh-i kâmili tanımayan gafil. Gafilin ise düşmanları çok olur, bir insanın düşmanı çok olur.

Bir insanın dört tane düşmanı olur. Bu dört tane düşmanı insanı dolandırır ki bunu öldürürsün. Ama ayıkken cesaret edemiyor. İstiyor ki onu gafil bulsun, uykuda bulsun veya karanlıkta görsün; bir yerde gafil bulsun, öldürsün.

Dört tane düşmanı olan insan diyor ki dört tane düşman beni dolandırıyor öldürmek için. O zaman uyumasın! Uyursa öldürecekler, çok kolay öldürür; uyumazsa öldüremezler. Silahı da var elinde. Demek ki burada:

Uyan gaflet meyinden kalk…

Mey, uykudur. Uyan, gaflet uykusundan uyan, diyor.

Uyan gaflet meyinden kalk, bu derdin çâresine bak

Kemendi boğazına tak,  ara bul kâmil insânı

Bir de buyuruyor ki:

Eğer himmet erişmezse sana bir şeyh-i kâmilden

Adüvler yıktılar seddi ne yatarsın garîb insân

Değil mi? Cenabı Hak buyurmuyor mu ki: “Öyle bir ağızla dua edin günah işlememiş olsun.”

Öyleyse bize ne lazım şimdi?

Bir meşayih lazım.

Onun duası bizi kurtaracak, onun duası bizi muhafaza edecek.

Evet, muhakkak işte tarikatın nimetleri, esrarları, halleri bunlardır.

Allah’a şükür hepiniz tarikatlısınız, inandınız geldiniz; fakat buraya tam gelin. Buraya geldiniz, zahmet çektiniz ıraktan geldiniz, yoruldunuz geldiniz. Bu gece uykusuz kaldınız, belki aç kaldınız, para harcadınız maddiyat harcadınız. Bunlar önemli değil. O ki buraya geldiniz, ne için geldiniz?

Bir inancınızla geldiniz. O inancınızı elde etmek için bir saat sabredeceksiniz, bir saat direneceksiniz.

Teveccüh başlayacak, teveccüh başlangıcından nihayetine kadar bir saat sürer. Bu bir saat içerisinde öyle bir direnme yapacaksınız ki öyle bir kalbî cihadınızı yapacaksınız ki her şeyi kalbinizden çıkarıp atacaksınız,  kalbinizi Allah ile meşgul edeceksiniz. Rabıta karşınızda Allah kalbinizde. Aklınıza Allah’tan başka bir şey geldiğinde, aklınızdan çıkarsa rabıta kamçıyla tependen aşağı vuruyor. Niye unuttun, diyor, sana vuruyor. İşte buna dikkat edeceksin. O zaman ne olacak?

O zaman güneşe pencere açtın. Muhakkak o güneş o pencereden içeri girecek. Eğer içinde başka şeyler düşünürsen pencere açamadın. Güneş her tarafı aydınlatıyor ama senin penceren yok ki evine güneş girsin. Onun için bak, bu kelam da onu ifade eder:

Yâr daim sana nazar eyler

Seni gafil görürse güzâr eyler

Burada yârdan mana Allah’tır. O sana daima nazar ediyor. Eğer seni gafil görürse güzâr, yani nazarını yapmaz geçer gider, diyor.

Evet, burada tarikatın teveccühünü tarif edelim. Bu cemaatimizin benim kanaatime göre hemen yüzde ellisi belki teveccüh görmemiştir. Görenler de vardır ama görmeyenler için teveccühü tarif edeceğiz.

Teveccühümüz bizim için büyük ameldir, büyüklerimizin amelidir. Biz taklidini yapacağız, tahkiki onlardan doğacak. Ama tahkiki onlardan doğdurmak için sizin ihlâsınız, sizin hulusunuz; sizin selim, halis, hulasa olan kalbiniz bunu meydana getirecek. Bakın şimdi:

Eriş kalb-i selîm içre huzûra 

Seni mahv et erem dersen sürûra      

Ölümden evvel öl gel gir kubûra       

Bu berzah âlemin geçmek dilersen

Bekâ gülşanına göçmek dilersen

Evet kalb-i selim nedir?

İnsanlar huzur isterler değil mi? Huzurlu olmayı isterler.

Hâlbuki huzur neredeymiş? Kalb-i selimde

Eriş kalb-i selîm içre…          

Kalb-i selim ol ki huzurlu olasın, diyor.

Eriş kalb-i selîm içre…          

Selim kalp hangisi?

Selim kalp Allah’ı zikreden kalptir.

Her şeyi gönlünden çıkartmış, gönlünü Allah’a vermiş. Kalbini Allah ile meşgul edersen selim kalp budur. Oraya başka bir şey girmez ki.

Allah Alîm, Allah Kadîr, eğer bir insan Allah’ın mülkü olan bu kalbini Allah’a teslim ederse Allah onu muhafaza eder, her şeyden muhafaza eder.

Çünkü her şeyi tadan, kalp, efendiler. Yani bütün acıyı, tatlıyı duyan kalptir. Senin görmüş olduğun cefayı, sefayı kalp duyuyor. Senin karşılaştığın acıyı, tatlıyı yine kalp duyuyor. Zahmetini kalp çekiyor. Rahatlığı da kalp duyuyor. Ama niçin âşık buyurmuş ki:

Gelse celâlinden cefa

Yahut cemâlinden sefa

İkisi de cana şifa

Senden hem o hoş hem bu hoş

Aslında burada “Vebil kaderi hayrihi ve şerrihi” fermanını ifade ediyor. Bak, “Vebil kaderi hayrihi ve şerrihi.” fermanına biz inandık ama tatbikatı bizde yok, o tatbikatını yapmış.

Gelse celâlinden cefa

Yahut cemâlinden sefa

İkisi de cana şifa

Ne demiş yani?

Diyor ki, benim için hastalık da bir sağlık da bir.

Burada cefa hastalıktır, sefa sağlıktır.

Burada cefa fakirliktir, sefa zenginliktir.

Burada cefa insanlardan huzursuz yani insanlardan görmüş olduğu tazip, eziyettir.

Burada sefa insanlara sevilmek, insanlara sayılmak, insanlardan itibar görmektir.

Bunların hepsini o’ndan biliyor, hepsini Allah’tan biliyor.

Onun için hepsi birleşmiş, sefa-cefa bir olmuş, varlık-yokluk bir olmuş, hepsi birleşmiş.

İşte bunun böyle olması için, o sefanın da kalbe girmemesi için, o cefanın da kalbe girmemesi için bu kalbi sahibine teslim edeceğiz. İşte onu ifade ediyor ki:

Eriş kalb-i selîm içre huzûra 

Seni mahv et erem dersen sürûra

Bir de var ki insanlar sefa, sürûr isterler. İnsanlar eğer kendi varlığından kurtulduysa, varlığını Allah’a teslim ettiyse, sefaya ulaştı, sürûra ulaştı.

Umûrun Hakk'a tefvîz et n'ederse ol eder yâ Hû      

Aradan benliğin mahv et gözet neyler kader yâ Hû

Yani sefa, sürûr da neredeymiş?

