image description

  “Teveccühte Esma, Sıfat ve Zât Nuru Tecellî Eder”

İncek

 

Bilinmez âlemin sırrı nihândır

Dört şâhın hükmüyle döner cihândır

Ârif olanlara özge seyrândır

Kâmile her eşya olmuştur evrâd

İnsan için âlemin sırrı nihândır.

Sadece bu gördüklerimiz mi var? Sadece bilinenler mi var?

Bilinenlerden çok bilinmeyenler var. Sen de, ben de bir insanız ama bu insanda olan âlemden, bu insanda olan esrârdan haberimiz var mı? Yok.

Eğer insanda olan esrârdan haberimiz olsa; bir insan bu dünyadan daha büyüktür. Nasıl ki Evliyâullahın bir tanesi buyurmuş ki:

—Zâhirde dünya harmanında ben bir daneyim. Zâhir görünüşte, cismimle dünya harmanında ben bir daneyim ama manada dünya benim harmanımda bir danedir.

Evet amenna bir insan hakikate ulaşırsa dünyadan büyüktür.

İnsanda letâif makamları vardır. Bu makamlar nerelerdedir? İnsanın kalp âlemi açılırsa dünyadan büyüktür.

Bir de ruh âlemi var insanlarda. Ruh âlemi nerede? Sağ memenin dört parmak aşağısında, tam kalp ile paralel. Göğüste kalp sol memenin altında, ruh sağ memenin altındadır.

Sır nerede? Sır sol memenin üstünde.

Hafî nerede? Hafî sağ memenin üstünde.

Ahfa nerede? Göğüste.

Bak, insanların göbekten yukarısı bir mihrap şeklini alıyor. Kalp gözü nerede? İki kaşın arasındaymış. Kalp gözü de burada.

İşte burada, bakın, dikkat edin, nefsin şekilleri vardır. İnsanlar nefs-i emmareden kurtulmazsa, nefs-i levvameden geçmezse, nefs-i mülhimmeden geçmezse, nefs-i mutmainneye dâhil olmazsa bu nimetlere malik olamaz.

Ama nefs-i mutmainneye neyle dâhil olur? İşte yine şeriatla, tarikatla…

Şeriatı nasıl yaşayacak? Kitapla, sünnetle. Tarikatı nasıl yaşayacak? Yine kitapla, sünnetle.

Tarikatın da dört esası var, şeriatın da dört esası var. Şeriattaki dört esas: Kitap, Sünnet, İcma, Kıyas.

Tarikattaki dört esas: Muhabbet, İhlâs, Adap, Teslim.

Bunlar ile insan çevriliyor, bunlarla insan değişiyor.

Bilinmez âlemin sırrı nihandır

Dört şahın hükmüyle döner cihandır

Arif olanlara özge seyrandır

Kâmile her eşya olmuştur evrâd

Demek ki burada dört şahtan mana zâhir şeriattaki edille-yi şeriye: Kitap, Sünnet, İcma, Kıyas.

Farz, Vacip, Sünnet, Müstehab.

Ama tarikattaki bu dört şahtan murat:

Muhabbet, İhlâs, Adap, Teslim.

Bu şeriattaki dört esas ne yapıyor insanı? Hayvani sıfattan kurtarıyor. İnsanın edille-yi şeriyesi olmazsa hayvani sıfattan kurtulur mu? Kurtulamaz, kal ehlidir.

Ama tarikatı olmazsa, beşeri sıfattan geçebilir mi? Geçemez.

Ne yapıyor şeriat? Şeriat insanları hayvani sıfattan kurtarıyor. Evet, amenna ve saddakna.

Tarikat ne yapıyor? Tarikat da insanı kemal sahibi ediyor, beşeriyetten geçiriyor.

Beşeriyet ne? Bizim zâhirdeki bu cismimiz, cesedimiz. Ama beşeriyetten geçince insan ne olur?

Kemal sıfatla muttasıf olur. Kemal sıfata geçerse insan ne olur? Allah’ın sıfatlarıyla sıfatlaşır, Resulullah’ın sıfatlarıyla sıfatlaşır. Bu inkâr mı edilir? İnkâr edilmez.

Hak mıdır? Haktır.

Ama yaşayan da bilemez. Sadece bir söz ile de anlaşılmaz, bu sözle ifade edilmez. Çünkü;

Söz ile her kalbe doğmaz ledünni

Bütün azaların dil olmayınca

Nefs-i emmarenin bilinmez fendi

Gönül şehri Bahr-i Nil olmayınca

Nefs-i emmarenin de fendi bilinmez. Çünkü onun çok fendleri, çok oyunları var, onun çok dalavereleri var, çok siyaseti var.

Bak! Nefsin siyaseti şöyle: Sadece batıl yönden değil suret-i haktan da insanı kandırıyor. Batıl yönden kandırmış, ne yapmış? Bir insana, bütün günah-ı kebairleri işletiyor; amel yok, günah çok. Bu batıl, şeytan tarafından da geliyor.

Ama bu nefis suret-i haktan da geliyor. Nasıl oluyor? Bakıyor ki sana daha günah işletemiyor, amel işliyorsun, Allah sana ihsan etmiş, Allah sana lütuf etmiş.

Ama burada dikkat edin! Evet, bu memleket Müslüman memleketi, insanlar hep inanmışlar. Zamanımızda bu Müslümanlar niye amelsiz kalmışlar? Hep birbirlerini etkilemişler, birbirlerinin ameline mani olmuşlar.

Niçin? “Kişi refîkinden azar.” buyuruyor Peygamber Efendimiz. Kişiyi kötü eden arkadaşıdır.

Zaman icabı fitne, şer zamanı şimdi. Küfür hâkim olmuş, küfür istila etmiş. Müslümanlar şimdi küfrün dalgasında.

