image description

“Zenginler Bütün Yarışta, Fakirler de Koşuyorlar ki Onlara Kavuşsunlar”

26.06.1994, Samsun

 

Sabah-ı şerifleriniz hayırlı mübarek olsun. Cümleten hoş geldiniz, sefa geldiniz, sefalar getirdiniz. Feyiz getirdiniz, nur getirdiniz, muhabbet getirdiniz.

Allah muhabbetinizi arttırsın. Allah hepinizin işlerini hayır getirsin. Allah inancımızın neticesini sizler için, bizler için hayırlı etsin. Feyzinden, nurundan, bereketinden ihya- âbâd etsin.

Amelimiz büyük amel, büyüklerimizin ameli; biz taklidini yapacağız. Ama olsun, olsun da taklidi olsun. Taklitten tahkike geçeceğiz. Taklitten tahkik doğar. Mecaz hakikate köprüdür, derler. Evet, büyüklerimizin emri böyle: Mecaz hakikate köprüdür.

Tabii mecaz ne? Kulun iradesiyle yaptığıdır.

Hakikat nedir? Hakikat küllî iradeye geçmektir.

Mecaz yapa yapa, iradesini sarf ede ede küllî iradeye geçiyor. Onun için bizim amelimiz de büyüklerimizin amelidir, büyük ameldir.

Ama hiçbir tarikatta teveccüh diye bu amelimiz yoktur. Bizim amelimiz büyük bir ameldir, Allah’a sığınarak biz taklidini yapacağız. Olsun ama Divan’da geçer, bir müjde var bize:

Âteş-i aşkınla yandır Sâlih’i

Sâlih demek: sağlam amel işleyen, maksatsız, menfaatsiz, riyasız, gösterişsiz, şöhretsiz. “Halisen livechillâhi” için amel işleyen herkes sâlih’tir.  Sâlih bir isimdir ama bu Sâlih’in ismi değil, amel işleyenlerin ismidir.

Âteş-i aşkınla yandır Sâlih’i

Şarâb-ı lebinle kandır Sâlih’i

Taklîd’den tahkîke döndür Sâlih’i

Affeyle hizmette noksânımız var

Yeter ki hizmetimizi yapalım da, yaptık, demeyelim; yapamadık, diyelim. Yaptık dersek, o varlık olur, o benlik olur.

Allah, benlikten, varlıktan hoşlanmıyor. Cenabı Hakk’ın karşısına varlıkla çıkılmıyor. İnsan daima yokluğunu, Allah’a karşı yokluğunu arz edecek, yokluğunu bilecek, mahviyetini bilecek.

Zaten şeriat da bu, tarikat da bu, hakikat da bu, marifet de budur. Evet, onun için bak!

Âşık imdi varlığın ver yokluğa

Ama âşık geçiyor burada. Âşık olmayan varlığını yok edemez. Varlığını yok edemeyen de esas varlığı bulamaz.

Âşık imdi varlığın ver yokluğa

Yokluk içinde sana varlık doğa

Hem de bu, ayeti kerimenin mealidir: “Küllü şey’in halikun illa vecheh”[1]. Bu ayeti kerime var ki: Her şey yok olacak; Allah’ın zâtı kalacak. Ama bu enfâsta da tecellî ediyor, nefislerde de.

Kim de ama? “Mûtû kable en temûtû. ”[2] sırrına mazhar olanda.

“Mûtû kable en temûtû. ” sırrına mazhar olanda tecellî eder. Ki her şeyini yok eder, yok olunca tabii kim vardı? Arş kürs, mükevvenât yokken kim vardı? Sen, ben, her şey yokken kim vardı?

Allah’ın zâtı vardı. Her şey yok olacak, yine zâtı malum kalacak.

Ama işte mahviyetle insan bu nimete ulaşıyor. Mahviyet demek yani her şeyini yok edecek. Kendisinin bir cismi var, onda bir cisim var ama bunu kim hareket ettiriyor?

Allah’ın kudreti ile ona bir hareket yaptıran var.

İşte onun cismi öyledir. Mahviyete geçenlerin cismi bir cemattır.

İbrahim Aleyhisselam niçin?

—Beni rabbim yedirir, rabbim yatırır, rabbim içirir, rabbim kaldırır, rabbim konuşturur, diye buyurmuş?