İnsanın varlığından kurtulmasıymış. Zaten bunu çok açık buyuruyor;

Sâlihem usandım dâr-ı fenâdan        

Bir an kurtulmadım renc ü enâdan

Değil mi, renc ü enâ nedir? Burada renc ne, enâ ne?

Ene; benliğim diyor. Renc de, beni benliğim zahmete meşakkate bırakıyor, rencide ediyor. Beni zahmete bırakan benliğimdir. Benliğimden kurtulmadım ki ben zahmetten kurtulayım, diyor.

Evet, efendiler demek ki bu amelimizde teveccühün başlangıcından nihayetine kadar dikkat edeceksiniz, sabredeceksiniz, direneceksiniz. Son derece kalbî cihadınızı yapacaksınız.

“Gam gelmez dememişler, gam eğlenmez demişler.”

Çünkü kalbî cihat, cihad-ı ekberdir.

Kalbî cihat akan cârî bir nehirdir, nehir kirlenmez. Bu nehirler şehirlerin içerisinden de akıyor. Ama o şehrin halkı o nehri kirletebiliyor mu? Bütün sokak zibillerinin, ev zibillerinin hepsini dökseler, atsalar kirletebiliyorlar mı? Kirletemezler. Çünkü onda bir güç var, alıp götürüyor; nehir kirlenmez. Ama bir göl suyu olursa bu atılanlar bir çukura birikirse kirlenir.

Cihat yapan kalp cârî bir nehirdir, kirlenmez; cihadını yapmayan kalp göl suyu gibi kirlenir.

Burada işte kalbî cihat da cihad-ı ekberdir ki bunu, kalbî cihadınızı yapacaksınız.

Hem şimdi burada mesela bu cemaatin içerisinde bir tanesinin hastası var, ağır hastası var. O düşünce kalbine geliyor. Sen burada bunu dinlemekle onu düşünmekle o hasta iyileşmez. Ne olacak? Teslim ol sahibine, ona şifayı Allah’tan iste.

Peki, öbürünün de borcu var. Sıkışmış, bonosu gelmiş, efendim senedi gelmiş, ödeyemiyor, ödenecek; sıkışmış, gelmiş buraya. O da borcundan kurtulmayı Allah’tan istesin. Maksat Allah’ı unutmamak, gaye Allah’a sığınmak. Cenabı Hak “Bana sığının, bana rücû edin.” buyuruyor. O zaman sen de burada onu düşünmekle borcun ödenmez.

Öbürünün de başka çetin bir işi var görülecek. Yalnız o çetin iş burada düşünmekle o iş görülmez.

Bunları, hep gelenleri kalbinizden atın, hepsini çıkarın. Teveccühün sonuna kadar kalbinizi Allah ile meşgul edin.

Teveccühün başlangıcı ne zaman, sonu ne zamandır?

Teveccühün bir oturma usulü vardır, oturttururlar. Usulü böyle lâlettayin değil, karma karışık değil. Böyle işte namaz safı gibi fakat arkalı önlü değil sırtınızı arka arkaya vereceksiniz. Şimdi mesela sana birisi arkasını verecek, o da öbürüne böyle sıradan, arka arkaya gelecek. Hem bu birbirinizin arkanızı arkanıza gelmek bir adaptır, hem de teveccüh ameli kolay yapılır, işlenir. İki sırtı arka arkaya verince öbürü senin arkana gelir arada bir gezinme yeri olur. Teveccühün oturma usulü budur, böyle oturttururlar.

Teveccüh başlarken “Estağfurullaaaah” diye bir nida olacak. Teveccüh amelinin başlangıcıdır, başlamak için bu bir ihtar, bildiridir. Efendilerden bir tanesi bu nidayı yapar.

O zaman gözler yumulur. Estağfurullah nidasını duyduğunuz zaman gözlerinizi yumacaksınız. Amelin sonuna kadar, bitinceye kadar gözünüzü açmazsınız, burada göz açmak yasaktır.

Gözlerinizi yumarsınız, yirmi beş defa istiğfar okursunuz. Usul, kendiniz işiteceğiniz kadar ve sonlarını uzataraktan. Bak, şöyle:

Estağfurullaaaah, Estağfurullaaaah, Estağfurullaaaah. Sağındakini solundakini şuğullandırmayacaksın.

Yirmi beş istiğfarı okuduktan sonra daha sizin yapacağınız bir şey yok. Kalbinizi, gözünüzü muhafaza edin. Gözünüzü açmayın, bakmayın; kalbinize geleni atın, şuğulları bütün atın. Bu iki şeye dikkat edin. Teveccühün sonuna kadar da gözlerinizi açmayın. Göz açmak yasaktır.

Mesela önünde bir adam “Allah” diye bağıracak. Gözünü açma, kim olursa olsun bakma. Sağından bir tanesi ağlayacak, hıçkıracak. Bu kimdi, bakma. Arkandan insan kendini, kafasını yere vuruyor. Bunlar cezbedir, bu cezbe bizde haktır. Bizim tarikatımızda cezbe vardır. Ve cezbe müridi çok fazla terakki ettirir. Yeter ki bu cezbeyi de muhafaza etsin. Yani bu cezbeyi muhafaza etmek lazım.

Ki o da cezbe gelir gelmez kendini salıp bırakmasın. Çünkü iradeyle oluyorsa günah sayılıyor. Estağfurullah bu irade ile yapılıyorsa bizde mesul olur, günahtır. Yani bir insan kendi varlığı ile kendi iradesi ile Allah dese, bağırsa bizde yasak.

Çünkü bizim her şeyimiz gizlidir, hafîdir. Biz Nakşî’yiz, zikrimiz de hafîdir. Kalbinizden Allah Allah denir, lisanen değil, dilimiz de hareket etmiyor.

Bizim için dile getirmeye hacet yok. Niçin? Cenabı Hak: “Nahnu akrabu, kulum ben sana şah damarından yakınım.” buyuruyor.

İşte bizim zikrimiz budur. Ki bak, bir kelam var:

Dâireyiz hem kudûmüz cismimiz neydir bizim          

Aşk u sevdâdır gıdâmız bağrımız meydir bizim        

Virdimiz İsm-i celâl'dir kalbimiz “Hay”dır bizim     

Zikrimiz ihfâ-durur esrâr-ı Kur'ân bizdedir

Zikrimiz ihfa, gizlidir. Kur’an’ın esrarı diyor. Kur’an’ın esrarı nedir?

“Nahnu akrabu,  kulum ben sana şah damarından daha yakınım.” Ama bak, bir de:

Dâireyiz hem kudûmüz cismimiz neydir bizim          

Burada kudüm, ney nedir?

Kudüm Kadirîlerin zikir aletidir.

Ney de Mevlevîlerin zikir aletidir.