Onun için, mesela gençlerimizin arkadaşları var. Okulda olsun, mahallesinde olsun, sokağında olsun, çarşıda olsun, akrabasında olsun, çevresinde olsun. Bunların bir tanesi günah işliyorsa, hata işliyorsa, onda bir şımarıklık, terbiyesizlik varsa, o da ondan öğreniyor, diğeri de ondan öğreniyor. Ama insan ayık olursa ve onu ikaz eden olursa etkilenmiyor.

Onun için evlatlarımızı kendi haline bırakmayacağız. Kiminle konuşuyor? Nereye gidiyor? Ne iş yapıyor? Takip etmek lazım. Kötü arkadaşlarından, yaramaz, şımarık insanlardan, terbiyesiz gençlerden onu kurtarmak lazım.

Evet, iyi kişi, insanın iyi arkadaşı, insanı iyi yapar; kötü arkadaşı da insanı kötü yapar. En iyi insan, kötü bir insanla arkadaş olursa, o kötü kişi onu kötü eder; en iyi insan kötü insanla arkadaş olursa, onu da iyi yapar. Bunlar zaten görünen, bilinen şeyler. Onun için,

Nefs-i emmarenin bilinmez fendi

Gönül şehri bahr-i Nil olmayınca

Burada, “gönül şehri bahr-i Nil”den mana:

Bahr demek deniz demektir. Deniz demek:

Allah aşkı bir kulda tecellî ediyorsa onun gönlü denizdir ve onun gönlü bir Nil nehri gibidir.

Nil nehrinden mana da Allah sevgisidir. Allah’ın feyzi Nil nehri gibi onun gönlüne geliyor, doluyor. Nil nehrinin toplanmasıyla ne olmuş?

Onun gönlü bir bahr-deniz olmuş. Onun için:

Bu aşk bir bahr-i Ummandır

Buna hadd ü kenar olmaz

Neymiş bahr-i Umman? Bahr-i Umman denizi var.

Bu aşk bir Bahr-i ummandır

Buna hadd ü kenar olmaz

Aşk, Allah sevgisidir. Nerede olur?

Kalplerde olur, Allah sevgisi insanların kalbinde olur.

Demek, Allah sevgisi olan bir kalp, bahr-i Umman deniziymiş.

Bu aşk bir bahr-i Ummandır

Buna hadd ü kenar olmaz

Delilim sırrı Kur'an’dır

Bunu bilende âr olmaz

İşte efendiler, kalp âlemi, ruh âlemi gibi bu kutsal makamlar insanlardadır. İnsanların ruh âlemi açılmazsa, insanlar o zaman sırları, ruhu, ruhun esrarını bilemiyor.

Ama bilir, bildiremez; ruhun esrarını bilir, bildiremez. Şimdi bu ceset ruhun esrarını bilemiyor, ruhu taşıdığı hâlde ruhu hiç anlayamıyor.

Mesela diyelim ki bir kap var, içinde bir madde var kapalı, onu sırtında taşıyorsun, içinde ne olduğunu bilemiyorsun, kapalı. Ama işte ruh âlemi insanlarda var. İnsan ruh âlemine ulaşmazsa, ruh âlemi açılmazsa, ruhundan haberdar olamaz. Niçin?

Bu berzah âlemin geç, gör neler var

Eriş nura ki sende kalmaya nar

Nurdan mana Allah’ın rahmetidir, cennettir, cemalidir.

Nardan mana da Allah’ın cehennemidir, azabıdır, gadabıdır. Evet,

Bu berzah âlemi…

Ama burada ne var? Berzah âlemi ne? İnsan dünyadan geçmezse ahireti kazanabilir mi?

Ehl-i dünya, ehl-i nârdır.

Bir de insanlar, bu nefisten geçmezse, nefsini ıslah etmezse, terbiye etmezse, o zaman Müslüman için, bu dünya da berzahtır, bu ceset de berzahtır. Cesedin berzahlığı işte o mübarek ruhu ne yapmış? O mübarek ruhu hapsetmiş.

Bu berzah âlemin geç gör neler var

Karanlıktasın diyor, karanlıkta neyi göreceksin, çık karanlıktan ki neler olduğunu göresin.

Bu berzah âlemin geç gör neler var

Eriş nura ki sende kalmaya nar

Olasın âlemi ruhtan haberdar

Olursun ama sen onu bilirsin, bildiremezsin, görürsün, gösteremezsin. Peygamber Efendimiz  dahi bak, ruhtan söylemedi.

Sordular ruhtan, Resulullah cevabın vermedi

Ama Cenabı Hak: Habibim senden ruhtan sordular. O ruhtan soranlara de ki ruh rabbinin emrindedir. “Gulirruhü min emri rabbi”[1]. De ki, ruh Rabbimin emrindedir.

İşte insanlarda bu kutsal makamlar neyle açılır? Tarikatla.

Tarikatı insan neyle yaşar?

Dört esasla.

İşte ruh âlemi de var.

Bir de sır âlemi var. Sır âlemi açılınca, sol memenin dört parmak yukarısındaki olan sır âlemi açılınca, bu sefer insan her şeyin sırrına malik oluyor. Kendi esrarına, kendi sırrına da malik oluyor. Her şeyin sırrına da malik oluyor.

Hafî âlemi açılırsa işte Allah havfi onda tecellî ediyor. Hâlbuki Cenabı Hak ne buyuruyor: “Muttaki olun, muttaki olan kurtulacak; muttaki olmayan kurtulamaz.”

Ama Cenabı Hak burada muttakinin kim olduğunu da bildiriyor. “Sizin en çok muttaki olanınız, Allah’tan en çok korkanınız.”