Hilaf mı bu?

Evet, insanlar varlığından kurtulursa olur bir alet.

Ama kimin aleti? Allah’ın aleti, Cenabı Hakk’ın aleti olur.

Onun her hareketi, her işi Allah’ın kudreti ile oluyor.

Onun için buna neyle malik olacağız?

Tabii sa’y ile. “Ettevfiki meassay.”, “ Sa’y eden Allah’ın fazl u tevfikine ulaşır.” Allah’ın fazl u tevfiki sa’y edene, sa’y etmeyene değildir.

Yalnız bir şey daha var. Bir de buyuruyorlar ki: “Matlup azamettedir.”  yani kulun isteği... Ama biz isteğimizi bilemiyoruz. Bir istek var ki azamettedir. Ancak Allah’a sığınmakla onu elde edeceğiz. Başka çaresi yok.

Amelle, ilimle, ibadetle o elde edilmez. Onun kapısına gidilir, o nimetin kapısına gidilir. Ama o kapının açılması için her şeyini dökeceksin, her şeyini atacaksın.

Bilhassa bir padişahın huzuruna gitmek için sana silah vermişler, sana efendim neyse vasıta vermişler. Çünkü silahın olmasa, vasıtan olmasa gidemiyorsun. Onlarla gittin ama padişahın kapısından o silahla içeri giremezsin. Dökeceksin o silahları ki oraya giresin.

Ama o silahlar nereye götürüyor? Padişahın kapısına götürür seni. Silahın veyahut da muhafızın var, polisin jandarman var değil mi? Bunlarla oraya gittin, onları dışarıda bırakırsın. Orada dökmezsen içeri giremezsin. Evet, efendiler ne buyurmuş mübarek:

Âteş-i aşkınla yandır Sâlih'i

Şarâb-ı lebinle kandır Sâlih'i 

Taklîd’den tahkîke döndür Sâlih'i

Affeyle hizmette noksânımız var

Evet, biz taklidini yapacağız ama Allah’a şükür, olsun da taklidi olsun.

Taklit ikidir. Bakın dikkat edin, yanlış anlaşılmasın! Bir taklit var ki şunlardır:

Ârifin Hak iledir Hak'tır özü

Anların kıblesidir şeyhin yüzü

Kavm-i Nemrûdîler istemez bizi        

Ben hafîd-i Pîr-i Tâğî olmuşam

Pîr-i Sâmî'nin çırâğı olmuşam

Demek ki bir taklit var ki muhalifler hicvediyorlar. İşte tarikatta olanları veyahut da tarikatı, meşayihi, cezbesi olanları, dervişleri hicvediyorlar, onlarla alay ediyorlar.

Biz de öyle değil, biz insıbağ yolu ile taklit yapacağız, yapmaya çalışacağız.

Mesela bir insan, sanatkâr bir kimse eli iş yapıyor. Hiç yapmadığı bir şeyi görür, hoşuna gider. Bir yapar, benzetemez, iki yapar benzetemez, üç yapar benzetemez. Ama her yaptıkça yaklaştırır. Benzetemez ama yaklaştırır. Her yaptıkça onun eli alışır, neyse yapa yapa onun aynısını çıkarır.

Şimdi de burada biz onun taklidini yapa yapa yapa inşallah tahkike ulaşacağız.

Bu emirdir. Sonra neyimize lazım; biz emir kuluyuz, emri ancak işlemekle memuruz. Ama bu nimeti cezbedecek sizsiniz.

Sâlih’e bir kimseye yol aldıran ihlâsıdır

Bu ne? İhlâs meselesi var. İhlâs inanmaktır. Neye?

Allah’a, ahirete, günaha sevaba, helale, harama, amellere her şeye inanmak demek.

Bunun da büyük bir amel olduğuna inandınız ki geldiniz. Ama tam inanmak lazım. Nasıl inanacaksın şimdi bu amele?

Evet, bu amel öyle bir ameldir ki tam inancınız olursa burada arzunuza ulaşacaksınız. Bu amel büyük ameldir. Burada bak!

Teveccüh olunca her bir ihvana

Mürde kalplerimiz geliyor cana

Demek bu teveccühümüzde bizim ölü kalplerimiz canlanıyor.

Ölü kalp hangisi? Allah’ı zikretmeyen kalp ölüdür.