Diyor ki: Nakşîler için bu zikir aletlerine hacet yoktur. Nakşîler halka olup zikre başladıklarında onların zaten azaları ney gibi, kudüm gibi zikir yapar. Ne hacet var, diyor. Evet,

Dâireyiz hem kudûmüz cismimiz neydir bizim          

Aşk u sevdâdır gıdâmız bağrımız meydir bizim        

Virdimiz İsm-i Celâl'dir kalbimiz “Hay”dır bizim    

Zikrimiz ihfâdurur esrâr-ı Kur'ân bizdedir

Evet, işte efendiler! Cezbe vardır, haktır. Cezbe olanlara gözünüzü açıp bakmayın. Teveccühlerimizde daima üzerinde duruyoruz, yine gözü açık olanı görüyoruz. Hâlbuki bu göz açmak hem kendisi için iyi değil, hem bizim cemaatimiz için de iyi değil. Yasak olan bir şey yapılırsa orada huzur olmaz, orada muhabbet olmaz, orada feyiz olmaz.

Yani demek ki bir şey görmek istiyorsan, ne yapacaksın?

O “Allah” diye bağırmış, öbürü ağlamış. Bunlara itiraz etme, muhalefet etme ama onlara da gıpta et, ama itiraz etme.

Çünkü cezbe haktır, cezbe Hak’tandır. Cezbe bizim tarikatımızda vardır. Çünkü iradesiz oluyor. Manevi bir cereyana kapılmıştır.

Hiç şüphe yok ki o cezbe neden geliyor?

Rabıta nuru onun kalbine geliyor veya velâyet nuru onun ruhuna çarpıyor, bu cezbe ondan geliyor, gayr-i ihtiyârî geliyor. Onun için burada evet, kelamı kibarda öyle,

Gelin dergâha…

Dergâh neresi? İşte burasıdır.

Allah için toplanılan, Allah zikredilen yer, Allah için konuşulan, sohbet edilen yer dergâhtır. Allah zikredilen yerlere, Allah için amel işlenen yerlere dergâh denilir. Buraya niçin geldiniz?

Gelin dergâha dervîşler

Buraya bugün teveccüh için veyahut sohbet için geldiniz.

Nereden geldiniz? Irak yerden geldiniz, para harcadınız, zahmet ettiniz, uykusuz kaldınız, aç kaldınız geldiniz.

Niye geldiniz? Buraya bir sevap kazanmaya geldiniz değil mi? Bir amele geldiniz buraya. İşte burası dergâhtır.

Gelin dergâha dervîşler

Kılalım zevk ü cümbüşler

Zevk ü cümbüş ne burada?

Zevk tatlı demek, cümbüş hareket demektir. Çok tatlı hareketler olur burada. Niye olur?

Gelin dergâha dervîşler

Kılalım zevk ü cünbüşler

Hudâ'nındır kamu işler

Bu meydân-ı muhabbettir

Şefîimiz Muhammed'dir

Allahümme salli ala seyyidina Muhammed. Bunlar Allah’tan tecellî eder, diyor. Zevk ü cümbüş Allah’tan tecellî eder. İşte bu cezbedir.

Bu cezbe her tarikatta yoktur, çok tarikatlarda yoktur.

Cezbe olmayan tarikatta maneviyat yok demektir.

Maneviyat olan bir tarikatta, yani bir velînin maneviyatı varsa müritlerinde cezbe olur; yok ise cezbe olmaz. O zâhir meşayihidir, ilmine bir şey denilmez, ameline bir şey denilmez.

Çünkü tarikatlar bir nefis yolu ile gidiyor; bir de aşk, kalp yolu ile gidiyor.

Cezbeliler aşk ile gönül yoluyla terakki ediyorlar.

Ama sofular, o ibadet yapanlar da nefis yolu ile gidiyorlar.

Onun için burada ancak bizim tarikatımızda, bizim kolumuzda cezbe vardır, haktır cezbeyi inkâr etmeyin.

Evet, cezbe nereden geliyor?

Rabıtadan geliyor, mürşitten geliyor. Onun için demek ki mesela bak, bu kadar çok tarikatla karşılaşıyoruz. Bak! Adıyaman’da da cezbe var. Adıyaman’ın müritlerinde cezbe var. Bunların haricinde hiçbir tarikatta, hiçbirinde cezbe göremiyoruz.

Evet, cezbe ihtiyarsız iradeyle değil, iradesiz oluyor.

Bu iradesizlik nedir? Bu iradesizlik işte Evliyâullahın manevi gücü yaptırıyor.

Evet, cezbelilere bakmayın gözünüzü açmayın.

Ama dersen ki o niye bağırıyor da ben bağırmıyorum? O niye ağlıyor da ben ağlamıyorum? Cezbe bir türlü müdür? Cezbenin çok çeşitlisi var.

Sükût da cezbedir. Sükût; kendinden geçersen eğer, her şeyi gönlünden çıkardın, şöyle sende bir mestlik, bir beyhutluk ile Allah sevgisi, Allah aşkı, Resulullah sevgisi, meşayih sevgisi gönlünde, böyle seni bir mestlik âlemine düşürdüyse sen de cezbelisin işte.

Cezbenin çok çeşitleri var: Ağlamak da cezbedir, bağırmak da cezbedir, hareketle çırpınmak da, gülmek de cezbedir. Gülmek de var, cezbe gülmeyle de gelir. Kendine hâkim olamıyor, gülüyor. Bu da bir cezbedir. Neden? Muhabbetten. Hani:

Kılalım zevk ü cümbüşler

Dedi ya, zevk ü cümbüş, tatlı hareketlerdir. Gülme de bir cezbedir, ağlama da bir cezbedir, efendim bağırma da bir cezbedir, çırpınma da bir cezbedir.

Öyle, müritte cezbe olur ki şeyh efendimiz zamanında bir teveccüh yaptığında ihvanların içerisinden bir tanesinin; Eyüp Efendi de şahit oldu, çokları farkına yetti, Eyüp Efendi demiş ki felaket (deprem) oldu, hareket oldu zannetmiş. O an kaçmak istemiş. Fakat ben cezbe olduğunu anladım. Onun vücudunu sallaması odayı salladı, salonu salladı. Bu iradeyle olan bir şey midir? Yani oda bayağı sallandı, felaket oldu, diye kalktılar.

Yani demek ki insanlarda böyle gayri ihtiyari vücudunun silkinmesi bir cezbedir, bağırması da bir cezbedir. “Allah, hey, hu” neyse bunlar cezbedir. İradesiz oluyorsa ağlaması cezbedir, gülmesi de cezbedir. Bir de var ki hiçbir şey yok, kendisinden geçmiş, sanki bayılmış gibi, bu da bir cezbedir. Cezbenin en makbulü de budur.

Evet, cezbe haktır, bizim tarikatımız cezbe tarikatıdır.

Cezbeyle mürit terakki eder.

Bizim tarikatımızda hem cezbeyle gidilir, hem nefy ü ispatla yol alınır, hem de şuğul-u bâtınla da yol alır.

Bunun üzerinde çok duruyoruz yine anlatamıyoruz, yine anlayamıyoruz. Şuğul-u bâtın bizde yol aldırıyor. Bakın başka tarikatlarda şuğul-u bâtını küfür zannediyorlar, yani bunu kusur zannediyorlar. Ama yok, hayır. Bizim tarikatımızda şuğul-u bâtınla da yol alınır. Yeter ki cihadını yapacaksın, kalbî cihatla o şuğullara karşı cihadın olacak, ona karşı cihadını yapacaksın.