Onun için “Ela inne evliyaallahu lâ havfün aleyhim velâhüm yahzenun.”[2] Bu ayeti kerime, velîler hakkında inzal olmuş. Onlardaki havfi bildiriyor. Hadis var karşısında: “İn muhtisina alâ hataran azim.” Hadisi şerifi karşısına getirmiş ulema. Eğer onlardaki havf, onları tenzil-i rütbe etseydi, bu hadisi şerifte “alâ hatarın” olmazdı; “fî hatarın” olurdu. Mastarı “fî” ile olurdu, “alâ” ile olmazdı.

Öyleyse onlardaki havf, onları tenzil ettirmiyor. Bir noksanlık işleseler, işlemezler ama işleseler bile, onları yükseltir. Buna zelle deniliyor. Onları yükseltir, terakki ettirir, “alâ” yükseltir, demektir.

O zaman demek ki havf deyince, insan her şeyden havf duyabilir. Ama esas buradaki havf Allah havfidir. Ama bizlerin, avamların Allah’a olan havfinin, Allah’a olan korkunun bir milyonu toplansa da bir velînin havfiyle bir olur mu? Olamaz.

Çünkü bizim her şeyimiz cüz'ide, onların her şeyi külliye geçmiş. Cüz'i iradeden onlar kurtulmuşlar, küllî iradeye geçmişler.

Havfin de küllisi onlarda, adaletin de küllisi onlarda, merhametin de küllisi onlarda, ilmin de küllisi onlarda, amelin de küllisi onlarda.

Ne demek amelin küllisi? Amelin küllisi demek ne demek yani? Onlar namazı fazla mı kılıyorlar?

Hayır, fazla kılmıyorlar; ama bizim bin rekât namazımız, onların bir rekât namazıyla beraber olamaz.

İşte böyle efendiler. Bu kutsal makamlar insanlarda vardır. Bunlar ancak tarikatla açılır. İşte tarikatı da insanlar tarikattaki dört esasla yaşar: Muhabbet, İhlâs, Adap, Teslim.

Muhabbet: meşayihi çok sevmek.

Mademki bu tarikata inandık, geldik, girdik. Bunu bilmek lazım ve yaşamak lazım. Zaten kelamda:

Sermaye bu yolda heman

Bu yol Allah yoludur tabii. Ama bu yolun sermayesi neymiş?

Sermaye bu yolda heman,

Teslim olup şeyhe inan,

Sıdk ile Allah’a dayan,

Gör olmaz mı ihsan sana

Evet, muhabbet meşayihi çok sevmektir. Çünkü Allah için seviyorsun.

Hak ile sevdiğimin var mı vebali

Diye kelamı kibar var.

Hak ile sevdiğimin var mı vebali

Allah için sevilen hiçbir şeyde vebal olmaz.

Meşayihi çok sevmek…

Seversin, seversin, seversin. Ne zaman ki canından da fazla seversen, o zaman muhakkak ki fenafişşeyh oldun sen. O zaman vasıtayı buldun sen, Allah’a giden vasıtayı buldun sen.

Allah’a biz vasıtasız gidemeyiz. Cenabı Hak “İleyhil vesilete”[3] buyuruyor. “Bir vesile arayın kendinize”.

Ama bu vesile nedir, nerededir, kimdir? Bu, ayette buyrulmuş, hadiste buyrulmuş, kelamı kibarda buyrulmuş. Ayette buyrulmuş ki: “Allah’ın ipine sarılın.”[4]. “Beni sevin, sevdiklerimi sevin.”[5] Kelamı kibarda da buyrulmuş ki:

Uyan gaflet meyinden kalk bu derdin çâresine bak

Kemendi boğazına tak ara bul kâmil insânı

Kement demek bağ demektir. Cenabı Hak da “Allah’ın ipine sarılın.” diyor. Ama zâhirde bir ip olmadığına göre bu ip nedir? Cenabı Hak bir başka ayette “Ve kûnû maassadıkîn, sadıklarımla olun.”[6] buyuruyor. “Allah için birbirinizi sevin.” buyuruyor. Efendim, ondan sonra “Beni sevin, sevdiklerimi sevin.” buyuruyor. Bunlar nedir? Bunlar hep birbirlerini açıklıyor.

Çünkü rumuzlu ayetler hadislerle açıklanıyor. Rumuzlu hadisler de kelamı kibarlarla açıklanıyor. Burada da işte, kelamı kibarda da;

Uyan gaflet meyinden kalk bu derdin çâresine bak

Kemendi boğazına tak...

Tarihler boyunca Allah bilir sayısını bu kadar tarikatlar var, “Allah’a giden yolların adedi mahlûkatın nefesinin adedince.” bunların hiçbirinde görülmemiştir ki bir mürit zâhirde boynuna bir kement, bağ takmış da meşayihinin kapısına veya kendisine bu bağla bağlamış. Görülmüş müdür?

Bu bağ da, bu kement de meşayihe olan bir sevgidir.

Demek ki meşayihi olmayan, tarikatı olmayan gafildir. Gafil ise uykudadır.

Allah’a şükür, elhamdülillah, çok şükür, bin şükür, nihayetsiz şükürler olsun. Bu zamanda Cenabı Hak bize ne gibi iltifatlarda, ne büyük ihsanlarda bulunmuş; ne büyük nimetler ihsan etmiş.

Bu da bizim iyiliğimizden, bildiğimizden değil ha! Bizden daha çok âlimler var, düşünecek olursak, bizden daha çok tahsilliler var, bizden daha çok asaletliler, asiller var ama bak,  Cenabı Hak onlara nasip etmemiş; bize nasip etmiş.