Diri kalp hangisi? Allah’ı zikreden kalp diridir.

İşte bu teveccühte bu nimetler oluyor.

Evet, daha başkaları da var tabii. En azından, bu nimetin, bu teveccühün en ufak ikramı; insanlarda 79 ahlakı zemime var, bunların hepsi muzır şeylerdir. Bunlardan bir tanesi olsun alınır, en azından bir tanesi alınır, ama zararlısı alınır. Nasıl mesela?

Bir insan hastalanıp doktora gider. Doktor da onda çok hastalıklar bulur. Bir, iki, üç, beş tane hastalık bulur. Ama bu hastalıkların hepsi tedavi görmek istiyor. Bunlar ameliyatla alınacak. Doktor ne der? Der ki:

—Sende şu, şu var. Ama önce en zararlı olanı alayım. Hele git bu iyileşsin de gel de diğer sefer öbürünü alayım.

Onu da alır, teker teker diğerlerini alır. Hepsini, ikisini üçünü hep bir arada alamaz. Onun için bak, bu kelam da bunu ifade ediyor:

Günden güne derdim artar

Varsam Lokman’a Lokman’a

Niye bu böyle buyrulmuş? Kelamı kibar canım buna inanmak lazım. Bizim anlayışımıza ters düşüyor. Niçin? İnsan doktora derdinin artması için gitmez, derdinin alınması için doktora gider. İşte bu odur ki:

Günden güne derdim artar

Varsam Lokman’a Lokman’a

Lokman’dan mana doktordur. Derdin artmasından mana da bizim manevi bir derdimiz var. Onun artması gerekiyor. O manevi derdi biz bilemiyoruz; ancak tabibi var, onun da bir tabibi var.

Sertabîb-i âşıkândır Pîr-i Sâmî Hazreti        

buyurmuş.

Sâlihâ bir özge cândır Pîr-i Sâmî Hazreti

Server-i kutb-ı cihândır Pîr-i Sâmî Hazreti

Sertabîb-i âşıkândır Pîr-i Sâmî Hazreti

Sertabip, âşıkların sertabibi.

Allah’a çok şükür, bin şükür, nihayetsiz şükürler olsun bugünümüze, bu fırsatımıza, bu nimetimize. Allah’ın lütfu, keremi, ihsanıdır. Yoksa bu bizim iyiliğimizden, bildiğimizden değil efendiler!

Cenabı Hak, bütün insanları halk etmiş, maddesi birdir, Hâlik’ı birdir, babası birdir; değişen bir şey yok. Eğer değişen bir şey varsa ta ki ilm-i ezelide “Elestü bi rabbiküm,”[3] fermanında “Belâ.” (Evet) dememiz. Onda da Allah’a şükür delilimiz şudur ki: Müslüman olarak dünyaya gelmişiz, ona “Belâ.” demişiz. Ama o “Belâ.”yı bozmayalım.

Ama bozmuşuz zaten. O “Belâ.”yı bozmayanlar kimlerdir?

Eğer o “Belâ.” bozulmasaydı Cenabı Hak tevbe ayeti göndermezdi bize. “Tûbû ilallahi tevbeten nasuha.”[4] Ayeti kerimesi hakkında musannif iki mana çıkarıyor. Mananın bir tanesi emir: Allah: “Kulum tevbe et.”, diye emrediyor.

İkincisi de tebşir. “Tevbeni kabul edeceğim.” Zaten musannif diyor, eğer kabul olmasaydı emir de olmazdı. Çünkü niçin? Allah kuluna yapamayacağı bir şeyi emretmemiş. Ne emretmişse kulun yapabileceklerini emretmiştir. Demek ki, tevbe de kabul olacağı için Cenabı Hak tevbeyi emretmiş.

Evet, işte burada biz de her ne kadar ahd-i misâkımız var, “Belâ.” demişiz. Ama ne çare ki nefis var, dünya var, Şeytan aleyhillane var. Ta ki, Âdem babamıza, cennet gibi emniyetli bir yerde gitti, ona hilesini yaptı, vesvese verdi, ona günah işletti. Allah’ın emrini sındırdı (bozdurdu), attırdı dışarı. Eğer o olmasaydı hep cennette olacaktık. Hazreti Âdem’e Şeytan aleyhillane düşmanlığını yaptı; o, cennetten atılınca, bizim de bu şeytan daima düşmanımız oldu.