Çünkü şuğul ikidir: Bir isteyerek, kendisi istiyor. O zaten cihat yapmaz; kendisi istiyor. Onu kalbine kendi aldı, kendi getiriyor. Onda zaten cihat olmaz, cihat yapmaz. Mani olan odur. 

Ama bir şuğul geldi gönlüne kendi istemiyor. Ondan kurtulmak için bütün gücünü sarf ediyor. İşte bu nedir? O Şuğul-u bâtındır ki bununla da mürit terakki eder.

Hani, “Halinizi düşünmeyin, fiilinizi düşünün.” buyuruyorlar.

Mürit; hâli, fiili, ameli ile terakki eder.

Fiiliyatı, ameliyeti müridin iradesine bağlanmıştır.

Ameliyeti ne? İbadeti işte. Tarikattaki zikri, fikri, ibadeti işte bunlardır değil mi? Bu iradesine bağlanmıştır.

Fiiliyatı ne? Yaşantısı, bu da iradesine bağlanmıştır. Bütün kazanmasını, harcamasını, yemesini, içmesini, gezmesini her işini Kitap’a, sünnete tatbik edecek. Şeriata, tarikata uygun olacak. Bu da iradesine bağlanmıştır.

Ama hâl ise; onun gönlüne istemeyerekten gelmiş olan, onu sıkıcı, bunaltıcı, ona işkence edici şeyler, neyse bunlar kabız hâlidir. Bunlara cihat lazım. Her cihat yaptığında bunları azaltıyor. Onları; azalta azalta azalta temizlenecek.

Ama bunlar ne zaman temizlenir? Tam manası ile 79 ahlakı zemimesinin 79 ahlakı hamideye değişmesiyle. İşte:

Erit cismin çıkar zubûrlarını 

Sadef ol lü'lü'-i mercâna gel gel

Bu zuburları neyle çıkaracak?

Aşk ile ateş ile.

O aşkını, o muhabbetini muhafaza edecek. Muhabbeti ile beraber amelini, hizmetini de işleyecek. Bak! Hâli, fiili, ameli ile terakki eder.

Demek ki fiiliyatı müridin iradesine bağlı. Yani benim cezbem var diye namazını kılmasın mı? İbadetini yapmasın mı? Zikrini yapmasın mı? Hayır, bunları yapacak. Ama ne var şimdi? Nefy ü ispat dedik. O farz olan amellerinin hepsini işliyorlar, bunları işleyecek.

Ama burada “Kulum bana nafile ibadetle yaklaşır.”[24] buyruluyor. İşte bu, cezbe sahibine fazladır. Mesela ona derler ki:

—Sen zikir yapma, evrat çekme.

Çünkü niçin? Zaten onun kalbine Allah sevgisinden bu cezbe geliyor, zaten Allah’ı unutmuyor ki… Allah sevgisi onun kalbini doldurmuş. Onun için ona daha zikir lüzum görmüyorlar.

Niçin? Ona zikir verirse, o cezbe daha fazla çoğalır. Bu sefer cezbenin sonu ne yapar insanı? Deli de eder. Eğer cezbeyi muhafaza edemezse bir insan deli olur.

Onun için burada (Nefy ü ispat) 73 bin evrat vardır. Evet, on iki Letâif çeken 73 bin evrat çekiyor. 73 bin ders yapan bir mürit ne kadar terakki ediyorsa, o hiç zikir yapmayan cezbe sahibi var ya, o da onun kadar terakki eder.

Yeter ki ama o, cezbeyi muhafaza edecek. Ancak o cezbeyi muhafaza eden yine mümkün olduğu kadar zâhir şeriatta noksan bir tarafı olmayacak.

Ama işte ona evrat fazla verilmiyor, o ne yapıyor? O cezbeyle, cezbe yolu ile gidiyor. Öbürü de ne yapıyor? Öbürü de zikir yolu ile gidiyor. Bunlar müsavidir. Ama aslında o 73 bin evrat çeken var ya, neticede o da cezbeyi yakalayınca onun dersini 5 bine indiriyoruz.

Letâif 25 binden başlar (altı, on iki, yirmi dört, yirmi beş). 25 bin böyle yüksele yüksele, 5 Letâiften başlar, 12 Letâife kadar yükselir. Ki 12 leatif çeken 73 bin ders çeker. Ama burada Letâifin bir de yarım saat rabıtası var. Bizim kalbî 5 bin zikirde 5 dakika rabıta yapılıyor. 15 dakika yapmış olduğu kalbî zikrin 5 dakika rabıtası var. Bu 3 dakika ile 5 dakika arasıdır. Ama Letâifin rabıtası yarım saattir.

Ama bu zikri yapan bir insanda eğer kalp âlemi açılıyorsa, sultani zikir meydana geliyorsa o zaman ne yapıyorlar? Onun 73 bin dersini yine 5 bine indiriyorlar. Çünkü bizim için 5 bin ana temeldir.

Evet, saatimiz ne oldu? Ben yorulmadım, usanmadım. Sohbet zuhurattır.

Hani hastalığım da şekerim de var ama sohbette canlanıyorum, cesaretleniyorum, güçleniyorum. Bunların çok farkına varmış tecrübesini yapmışım. Hâşâ Allah’a sığınırım; varlığından, benliğinden. Gerçi bunda benim bir kârım yok. Hepinizin vebali benim boynuma olsun ki benim burada bir kârım, kesbim yok, kemalim yoktur.

Ama burada çok denemişim; Ankara’da şekerim yükselmiştir, “Komaya girecek midir, nedir?” Dediler, giriyordum da zaten. “Sen hastaneye yatacaksın.” dediler, ben yine dedim ki, “Maraş’a gideceğim. Orası kaldı sadece, orayı bırakmam, Maraş’a gideceğim orada da amelimi işleyeceğim.”. Gittik Maraş’a, beş akşam kaldık orada. Elbistan diye büyük bir kazası vardır. Orada da çok ihvan var. Beş gün sohbetimizi de hatmemizi de yaptık, daha da canlandım, daha da dirildim, daha da cesaretlendim. Ne komaya girdim, ne de bir şey.

Evet, demek ki bunlar, amenna ve saddakna, şüphe yok ki ihvanların muhabbetidir. Niye olmasın? Zaten ben Allah’tan, Allah Âlim, Kâdir biliyor, şahidim Allah olsun, zaten ben ömrü ihvanlar için istiyorum. Zaten ben sıhhati ihvanlar… O olmasa bıkmışım, dünyadan usanmışım.

Peki, ne kadar günahkâr olursak olalım, ne kadar kusurumuz olursa olsun… Çünkü niçin? Kendimde kaldıkça bir zarara uğradığımı, günahkâr olduğumu, günah kazandığımı, vebal kazandığımı ....

Bunun için size yalvarıyorum. Zararın neresinden dönersen kârı orasındadır. Ama İslam’da şu var ki: Kendi kârın uğruna karşındakinin zararını istemeyeceksin. Evet, bunda benim zararım oluyorsa ihvanların kârı var. Onların kârı olsun da benim zararım olsun. Çünkü onların kârı benim zararımı örter. Kanaatim bu, inancım bu. İster inanın, ister inanmayın.