Zaten öyle buyuruyor: “Ben bir kuluma bir nimetimi verirsem, ona kimse mani olamaz, kimse karışamaz.” Cenabı Hak Peygamber Efendimiz’e de öyle buyurmadı mı? “Habibim, benim hidayet etmediğime sen şefaat edemezsin.[7]”. Yine buyurdu ki: “Habibim üzülme, biz onların kalplerini mühürledik.[8]”, onlar inanmazlar sana.

Çünkü Peygamber Efendimiz, amcaları için bilhassa çok üzülüyordu, kavmi için inanmıyorlar diye çok üzülüyordu. Peygamber Efendimiz’i teselli ediyor.

Hâlbuki sair peygamberlere tenkit vardır. Hazret-i Musa'ya buyurmuş ki Cenab-ı Celal: “Ya Musa, sen benim hikmetlerimden sual etme. Sen memursun, memuriyetini işle.[9]”. Cenabı Hak daha başkalarına, böyle ikazlarda bulunmuş. Ama Peygamber Efendimiz’e “Habibim üzülme, biz onların kalplerini mühürledik, onlar inanmazlar.” diye buyurmuş. Ya bizim de kalbimiz mühürlenmiş olsaydı, inanmasaydık ne olurduk acaba?

Tasavvuf kitaplarından "Minah" isminde Seyyid Sıbgatullah Arvasi Hazretleri'nin bir sohbet kitabı var. Kitapta iki şey var bizim dikkatimizi çok cezbedecek, şöyle yazıyor:

“Nuh Aleyhisselam ululazim bir peygamber idi, oğlu babasına inanmadı, tabii tufanda boğuldu gitti; ebedi cehennemden de çıkmayacak. Ashabı Kehf de beni İsrail’in velîleri idi. Onlara Kıtmir isminde bir köpek tabî oldu, onlarla gitti, Kur'an'da geçiyor. Allah Ashabı Kehf’e yapmış olduğu muameleyi, onlara tabî olduğu için o köpeğe de yaptı.

Nuh Aleyhisselam bir peygamberdi, oğlu babasına tâbî olmadı, boğuldu gitti. Ebedi de cehennemde kalacak. Ashabı Kehf’in köpeği ise cennette yaşayacak”.

Kitapta kendi mezheplerinden misal veriyor, halbuki köpek pis bir hayvandır. Şâfîlerde, o da hak bir mezhep, köpek insana kuru iken süründüğü zaman insanın abdesti kaçar, yaş iken süründüğü zaman onun süründüğü yer yedi defa sabunla yıkanması gerekir. Böyle olduğu halde diyor:

 “Kıtmir, Ashab-ı Kehf’in yani benî İsrail’in velîlerinin takıldı peşlerine gitti, Allah onu diriltip onlarla beraber cennette yaşatacak.”

Bakın burada dikkat edin Peygamber Efendimiz: “Benim ümmetimin velîleri benim varislerimdir.[10]” buyuruyor, bir bu…

Bir de kitapta buyuruyor ki:

“Bu zamanda tarikatı inkâr edenler, vakt-i saadette olsaydı onlar nübüvvete de inanmazlardı.”

Çünkü efendiler burada anlamayanlar varsa onlar yanlış anlamasın, tarikat haktır, tarikatı inkâr küfürdür; kim olursa olsun. Geçmişte de böyle.

Çok âlimler var ki meşayihi, tarikatı inkâr etmiş, helak olmuşlardır; olurlar da. Tarikat haktır.

Tarikatı inkâr, Peygamber Efendimiz’in velâyetini inkârdır.

Tarikatı inkâr “Ve legad kerremnâ beni âdeme.[11]” ayet-i kerimesini inkârdır.

Tarikatı inkâr, işte Mevlânâ, Abdülkadir Geylani, Nakşibendî Efendimiz Hazretleri, Cüneyd Bağdadi, Sırrı Sakati, Beyazıdı Bestami gibi sayılmayacak kadar çok olan bu velîleri inkârdır.

Saat kaç, ne oldu saatimiz? Peki, yirmi dakika daha devam edelim çünkü talebelerden imtihana gidecekler varmış. Onların sekizde gitmesi lazım ki imtihanları varmış; teveccühü sekizde bitirelim.

Peki, efendiler, bizim tarikatımız, Nakşibendî Tarikatıdır. Yeni ders alanlar var, bilmeyenler var. Nakşibendî Tarikatının biz Halidî kolundanız. Halidî kolundaysa “Teveccüh” diye büyük bir amelimiz var. Teveccüh de herkese emredilmez. Haşa Estağfurullah, bundan nefsimize bir varlık gelmesin. Ne yapalım Allah’ın emri, bize bir emir verilmiş, biz de bu emri işlemekle mükellefiz.

Mesela Şeyh Efendimiz çok kimselere ders ver, diye emir vermiştir ama teveccühü bu günahkâra vermiştir.

Yalnız, bakın, bir hak talibine üç şart var. Hak talibi demek, Allah'ı talep eden. Cenabı Hak: “Talebena vecedena.” buyuruyor (kulum iste vereyim). Fakat biz isteğimizi bilemiyoruz. Ancak istek burada “İlahi ente maksudi ve rızake matlubi, Yâ rabbî maksadım sensin rızanı isterim” dir.

Bu nefis nedir ki? Yok olacak, ölecek. Bu nefsin bütün istekleri batıldır, bizi aldatır.

Ruhun tek bir isteği var; Allah’ı ister o.

Allah’tan gelmiş Allah’a ulaşmak ister.

Talep işte budur. Böyle bir talepte bulunana üç şart var:

Zaman, Mekân, İhvan.