Bir de sadece düşmanımız şeytan değildir. Dört tane manevi düşmanımız vardır. Bu dört tane manevi düşmandan bizi koruyacak ancak Evliyâullah’ın himmetidir. Çünkü kelamlar böyle. Cenabı Hak buyuruyor ki, “Kulum öyle bir ağızla dua edin ki günah işlememiş olsun.”

Burada bu günah işlememiş ağız kimin ağzı? Velîlerin ağzı.

Çünkü onlar varis-i enbiyadır. Biz peygamberi görmedik, peygamber zamanına ulaşamadık. Ama peygamberin varisleri var. “El ulemâü veresetül enbiya.”[5] buyurmamış mı, Peygamber Efendimiz “Benim ümmetimin uleması benim varislerimdir.”, buyurmuş.

Ama bu ulema ikiye ayrılır: biri zâhir, biri bâtın. Bir hocalar var, bir meşayihler vardır.

Zâhir ulema nübüvvetinin varisidir.

Ama meşayih ise velâyetinin varisidir.

Nübüvveti aşikâr oldu, velâyeti gizli geldi. Velâyeti kıyamete kadar gizli devam ediyor; ama nübüvveti aşikârdır.

Ne demek yani? Nübüvvetinin varisi bir hocadır. Medrese ilmini bitirmiş, icazetini almış oradan, bu onun elinde bir hüccettir (delil).

Nakşibendî Efendimiz Hazretleri’nin çok âlim olan, kemâl ehli müritleri varmış. Onlardan yetişkin kimseler var, çok âlimler var. Ama en fazla ilmi olan, o zamanın ulemasının içinde ileride olan, âlim olan halifesi Yakub-u Çerhi varmış. Bu Yakub-u Çerhi Hazretleri çok âlimmiş. Buhara’da zâhir ilmini bitirmiş, müderris olmuş. Dört mezhepten fetva vermek için icazet almış.

Bu neye benziyor bu dört mezhepten fetva veren kimse? Nasıl ki askeriyede paşalar var. Paşa olmak için kurmay olacak, kurmay olmayan paşa olamıyor. Bu da dört mezhepten fetva veren bir âlimse, bu da bir general demek oluyor.

Evet, böyle bir âlim Buhara’da uzun boylu kalmış ve orada tahsilini bitirmiş, icazetini almış, memleketine gidiyor, memleketinin ismi Halep’miş. Bütün Buhara’nın eşraflarıyla, ulema, umera (yönetici) memur, devlet erkânıyla ve âlimlerle, meşayihlerle, zengin esnaflarla teker teker hepsiyle görüşmüş. Nakşibendî Efendimiz’le görüşmeye gidince elini öpmüş ondan dua istemiş, sonuçta genç kendisi. O da demiş ki:

—Sen benden dua istiyorsun bizim duamız kabul müdür? Diye buyurmuş.

Kitapta yazıyor, olmuş bir macera kayıtlıdır. Bizim duamız kabul müdür, buyurmuş.

—Kabuldür efendim, demiş.

—Senden bir delil isterim, demiş Nakşibendî Efendimiz. Ayet okumuş, çünkü âlim. Demiş ki:

— Cenabı Hak buyuruyor ki, “Biz bir kulumuzu seversek kullarımıza sevdiririz.” Benim delilim bu. Halk seni çok seviyor. Allah seni seviyor ki bu insanlara sevdirmiş. Nakşibendî Efendimiz de:

—“Ma azizan” demiş.

Yakup Çerhi Hazretleri daha önce gece uyurken bir rüya görmüş. Rüyasında ona demişler ki:

—Molla Yakup medrese ilmini bitirdin, müderris oldun, hoca oldun. Bundan sonra da azizlerin ilmini oku. Azizleri bul, azizlerin ilmini oku.

Ama rüyasında bir kimse bunu demiş ama kim olduğunu ne olduğunu bilemiyor. Nakşibendî Efendimiz’e gidince bu rüya çok işlemiş.

—Yâ rabbî bu azizler kimlerdir? Azizleri nasıl bilirim? Diye merak etmiş.

Nasıl mübarek öyle buyurmuşsa rüya aklına gelmiş, canlanmış rüya. Orada işte gayri ihtiyarı Nakşibendî Efendimiz’e gönlü akmış.