Evet, efendiler işte abdest durumu var. Bu cemaat sabahtan almıştır abdestini, saat on bire gelmiş. Tamam, şimdi teveccühü tarif edelim.

Şimdi demek ki teveccühte ne lazım efendiler?

Kalb-i selim lazım. Bu teveccühün başlangıcından sonuna kadar bir saat sürer. Tahminim bir saat beş dakika, on dakika olur. Zaten şimdi başlarız tarif edelim. Başlangıcından sonuna kadar gözlerinizi açmayın, gözlerinizi yumun. Bir de kalbî cihadınızı yapın. Gönlünüze gelen bütün düşünceleri atın, yine gönlünüzü Allah ile meşgul edin. Bu amel bunu istiyor. Burada muhakkak alacağınızı alırsınız. Bak, kelamı kibarda:

Seni hayvân iken insân eder şeyh

Gönüller şehrine mihmân eder şeyh

İçirip bir kadeh aşkın meyinden

Gedâ iken seni sultân eder şeyh        

Bu kelam kimedir?

Hani Mevlânâ: “Ne olursan ol gel.” demiş ya. Bu söz bu hakikati anlatıyor.

Seni hayvân iken insân eder şeyh

Yani bir insan günah nedir, sevap nedir bilmiyor. Alnı secde-yi Rahman’a gitmemiş. Eğer Allah ona hidayet etmişse Cenabı Hak onun gönlüne bir meşayih sevgisi doğdurur. Çünkü meşayih huzurunda istiğfarla ahd-i misâk tazeleniyor. Meşayih huzurunda olan ikrar, istiğfar var ya ahd-i misâkı tazeliyor.

Ahd-i misâk ne?

“Gâlu belâ” denmesi.

O belâ bozuldu. Ancak o belâ kimler için bozulmamıştır?

Nebiler ve velîler için bozulmamıştır.

Onun için Cenabı Hak: “Ve kûnû maassadıkîn” sadıklarımla olun, buyuruyor. Sadıklar işte ilm-i ezeldeki sözünü, vaadini bozmayanlardır. Cenabı Hak, onlarla beraber olun, buyuruyor.

Demek ki ancak nebiler, velîler için o ahd-i misâk bozulmamıştır. Ama bizler için bozulmuştur.

Hepimiz için sen ve ben ahd-i misâkı tazelememiz için bir tarikat erbabının, bir tarikat yetkilisinin yani bir Evliyâullah’ın dizinin dibine oturacağız, elinden tutacağız. Ahd-i misâk o zaman tazeleniyor. Bak! Niçin?

Elinde var iken fırsat geçirme idegör gayret

Tutagör bir yed-i kudret olursun menzilin bâlâ

Ne diyor burada?

Fırsatın varken kaçırma, diyor. Bir yed-i kudret elinden tut. Yed-i kudret eli Evliyâullah’ın elidir.

Cenabı Hak Kur’an’da buyuruyor. Fetih süresinde “Yedullahi fevka eydihim.”[25] Benim elim onların (velî kulumun) elinin üzerindedir, buyuruyor. Onun için:

Tutagör bir yed-i kudret olunsun menzilin bâlâ

Bâlâ ne? Yükseleceksin. Bir de bak, bu kelam var:

Cânım fedâ olsun Resûlullâh'a

Bizi kabûl etti âlî dergâha

Emr eyledi şeyhim Muhammed Şâh'a

Çıkardı zulmetten bedrâya bizi

Burada zulmetten mana bu dünyadır, zulmetten mana senin bu süfli cesedindir. Eğer sen anasırı zıddiyetini değişmezsen zulmetten kurtulmuş değilsin. Onun için bir kelam daha var:

Bu berzah âlemin geç, gör neler var

Ne kadar açık söylüyor.

Bu berzah âlemin geç, gör neler var

Berzah: karanlık.

Bu berzah âlemin geç gör neler var

Eriş nûra ki sende kalmaya nâr        

Olasın âlem-i rûhtan haberdâr

Âlem-i ruhtan haberdar kim oluyormuş?

Berzah, sen karanlıktasın, eğer sen karanlıktan çıkmazsan neyi göreceksin?

Çık aydınlığa ki ne olduğunu göresin.

İnsan evvela terk-i dünya olacak. Peygamber Efendimiz: “Dünya müminin zindanıdır.”[26] buyurmuyor mu? Öyleyse zindan sevilmez. Zindan sevilir mi? Zindan karanlıktır. Karanlık insanı sıkar, azap verir, sıkıntı verir.

Öyleyse en evvel dünyadan geçmek lazım. Sadece zindan bu dünya değildir. Senin bu cesedin var ya eğer o cesedin anasırı zıddiyetini değiştirmezsen billur olmaz. O kara bir kulübedir, kara bir perdedir. Perde dışarıyı göstermez, göremezsin. Orada ışık göremiyorsun, canın sıkılıyor. Ama o perde billur olursa, o kulübede her tarafı seyredersin.

Yunus Aleyhissselam balığın karnında Cenabı Hakk’a “La ilahe illa ente sübhaneke inni küntü minezzalimin.”[27] diyerek bu zikri yapmış. Yunus Aleyhisselam için o balığın karnı sonradan cam olmuş, billur olmuş, denizi seyretmiş. Bak, kelamı kibarda geçiyor;

Mekânım batn-ı hût oldu memâtım lâ-yemût oldu    

Muhâfız ankebût oldu ben oldum gâr-ı dervîşân

Batn-ı hût; burada batn karın demek, hût da balık; balığın karnı mekânım oldu diyor. Ama Yunus Aleyhisselam zikretmiş balığın karnı cam olmuş, billur olmuş etrafı seyretmiş.

Ama bizim için burada batn-ı hût nedir?

Bizim nefsimizi, ruhumuzu nefs-i emmare yutmuş. Bu nefs-i emmareden eğer insan kurtulmazsa, nasıl olur?

Gevher-i nefsimi yutmuş bir amansız ejderhâ          

Bî-basar mârın elinden şeb-çerâğ almak da güç     

Evet, bir müridin ruhunu Evliyâullah Nefs-i emmareden kurtarır. Bir taraftan onun nefsini terbiye eder; bir taraftan da ruhunu besler, büyütür, ta ki ruhu güçlendirir. Nefsin karşısında ruh güçlenince o zaman karşılık verir, o zaman inkılâp yapar. Bak! kelamı kibar şöyle:

Kapıdan eksik etmezler kilâbı

Kilâbsız kalbin olmaz inkılâbı           

Bak, kilâbsız kalbin olmaz inkılâbı, diyor. Demek ki kalp de bir inkılâp yapıyormuş.

Bu inkılâbı neyle yapıyor?