Şeyh efendimiz büyük bir velî idi. Zamanımızın en büyük bir velîsiydi. Hani dedik ki her tarikatın şartı, herhangi bir tarikatın mensubunun, müridinin kendi tarikatını üstün görmesi, kendi meşayihini büyük görmesi hakkıdır. Fakat sair tarikatları inkâr etmek, küçük görmek; sair meşayihleri inkâr etmek küçük görmek batıldır, hatalıdır. Onun için evet,

Tarikat cümle haktır olma zaği

Ki dört misbahı var birdir çerağı

Burada misbahtan mana lamba. Bu dört misbahtan mana, Hülefa-i Raşidin. Çerağ’dan mana, nur-u nübüvvet, Peygamber Efendimiz’in nuru. Ona talip olacağız.

Evet, Şeyh efendimiz zamanında, çok büyük bir velî, tasarruf sahibi olduğu halde, kendisine zaman müsaade etmiyordu, mekânı da yoktu. Yıllar boyu mekânı belirsiz idi. Türkiye’nin her tarafında gezdi. En çok Ankara, İstanbul, Erzurum, Erzincan buralarda kalırdı. Tabii, Bor gibi başka memleketlere de gidiyordu. Fakat böyle bir cemaat de, böyle bir mekân da yoktu.

Şimdi burada, hani bir atasözü var: At verir meydan veremez; meydan verir at veremez, atı olmaz. Cenabı Hak bir kuluna at verir meydan vermez, meydan verir at vermez, denilmiş. Eğer at vermiş, meydan da vermişse o kuluna ihsan etmiştir, büyük ihsan etmiştir.

Burada attan mana, bizim muhabbetimiz, Allah’a olan sevgimizdir. Tarikat bir meşayih vasıtasıyla Allah sevgisine duçar olmaktır. Çünkü at demek bir vasıta demek. Bizim de Allah’a gidecek en süratli vasıtamız, muhabbetimizdir. Niçin?

Çok çektim ise iftirak

Kalmadı gönlümde merak

Aşkın bana oldu Burak

Burada ilmim, amelim değil aşkım bana Burak oldu, diyor. Burak'tan mana Mîraç'tır.

Burada, şimdiye kadar bizden daha çok muhabbetliler, bizden daha çok aşka duçar olanlar vardı. Fakat bunlar bir araya gelemiyorlardı, böyle ameller işleyemiyorlardı. Mesela teveccühü yapamıyorlardı, Şeyh efendimiz yapamıyordu. Allah o fırsatı vermemişti ona. Onlara o fırsatı vermemişti.

Şimdi, biz onun müridi değil de bir köpeği olsak bizim için şereftir.

Olurdum la ameli kelbi ölünce

Kabul etse beni çobanı leyli

Demek ki onlara Cenabı Hak bu zamanı, fırsatı vermedi. Ama şimdi bizim zamanımızda bize bir fırsat verdi. Şimdi bizim de meydanımız var, atımız yok.

Efendiler, buradaki ifademiz, hani sizde daha da evvelce bir muhabbet vardı. Hani beş senelik, sekiz senelik, on senelik olan evvelki ihvanları diyorum. Fakat böyle imkânlar yoktu, meydan yoktu; bir muhabbet vardı, bir ihlâs vardı. Şimdi meydan açıldı. Niçin bunu böyle söylüyorsun?

1981 senesinde 61 kişiyle bir evde böyle bir sohbetimizde bizi yakalayıp götürdüler. Başka bir şeyimiz yok, sohbet yapıyorduk. Amelimizi işliyorduk, inancımızı yaşıyorduk. Bizi iki gün karakollarda hücrelere soktular. Ondan sonra bir hafta da sıkıyönetimde, gözaltında, askeri hapishanede yatırdılar.  Allah’a şükür şimdi de câmilerde yapıyoruz amelimizi, bu amelimizi, bu sohbetimizi câmilerde yapıyoruz. Bu mekân işte onun için kuruldu.

Şeyh efendimizin zamanında bu imkan Ankara’da olsaydı onun tekkesini altından yaparlardı. Bundan, daha çok büyük, muazzam, kullanışlı yaparlardı. Bu cemaat ne ki onun belki on binlerce cemaati olurdu. Allah’a şükür, çok şükür, bin şükür.

İtimat edin, inanın, bunu çok samimi söylüyorum, Şeyh efendimiz teveccüh emrini bize değil de bizim ihvanlardan herhangi birisine verseydi, bana verilmiş gibi olurdu. Niçin?

Çünkü bizim tarikatımızın nispeti böyle gidiyor, böyle yürüyor. Teveccüh emri verilen kimse yapıyor teveccühü.

Evet, bak, hatmelerimiz var. Hatme teveccühün bir küçüğüdür. Bunu da aklıma gelmişken söyleyeyim. Hatmeleri ihmal etmeyin. Her memlekette, her muhitte bu hatme okunuyor. Nerede ki şehir olsun, köy olsun, kasaba olsun... Hatta büyük şehirlerde gruplar var, Ankara’da on altı, on yedi grup var diyorlar. Ankara’da on yedi yerde hatme okunuyormuş. Büyük şehirlerde, bir araya gelemiyorlar.

Nerede ki köyde, şehirde veya kasabada beş kişi ihvan varsa onlar gruptur, onlara hatme okuması muhakkak şart olur. Şart derken hâşâ Estağfurullah ama okunması gerekir. Çünkü tarikatın büyük ameli hatmedir. Bizim günlük dersimizden daha da önemlidir, daha da büyüktür. Hatme de işte bu teveccühün bir aynısıdır, bir küçüğüdür; teveccüh de hatmenin bir büyüğüdür.

Demek ki o zaman hatmeyi okuyanlar çok var, her muhitte okuyanlar var. Ama teveccühü herkes yapamıyor. O da bir emirdir.

Şeyh efendimiz de teveccühü emrettiği zaman, tabii bize çok ağır geldi. Niye ağır geldi? Bakın, dikkat edin! Bizim medrese ilmimiz yok, tahsilimiz de yok, fazla bir amelimiz de yok. İcazetli hocalar var, cemaat biliyor, Şeyh efendimizin müritlerinden ve fakülteler bitirmiş, ta ki milletvekilliği yapmış, çok tahsilli, kültürlü, makam mevki sahipleri var. Bunlar duruyor, bu günahkâra, bu gedaya teveccüh yapacaksın diyor. Ama bize bu çok ağır geldi. Sanki büyük bir dağı getirdiler koydular üstüme, omzuma.

Yaz mevsimiydi, bize teveccüh yap, diye emretti. Gittik teveccüh yapamadık, kimseyi bulamadık. Tekrar yanına gittik, bize celallendi, niçin teveccüh yapmadın. Yanımda arkadaşım vardı, ben serbest konuşamıyordum, o daha yaşlıydı.

—Efendim, Paşam yazın herkesin işleri var, dışarıdalar.

—Beş kişi bulamadınız mı? Dedi.

Neticede diyeceğim şu: Tabii bu bize çok ağır geldi onu da söylemek icap etmiyor. Bu ağırlığı, bu yükü üzerimizden kaldırmak için açıklayalım burada. İşte gönlümden geçen hocalar var, âlimler var, icazetli hocalar var; bunlara verilmedi. Letâif çekmiş çok fazla ders çeken müritler var, hâl sahipleri var, letâif çekmişler.

Letâif demek;  letâifin yarım saat rabıtası var. Letâif dersi, yirmi beş binden başlayıp ta ki yetmiş bine kadar yükseliyor.

Gönlümden geçiyor; bu kadar müritlerinden âlimler var, icazetli hocalar var, âlimler var ve bu kadar kültürlü, tahsilliler var, fazla ders yapmışlar var. Bunlar dururken bize bu bir lütuf mudur, yoksa mihnet midir? Anlayamadık. Bu böyle gönlümde cereyan ederken bir gün ziyaretine gittik ama ben fazla müteessir oldum. Kimse de yoktu, buyurdu ki:

—Benim efendim, dedi.

Sadece bize değil herkese hitabı buydu. Benim efendim, efendi şahım, efendi sultanım…

—Benim efendim, dedi, niye bu kadar kendini üzüyorsun sen? Bu hilafetlik üç yönden gelir:

Birincisi; bir kimse âlim olur, ilmiyle amel işler, tarikatın da esaslarını anlarsa ona zâhir emriyle bir emir verirler, emrederler.

İkincisi; sofi meşrep olur, çok fazla hizmet etmekle, evrat çekmekle yetişir ona da hilafet emri verirler.

Üçüncüsü: Âşık meşrep olur, onun ilmine, ameline bakılmaz, onun emri Resulullah Efendimiz’den gelir, buyurdular.

Hâşâ Allah'a sığınırım, Pîr'ime sığınırım varlığından, benliğinden. Onun için itimat edin, açıklayım, bizim medrese ilmimiz yok, tahsilimiz de yok, fazla bir amelimiz de yoktur. Ama kul Allah’ın, nimet Allah’ın. Yalnız burada hani bize bu emir verilmiş diye sevinmiyorum, pîrlerimizin, pîrimizin nispetinin kesilmediğine seviniyorum ve bu amelimizin ihvanlar için büyük bir amel olduğuna seviniyorum.

Şimdi işte bu teveccühümüz bizim büyük bir ameldir. Bu amel ancak ne istiyor? Kalbi selim istiyor.

Kalbi selim demek, yani bu amelin başlangıcından nihayetine kadar kalbinizi muhafaza edin. Nasıl? Bütün hatalardan, bütün düşüncelerden, bütün arzulardan, isteklerden kurtulun; hepsini çıkarın gönlünüzden.

Borçlu olanlar vardır, çıkarsın gönlünden. Burada meşgul olmakla onun borcu ödenmez. Hastası olan vardır, ağır hastası. O da çıkarsın gönlünden. Burada meşgul olmakla onun hastası iyileşmez. Veyahut da alacağı vardır, vereceği vardır, büyük kârlar yapıyordur. Her ne kadar kendi burada ama gönlü ticaretinde, dükkânında, tezgâhında… Acaba şuradan şu geldi mi, buradan bu gitti mi, şuradan şu olacak mı? Diye düşünceler hep gelir. Bunları hep çıkarın gönlünüzden, bunlar mani olur. Burada sizin nimetinize bunlar mani olur. Çünkü;

Bir gönülde kenz açılmaz ta ki pürnûr olmadan

Padişah konmaz saraya hane ma’mur olmadan

Bir de Cenabı Hak buyuruyor ki: “Ben bir kuluma günde yetmiş defa nazar ederim.” Kelamı kibarda şöyle geçer:

Yar daim sana nazar eyler

Seni gafil görürse güzâr eyler

Ama hiç olmazsa biz, sair zamanlarda Allah’ı unutuyorsak da bu amellerde hatırlayalım, bu amellerde olsun unutmayalım. Unutmayalım deyince, cihadımızı yapalım. Elimizde değil, düşünceler gelir gönlümüze, hepimizin gönlüne gelir ama gelsin, gelmek mani değil onu tutmak manidir. Tutmayıp atacaksınız. Çünkü kalbî cihat, cihad-ı ekberdir.

Bak! İnsanların kalbini neye benzetiyorlar? Misal veriyorlar: İnsanların kalbi bir su misalidir; bir su var ki cârî nehir akıyor, bir su da var ki göl suyu sabit. Mesela bak, Burada Gölbaşı var, burada göl suyu var. Bir de burada mesela Kızılırmak Nehri yakından geçiyor. Bu nehre bütün insanlar ne kadar ev zibili, sokak zibili dökseler, onu kirletebilirler mi? Kirletemezler. Ama o göl kirleniyor. Nehir niçin kirlenmez? Onda bir güç var, vurup götürüyor, orada bırakmıyor.