Bu inkılâbı ne zaman ki 79 ahlakı hamidenin çoğunluğunu elde ediyorsa o zaman inkılâp yapabiliyor. Ama o 79 ahlakı hamidenin çoğunluğunu elde etmek için şeriatını, tarikatını yaşayacak. Sa’yı olacak, bunu yaşayacak. Bu ahlaklar birer birer, teker teker değişiyor. Ne zaman ki 79 tane ahlakı zemimenin 40’ı ahlakı hamidiye çevrilirse ahlakı zemîme 39’a düştü, eksildi. O zaman inkılâp yapıyor, nefsi alaşağı ediyor, tahta ruh geçiyor, makama ruh geçiyor. Ruh ise adildir, ruh ise merhametlidir. Evet, bunlar tarikatın nimetleridir. İşte;

Seni hayvân iken insân eder şeyh

Gönüller şehrine mihmân eder şeyh 

İçirip bir kadeh aşkın meyinden

Gedâ iken seni sultân eder şeyh        

Bak bir de buyuruyor ki:

Olursun "men aref" sırrından âgâh  

Seni katre iken ummân eder şeyh      

Haber verir hakîkat illerinden

Sana çok tuhfeler ihsân eder şeyh     

İşte burada bu hediyeler vardır, manevi hediyeler vardır. Ama biz de layık olalım, istemesini bilelim, isteyebilelim, alabilelim. İsteyemezsek, istemesini bilmezsek alamayız.

Bu da Cenabı Hak “Fe emmel yetime fela tekhar, ve emmes sâile fela tenhar.”[28] buyuruyor. Öyleyse biz Allah’ın sâili olalım, Allah’ın kapısında dilenelim. Cenabı Hak ki “Sâillere ihsanda bulunun.” buyuruyorsa kendi sâiline ihsan etmez mi canım? Eder, ama biz Allah’ın sâili olduğumuzu bilelim, Allah’ın kapısı olduğunu bilelim; Allah’ın kapısında dilenelim, isteyelim ki Allah da versin. Tamam, efendiler şimdi demek ki anlaşıldı inşallah.

Teveccühe işte başlamadan evvel usulünce oturtturacaklar, “Estağfurullaaah” diye bir nida olacak. Bu nidayı duyunca gözlerinizi yumacaksınız. Teveccühün sonuna kadar gözlerinizi açmazsınız. Beş dakika veya on dakika sonra üç defa “Estağfurullah” daha duyacaksınız. Onu siz okumayın, tamam.

Teveccüh başlarken gözleriniz açıkken söylenen “Estağfurullah” amel başlıyor demektir ve gözler yumuluyor. Parmaklarınızla hesabını yaparak 25 defa istiğfar okursunuz. Beş dakika veya on dakika arası sonra yine üç defa Estağfurullah nida olur. Onu okumayın siz. O bize ait. Biz de 25 istiğfarın üçünü aşikâr, 22’sini gizli okuyoruz. Namazı var kılıyoruz, gizli aşikâr duaları var, okuyoruz. Ondan sonra teveccühe başlıyoruz. Yalnız bu günahkarın teveccühü sanmayın, biz bir aletiz. Evet, niçin? Bak! Kelamı kibar öyle:

Kibrît-i ahmerdir şeyhin nefesi          

Yakar dil şehrinde bırakmaz pası      

Berâberdir Pîr-i Tâgî Mevlâsı

Biz de deriz ki:

            Beraberdir Dede Paşa Mevlâsı

Dâim cezb ederler me'vâya bizi

Toplarlar bir araya. Sonra bir kelam vardır ki:

Gâhî şecerden söyler ol gâhî hacerden söyler ol      

Gâhî beşerden söyler ol bir mantık-ı bürhânıdır      

Ne diyor burada?

Ağacı konuşturan Allah, taşı konuşturan Allah, ümmi olan bilgisi olmayan insanı da konuşturur.

Niye bunu böyle buyurmuş? Şecer ne? Hazreti Musa’nın asası.

Hacer ne? Hazreti İsa’nın taşı. Bir taş Hazreti İsa ile konuşurmuş ve hizmet de görürmüş. Kur’anla bildirilen taştan mana ölüdür, taş cansız ya. Cenabı Hak ölü insanı diriltmiş. Hz. İsa ölüleri diriltmiş.

Gâhî şecerden söyler ol…

Şecer ağaçtır.

…gâhî hacerden söyler ol

Hacer taştır.

Gâhî beşerden söyler ol bir mantık-ı bürhânıdır

Burada mantık-ı bürhan; mantık, kelamdır. Bürhan yani kelamlar insanları kurtarır. 

Evet, hacere can veren, söyleten Allah; şecere can veren, söyleten Allah ümmî insanı da konuşturur.

Onun konuşmaları işte onun kelamları ne yapar? Bürhan, insanları kurtarır.

Nereden kurtarır insanları? Onun kelamları bizi irşat eder, bizi ikaz eder, bize hakikati bildirir, bize hedefimizi bildirir de kurtuluruz.

Evet, işte teveccühte bu duaları okuduktan sonra kalkacağız, bu safların arasında dolanaraktan ebyat yani kelamı kibar okuyacağız. Gönlümüze ne himmet olursa. Sizin muhabbetiniz, cezbiniz, arzunuz neyse; ne getirirse gönlümüze.

Hani konuşana bakma konuşturana bak, söyleyene bakma söyletene bak, kelamı vardır. Sâlih Baba buyurmuş:

Söyleyen Sâlih'dir amma söyleten Sâmi'durur

Bulmak istersen birâder böyle bir sultân ara

Öyleyse burada demek ki evvela sizin cazip olmanız gerekir. Sizin burada cazip olmanız nedir? İşte!

Berâberdir Pîr-i Tâgî Mevlâsı

Dâim cezb ederler me'vâya bizi

Sizi cezbetmiş. Sizi ne cezbetmiş buraya?

Bir Evliyâullah. Onunla birbirimizi tanıdık. Burada herkes noksan.

Biz birbirimizi nereden tanıyacaktık? Bizim Avrupa’ya gelmemiz mümkün müdür?

Siz ticaretinize gelmişsiniz. Ben ticaret için mi geldim? Yok.

Siz gelmişsiniz ziyarete. Ben ziyaret için mi geldim? Ama ihvan ziyaretine geldim.

Bunlar benim amcam mı, dayım mı neyim bunlar? Bir şeyim değil.

Ne için geldim, siz ne için geldiniz buraya? Bizi birbirimize tanıtan kim oldu, buraya toplayan kim oldu? İşte onun için burada bak!

Al benliğimizi gitsin irâde

Arz eyle cemâlin irgür murâde

Vasıtamız sensin işbu arâde

Bizi toplayan ve bizi toplu olarak götüren vasıtamızdır.

Nereye? Allah’a, vasıta Allah’a götürendir.

Vasıtamız sensin işbu arâde  

Düşürme sultânım ferdâya bizi

Ferda ayrılıktır.

Evet, sizin burada cazip olmanız evvela arzunuz, bizim de bir alet gibi rabıtaya teslim olmamız, yani onu sizin çekmeniz, bir asılmanız, rabıtanın da bizi itmesidir.