İşte cihat yapan kalp böyleymiş. Cihat yapmayan kalp mülevves olur, kirlenir, paslanır, yosunlanır göl suyu gibi; ama cihat yapan kalp cârî bir nehir gibi. Onun için buradaki mücadele cihad-ı ekber oluyor.

Bunlar kalbinize gelir, geleni tutmayın. Burada, demek ki bu amelimiz bunu istiyor.

Bir de, teveccühte göz yumuluyor, teveccühün bir oturma usulü vardır, onu usulünce oturturlar. Ondan sonra “Estağfurullah” diye bir nida ilan olacak. O, Estağfurullah nidası “Amel başlıyor.” demek oluyor, gözler yumulacak.

Defalarca söylüyoruz, yine gözü açık birilerini görüyoruz, olmuyor. O göz açan kimse var ya hem kendi nimetine hem de buradaki Müslümanların nimetine mani oluyor. Çünkü göz açmak yasaktır. Yasak olan bir şey işlenirse sonra burada tecellî edecek nispete, feyze, Allah’ın nuruna mani olur.

Şüphe yok ki burada Allah’ın, Cenabı Hakk’ın üç nuru da tecellî edecektir. Nedir burada üç nuru? Esma nuru, Sıfat nuru, Zât nuru.

Mesela buradaki müritlerin halleri, makamları bilinmez. Onların ruhları bilinmez. Ruhun esrarına akıl sır ermiyor. Evet, ruhun da makamları var.

Belki bu cemaatin içerisinde Ruh-ı Revânî makamına ulaşan olmuştur. O esma nurunu cezbedecek, onun için esma nuru buraya gelecek.

Bu cemaatin içerisinden Fenafirresul makamına, Ruh-ı Sultânî makamına ulaşmışsa biriniz, o sıfat nurunu cezbedecek, nübüvvet nurunu cezbedecek.

Demek, Ruh-ı Revânî makamına ulaşan, velâyet nurunu, esma nurunu cezbedecek; o nur gelecek buraya. Ruh-ı Sultânî makamına ulaşmış varsa, onlar da nübüvvet nurunu cezbedecekler, sıfat nurunu cezbedecekler. Belli olur mu, kimde ne olduğu?

Zât nuruna ulaşmışsa, Ruh-ı Nurânî makamına ulaşmışsa, o da Allah’ın zâtının nurunu cezbeder. Daha önce de ifade ettik ya:

Gördüğü nedir bilemez

Kendini yoklar kendini bulamaz

O zaman, Allah’ın üç nuru var ama üçü de Allah’ın nuru; Esma nuru, Sıfat nuru, Zât nuru. Artık bunların üçü de burada tecellî eder. Gözünü açan bir insan, bunlara mani olur, bu nurlara mani olur. Onun için göz açmayın!

İhvanlardan bir tanesi, biliyoruz, o gözüme çarparsa onu atacağım dışarı. Ya da söz versin, hemen pişman olsun. Defalarca göz açmayın dediğim halde yine ben onu gözü açık görüyordum. Kendisini de belli etmiyorum ama öbür sefer yine gözü açıktı. Dedim, bir daha seni koymayacağım teveccühe. O kendisini bilir, buradadır. Şimdi bir sefer daha affediyorum bu ihvanların hatırası için. Yine onu gözü açık görürsem eğer, hakikaten atacağım dışarı, bir daha da koymayacağım.

Bir de bu teveccühe, şehirden olsun, köyden olsun, dışarıdan olsun, dersi olmayan katışmış, gelmişse, dersi olmayanlar girmesinler, dışarı çıksınlar. Bizim tarikatımızda ders olmayanların katılması yasaktır. Sohbetimiz herkese açık ama hatme amelimiz, teveccüh amelimiz açık değil. Onun için burada katılmasınlar, bir kâr, sevap işleyeyim derken günah kazanırlar. Niçin? Yasak olan bir şeydir.

Mesela askeriye var, askeriyeye sivilin girmesi yasaktır. İşte tarikatlar da böyle, bizim tarikatımız askeriyedir. Askerin içerisine sivili koymazlar. Ama bir askeri, diğer bir askerin içerisine koyarlar. Nasıl koyarlar? Mesela topçudan bir tanesi gelmiş piyade alayına, piyade birliğine, hemşerisine gelmiş, askerdir, onu atmazlar. Ama topçu, piyadenin eğitimini bilmiyor, ona eğitim yaptırmazlar; derler sen otur, piyadenin dersini ona göstermezler.

Onun için tarikatlar böyle. Bizim de arzumuz şimdi böyle. Tarikatlı olsun, nereden olursa olsun çıkarmayız, çıkmasın kalsın. Yalnız, eğer cehrî tarikattan ise, Rufaî, Kâdirî ise cehrî zikrini yapmasın amelimiz bitinceye kadar. Amel bittikten sonra yapsın.

Bizde de, evet bağırmalar var ama bunlar irade dışı, cezbeden, gayr-i ihtiyârî; onlar müstesna. Ama bizden olsun veya başka tarikattan kim olursa olsun, iradesiyle böyle cehrî zikir yapması yasaktır. Cehrî zikirleri olanlar varsa onlar kalırlar fakat cehrî zikirlerini bizim amelimiz bitinceye kadar yapmasınlar, bittikten sonra yapabilirler.

Amelimiz ne zaman bitecek?

Estağfurullah, nida olacak, gözler yumulacak, herkes yirmi beş istiğfar okuyacak. Özel, kendisinedir, usul, kendisi işiteceği kadar ve sonlarını uzataraktan “Estağfurullaaah, Estağfurullaaah, Estağfurullaaah.” bu vaziyette yirmi beş istiğfarı okur.

Ondan sonra daha ne yapar? Kalbi ile gözünün bekçisi olur. Gözünü açmaz, bağırana bakmaz, ağlayana bakmaz, çırpınana bakmaz, bunlar cezbedir, kimisi bağıracak, Allah diyecek, hay diyecek, huy diyecek. Kimisi de efendim, ağlayacak, hıçkıra hıçkıra ağlayacak. Kimisi de vücuduna hareket yaptıracak; bunlar olur. Bak, kelamı kibarda geçiyor:

Gelin dergâha dervişler

Dergâh burası işte, Allah zikredilen yer. Derviş de, Allah’ı zikretmek için her işini bırakmış gelmiş olanlardır.

Gelin dergâha dervişler

Kılalım zevk ü cümbüşler

Zevk demek tatlı demek ama bunlar iradeli olursa yasak. Hem kendisi mesul olur hem de burada bu nimete mani olur. Başkasının nimetine mani olur.

Evet, “Estağfurullaaah” nida olunca herkes yirmi beş istiğfar okur, gözlerini yumar; amel başlar. Gözünü muhafaza eder, açmaz, bakmaz; kalbini muhafaza eder, kalbine gelen bütün düşünceleri atar, cihadını yapar. Ta ki teveccühün sonuna kadar kalbiyle gözünü muhafaza eder. Ve rabıtası da karşısında olur. Kamçı var ya, rabıtada tarif ediliyor; Sanki Allah’ı unuttuğu zaman, kalbine bir şey geldiği zaman rabıtasının elinde şeriat kamçısı var nefsinin tepesinden aşağı vuruyor. Niye unuttun? diye vuruyor. Niye bu düşünceyi yapıyorsun? diye vuruyor.

O zaman demek ki rabıta karşısında, Allah kalbinde, her gelen düşünceyi atacak, yine Allah’ı kalbine alacak. Yani Allah’ı kalbinden düşünecek, Allah’ı kalbinden anacak ve gözünü de muhafaza edecek. Yapacağı bu. Amelin sonuna kadar yapacağımız budur.

 “Estağfurullaaah” nida olur, amel başlarken gözler yumuluyor, yirmi beş istiğfar okuyorsunuz. Sonradan üç defa “Estağfurullaaah” diye bir ses duyacaksınız, onu siz okumayın, bu bize ait. Biz de o yirmi beş istiğfarın, üçünü aşikâr yirmi ikisini gizli okuyoruz, namazı var, kılıyoruz; duaları var, aşikâr- gizli okuyoruz, bunlar size ait değil.

Ondan sonra teveccüh yapmaya başlıyoruz. İşte, saflar arasında gezeceğiz, kelamı kibarlar, hatırımıza ne gelirse ne ilham gelirse onu okuyacağız, sırtlarınıza el vurulacak. Bu kelamı kibarlar okunduğu zaman, sırtınıza el vurulduğu zaman, deyin ki Şeyh Efendimiz Dede Paşa Hazretleri teveccühümüzü yapıyor, kelamı kibarı ebyatı o okuyor, sırtımıza da elini o vuruyor.

Niçin bu el sırtınıza vuruluyor? Neden vuruluyormuş?

İnsanlar beşer ya çünkü noksan sıfat… Bu iki kürek kemiğinin arasında dere gibi çukur bir yer var ya, orada kalbe bir pencere varmış. Oradan Şeytan aleyhillane vesvese veriyor. Orayı kapatıyorlar.

Bakın, şimdi burada, kelamı kibarda şöyle geçiyor:

Mekânım batn-ı hût oldu, memâtım lâ-yemût oldu   

Muhâfız ankebût oldu, ben oldum gâr-ı dervîşân

Bu kelamı kibar, bütün tasavvufu anlayıp yaşayanlara söylenmiştir. Öyleyse biz de tasavvufu anladık yaşadıksa, bizim de muhafızımız var.

Muhafız ankebut nedir?

Peygamber Efendimiz Sıddîk-ı Ekber Efendimiz’le beraber mağaraya girdiler, düşmanlar da öldürmek için bunları takip edip geldiler. Baktılar ki mağaranın ağzı mühürlenmiş, örümcek ağını çekmiş, mühürlü. Oraya insan değil böcek girse bile orada bir delik olur. Kimseyi göremeyince bırakıp gittiler.

Onun için burada da işte Evliyâullah’ın himmeti, duası bizim manevi düşmanlarımıza böyle bir ağ oluyor, bir ağ çekiyor, onlardan bizi kurtarıyor. Bu kelamlar bunu ifade ediyor.

Sırtlara el vurup geçme, bütün insanlara bu cemaatedir.

Mevcut nasıl? Yukarılar dolu mu?

İyi olsun daha iyi, gelsinler teveccühe fakat fazla olunca çok izdiham oluyor. Geçen sefer 1500 kişinin üstündeymiş dediler. Ta ki mutfak, o giriş ayakkabılık var ya, oralar da dolmuştu. İyi, peki o zaman şimdi abdeste gidenler çabuk olsunlar teveccüh başlayacak.

En son, teveccüh bittikten sonra, hoca efendilerin bir tanesi bir aşir okur. Aşir okunduktan sonra amel tamamlanır.

Estağfurullaaaaaaah.....


[1] İsra  17:85

[2] Yunus  10:62

[3] Maide 5:35

[4] Al-i İmran  3:103

[5] Al-i İmran  3:31

[6] Tevbe 9:119

[7] Kasas 28:56

[8] En’am 6:46

[9] A’raf 7:144

[10] Camiu’s Sağir 1/384

[11] İsra 17:70