Bizdeki hareket bundan meydana gelecek. Yoksa bizim az çok neyse sohbetimiz oldu. Hani itimat edin, buna inanın, biz kendimiz söylemedik. Biz kendimiz söylemiş olsak öyle zamanım oluyor ki ben hiç bir şey bilmiyorum. Niçin, neden? Hani bizim medrese ilmimiz yoktur. Affedersiniz bizim tahsilimiz de yoktur, aslında ilkokulu da okumamışız. Ama;

Okuruz ders-i “aref”ten Hızr'ın olduk mahremi

Bülbülü bâğ-ı hakîkat güllerinin şebnemi     

Nûrumuz nûr-ı Muhammed nefhamız Âdem demi

Değil mi?, “Men aref” dersi ne?

Men aref dersi yani kalpten doğan bir ilimdir.

Bu kalpten doğan ilim nasıl doğar? O ancak mesela şöyle doğar ki:

Evvelâ bir pîre teslîm olmayan dervîş midir

Eşiğinde baş koyup cân vermeyen dervîş midir

Harfi savtı olmayan bir şehre basmayıp kadem       

"Alleme'l-esmâ" rumûzun bilmeyen dervîş midir     

Bak, harfi savtı olmayan bir şehir varmış, harfi savtı olmayan bir okul varmış. Oraya ayak basmayan bir insan “alleme’l-esmâ” rumuzunu anlayamaz.

Alleme’l-esmâ rumuzu nedir efendiler?

Alleme’l-esmâ Fatiha suresidir. Ama bundaki olan rumuz nedir?

Ondaki olan rumuz ki Cenabı Hak koskoca Kur’an’ın bütün manasını Fatiha suresinin içerisine doldurmuş, cem etmiş. O Fatiha suresini okuyan; onu, rumuzu okuyor.

Ama o Fatiha suresini nerede okuyacaksın sen?

Evliyâullah’ın yüzündedir. “Sebu'l-Mesânî”dir yüzü, diyor bak!

"Sebu'l-Mesânî"dir yüzü…

“Sebu'l-Mesânî” de Fatiha.

"Sebu'l-Mesânî"dir yüzü nutk-ı Mesîhâ'dır sözü       

Nûr-ı Muhammed'dir özü ol nefha-i Rahmânî'dir

(Allahümme salli ala seyyidina Muhammed)

Nefha; Cenabı Hakk’ın ruha üflemesidir.

 …ol nefha-i Rahmânî'dir

Evliyâullah da Allah’ın nefesidir.

Peygamber Efendimiz: “Nefesü’l-Rahman gıbalil Yemen.”[29] Ben Allah’ın kokusunu Yemen’den alıyorum, buyurmuş.

Hâşâ bütün mükevvenâtın ilmi, meleklerinki de dâhil, toplandığında Peygamber Efendimiz’in ilminin yanında yok oluyor.

O kadar ilim sahibinin Allah’a bilmemezliği mi varmış ki öyle diyor? Niçin böyle buyurmuş?

O zaman Veysel Karanî Hazretleri Allah’ın sıfat nuru ile sıfatlaşmış. Veysel Karanî Hazretleri için buyurmuş: “Nefesü’l-Rahman gıbalil Yemen.” Niçin?

Veysel Karanî Hazretleri zâhirde Peygamber Efendimiz’i hiç görmemiş. Ama hiç ondan ayrı değil, hiç gözünden kaymıyor, kaçmıyor. Uhut muharebesinde Peygamber Efendimiz’in dişleri kırıldı, taşa tuttular. Veysel Karanî Hazretleri ta Yemen’den anında onu gördü. O da taş aldı dişlerini kırdı. İşte tarikat budur, işte maneviyat budur.

Evet, efendim bizim tarikatımızı kuran Nakşibendî Efendimiz de üveysidir. O da zâhir bir çalışmayla, zâhir bir kazanmayla, zâhiri olarak elde etmemiş. Manen elde etmiş.

Onun mürşitleri hem Abdulkadir Geylani Hazretleri, Necmettin-i Kübra Hazretleri, Ahmed-i Çeştiyye Hazretleri, Sühreverdiye Hazretleridir. Bunlar onun manevi mürşitleridir. Bak, kelamı kibar şöyle:

Aşkına Hazret-i Pîr-i Tagî'nin

Reîs-i evliyâ dîn çerâğının

Hakîkat bahrinin çâr ırmağının        

Keştibân eyle o deryâya bizi

Demek ki Nakşibendî Efendimiz’in nispeti bir deryadır, dünyayı ihâta etmiştir.

Ama bu derya nereden meydana gelmiş? Çâr ırmak; dört ırmaktan mana nedir?

İşte dört büyük zâttan feyiz almış, dört büyük zâtın ruhu onun ruhuna hizmet görmüş.

Yalnız Nakşibendî Efendimiz’in tarihi yakındır. Ne zaman?

Osmanlılarda Fatih Sultan Mehmet zamanında. Bu Abdulkadir Geylani, Necmeddin-i Kübra, Ahmed-i Sühreverdiyye, Çeştiyye Hazretleri ise ne kadar çok evvel yaşamışlar. Asırlar geçmiş aradan. Mümkün mü bunları zâhirde gördüğü yok.

Ama Nakşibendî Efendimiz onların ruhundan yetişmiş, onların ruhundan feyiz almış. Onların ruhu nasıl ki bir hoca, bir öğretmen okulda talebesine ders vermişse onların ruhları da ona ders vermiş.

Bu nasıl olur?

Evvela mürşidi Abdulhalik Gücdüvani Hazretleri’dir. Abdulhalik Gücdüvani Hazretleri’nin de hocası Hızır Aleyhisselam’dır, “Havace” ismi  oradan geliyor.

Hızır Aleyhisselam Abdulhalik Gücdüvani Hazretleri’ni yetiştirmiş. Nakşibendî Hazretleri onu da görmemiş, aralarından iki buçuk, üç asır var. Bak, şimdi arada Abdulhalik Gücdüvani Hazretleri’nden sonra yetiştirmiş olduğu Arifi Rivgeri Hazretleri var, bu bir; ikincisi Mahmudu İnciriyyil Fağnevi; üçüncüsü Aliyir Ramiteni; dördüncüsü Muhammed Baba Semmasi; beşincisi Emir Külal; altıncı Nakşibendî Efendimiz. Bak kaç tane geçmiş aradan? Bunların hepsi mesela 50’şer sene olsa araları ne yapar? 300 sene yapar. 30’ar sene olsa yine 150’nin üzerinde yapar. Bunlar birbirini görmemişler. Ama bunların bu 5 tane zâtın ruhu Nakşibendî Efendimiz’i yetiştirmiş. Esas Hafî zikri veren Abdülhâlik Gücdüvânî Hazretleri olmuş. Öbürleri de feyiz vermişler, onlar da bir hizmet görmüşler.

Demek ki burada anlaşılan; her şey misalle anlaşılır, hani fakülte okuyan bir talebenin tarih hocası olur,  coğrafya hocası olur, işte edebiyat hocası olur. Bunlar da böyle onun ruhuna bir hocalık yapmışlar.

Evet, efendiler şimdi teveccühe başlayacağız, işte bir daha ifade edeyim. Teveccühün sonuna kadar bu aralarda gezeceğiz; kelamı kibar, gazel okur gibi nazım ile okuyacağız, sırtınıza el vuracağız.

Bu kelamı kibar okuduğumuz zaman, sırtınıza el vurduğumuz zaman deyin ki: Şeyh Efendimiz Dede Paşa bu teveccühü yapıyor, sırtımıza elini O vuruyor, kelamı kibarı bize O okuyor, deyin. Korkmayın yanılmazsınız. Sizin için daha faydalı olur, daha yararlı olur, daha fazla feyiz alırsınız, daha çok istifade edersiniz.

Evet, teveccüh tamamen bittikten sonra hoca efendilerin bir tanesi burada bir aşir okur. Aşir okunduktan sonra “Lillahil Fatiha” denilecek.

Mesela Elemneşrahleke suresi veya başka bir aşir okunur. Fatiha denilince o zaman gözlerinizi açacaksınız. O zamana kadar göz açmak yasaktır.

Demek ki “Estağfurullah” ile başladı gözler yumuldu. Ne ifade ettik? Dediklerimizi tatbik edin, kalbinizi gönlünüzü muhafaza edin. Gözünüzü açmayın, kimseye bakmayın. Kalbinizi muhafaza edin, kalbinize gelenleri atın. Aşir okunacak lillahil Fatiha denilecek. O zaman da Euzü besmele ile bir Fatiha okur gözlerinizi açarsınız. Teveccühün şeklini o zaman bozarsınız.

Teveccühün bir oturma şekli var, namaz usulü gibi, namazda tahiyyat usulü gibidir. Bu şekli ileri geri bozmayın ama yeriniz müsaitse ayaklarınızı, bacaklarınızı değiştirebilirsiniz. Oturmada bir şart yoktur. Bak kaç türlü oturma var?

Mürebbe yani yuvarlak oturma var. İki bacağınızı büker böyle oturursunuz. Buna mürebbe denilir. Yuvarlak bağdaş da denilir böyle oturursunuz.

Bir de var ki diz üstü tahiyyatta oturur gibi iki dizinizin üzerine oturursunuz.

Bir de var ki eksi teverrük denilir, ayaklarınızı sağdan veya soldan iki ayaklarınızı çıkarmadan bir kalçanız üzerine oturabilirsiniz. Bu da olabilir.

Bir de var ki mesela bacağınızın birini diker birinin üzerine oturursunuz. Yorulduktan sonra onu değişebilirsiniz. Bunlar olabilir.

Yalnız özürsüz olanın iki ayağını veya tek ayağını uzatması olmaz. Zaten yer de müsait değil uzatamazsınız da şayet ki ayağında arızası olan, ayağını katlayamayanlar varsa bir kenara otursunlar onlar uzatabilirler. Özürsüz olanlar için değil.

Evet, şimdi ben hemen abdest alıp gelinceye kadar burayı hazırlayın. Abdestimin zayiinden değil. Hani abdest üzerine abdest almak sünnet. Onu da tatbik edeceğiz. Zaten bu ameli boy abdesti ile yapıyorum. Demek ki bir abdest alıp gelinceye kadar siz burayı hazırlayın. Hazırlandı mıydı Estağfurullah nida edilecek.

Hiç tarikatı olmayan oturmasın. Ama tarikatı var, nereden olursa olsun, oturabilir. Zaten bizim tarikatımız nispeti olan teveccühü diğer tarikatlar yapmıyor. Teveccüh tarikatımızın büyük ameli, teveccüh müridin kabının, itimat edin, kalbinin kalayıdır.

Nasıl ki bir bakır kap hani bir zaman işlendikten sonra kalayı gidiyor, kalaya ihtiyacı oluyor. Veya da kap bir toz almış, tozunun silinmesi lazım. Neyle alınır? Fırçayla alınır. O kalp nasıl kalaylanacak?

İşte bizim teveccühümüz müridin kalbinin kalayıdır veya kalbinin fırçasıdır. Mürit senede bir defa bir teveccüh görecek.

Zaten ömründe bir mürit bir teveccüh görmek şart oluyor. Bizim tarikatımızın büyüklerinin emridir. Onun her sene bir teveccüh görmesiyle onun kalbi kalaylanıyor veya fırçalanıyor, temizleniyor. Ama bir tane değil Türkiye’de biliyorsunuz muhitlerde teveccüh yapıyoruz. Türkiye’de bunun önüne geçemiyoruz. Her muhite teveccüh turuna çıkıyoruz, yıl boyunca teveccühümüzü yapıyoruz. Muhit muhit yapıyoruz fakat izdiham oluyor. “Gelmeyin, etmeyin.” diyoruz, ama zevkini almış, İstanbul’dan Erzurum’a teveccühe geliyorlar, Samsun’dan mesela Mersin’e teveccühe geliyorlar. İşte böyle hep teveccühe gelenlerin yine önüne geçemiyoruz.

Ne kadar geçsek mesela diyelim ki İstanbul’dan teveccühe gelmiş. “Gelmeyin” diyoruz,  yüzde altmışını frenliyorsak yüzde kırkını frenleyemiyoruz, yine de geliyorlar. Bir şey de diyemiyoruz.

Yani teveccüh bu kadar zevkli bir ameldir fakat bunun esas özelliği teveccüh müridin kalbinin fırçasıdır. Bir şey tozlandığı zaman fırçalanması lazım ki tozu gitsin veya bir bakır kap kalaylanması lazım ki temizlensin. Bak, işte öyle:

Teveccüh olunca her bir ihvâna

Mürde kalblerimiz gelirler câna

Bir de buyuruyor ki:    

Teveccühe gelin ihvân

Kuruldu halka-i Rahmân

Açıldı ravza-i rıdvân  

Bu meydân-ı muhabbettir

Bu bir ıyd-ı meserrettir

Iyd-ı meserret; burada ıyd bayramdır. Fakat nasıl ki dinî bayramlarda zâhir şeriatımızda nefisler mesut oluyorlarsa, mesrur oluyorlarsa bu teveccüh de ruhun bayramıdır.

 


[1] Buhari Rikak  38

[2] Eşrefoğlu Rumi Müzekkin Nufüs S.309

[3] Nisa 4:164

[4] Ra’d 13:19

[5] Camiu’s Sağir 1/384

[6] Alusi Ruh’ul  Me’ani XX.101

[7] Buhari Rikak 38

[8] Ahzab 33:4,  Beled 90:8, Araf  7:203

[9] Buhari Rikak 38

[10] Kasas 28:88

[11] Hadid 57:3

[12] Ahzap  33:4

[13] Fususül Hikem  Trc. S.238

[14] Sad  38:72

[15] Bakara 2:156

[16] Kelamı Kibar

[17] Tin 95:4

[18] Hikmet Goncaları Trc. (500 Hadis Şerif) 384

[19] Buhari Edep 69

[20] Fecr 89:28

[21] Fecr 89:29,30

[22] Hikmet Goncaları Trc. (500 Hadis Şerif) 83

[23] Tevbe 9:119

[24] Buhari Rikak 38

[25] Fetih 48:10

[26] Müslim 2959, İbni Mace 4113

[27] Enbiya 21:87

[28] Duha 93: 9-10

[29] Ahmet Cemil Akıncı, Veysel Karani, S.13