Ama çanta elinde memleketine gidiyor. Gitmiş ama daha gidememiş yoldan dönmüş gelmiş. Ayrıldıkça ona sevgisi çoğalmış, çoğalmış. Memleketine doğru yolun çoğunu gitmişken, memleketine gitmeden geri dönmüş gelmiş. Gelmiş onu dergâhında bulmuş. Demiş:

—Efendim beni kabul...

Ama orada “Ma azizan” kelimesi okunduktan sonra “Biz azizlerdeniz.” denmiş. Rüya aklına gelmiş, fakat oradan ayrıldığına kendine büyük bir günah, kusur, noksanlık olduğunu kabul etmiş. Bana rüyamda “Azizlerle ol.” dediler, bu da “Azizlerdeniz.” dedi. “Niye onun yakasını bıraktım?”, diye çok böyle bir ah u eninle çok üzgün, ağlayaraktan geliyor Nakşibendî Efendimiz’e ve ona “Beni kabul et.”, diyor.

Mübarek bunu öyle karşılıyor ki diyor:

—Biz geç kabul ederiz, güç kabul ederiz. Kendimizden kabul edemeyiz, kendiliğimizden de kabul edemeyiz. Yat, bu gece bakalım ne zuhur edecek?

Tekkede, dergâhta yatıyor. Nerede yatsın? Sabaha kadar yüzünü yerlere koyuyor, sabaha kadar ağlıyor. Nasıl ağlıyor? Allah’a yalvarıyor;

—Yâ rabbî, ben bir refaha, feraha, huzura ulaşmak isterken ne mihnete düştüm ben. Ya kabul olmazsam ne olacak benim halim? Diyor.

Ömrümde böyle bir sıkıntılı gece geçirmedim, diyor. Sabahtan mübarek gelmiş ona:

—Kabul oldun, diyor.

Ondan sonra daha gitmiyor. Öyle bir âlim her şeyini terk ediyor, Nakşibendî Efendimiz’in hizmetinde kalıyor.

Fakat bir gün ona diyor ki işte bu noktaya geliyor: “ Arzatmi imanı ilmi ledünni ilmi Yakubu” misal buyuruyor. Diyor ki:

—Molla Yakup ilim ikidir.  Bir ilim var ki insanoğlu gider bir medresede bir hocadan tahsilini yapar, oradan icazet alır. Bu insanoğlunun elinde bir hüccettir. Bir ilim de var ki velîlerin ilmi, onu okumak lazım onu elde etmek lazım, diyor.

Onun için bunun nasıl bir ilim olduğunu bilemiyor ki. Ama bir gün mübarek Nakşibendî Efendimiz onun ayağına basıyor. Ayağına basınca onun kalp gözü orada açılıyor. Öyle bakıyor ki dünya, yerler, gökler, ay, yıldız bunları hep kalbinde seyrediyor, içinde seyrediyor.

Evet, insanlarda kalp âlemi vardır. Kalp âlemi açılmazsa o ilmi okuyamaz. O satırda olmayan ilim oradadır. Ama kalp âlemi açılırsa onu okuyabilir. Açılmazsa orayı okuyamaz.

O kalp neyle açılacak? Kalp de ancak Allah’ın aşkı ile açılacak.

Allah aşkı o kalpte büyüye büyüye, çoğalır, gele gele onu açar.

Gele gele büyütür, gele gele açar. Onu büyütür dünyalardan büyük olur. Onun için Cenabı Hak, Hazreti Allah kutsî hadisinde buyuruyor: “Ben yerlere, göklere sığmam, mü’min kulumun kalbine sığarım.”[6]

Evet, efendiler! Allah’a şükür, çok şükür, bin şükür, nihayetsiz şükürler olsun. Allah bugünlerimizi aratmasın, Allah bugünleri üzerimizden kaldırmasın.

Teveccüh deyince büyük bir ameldir. Ama ne istiyor bu amel?

Bakın ıraktan gelenler de oldu, uykusuz da kaldınız, yorgunluk da oldu size. Para da harcadınız, geldiniz. Bu kadar zahmet, bu kadar mihnetler, meşakkatler bir saatin karşılığıdır. Teveccühte bir saat var, sohbet olunca başlar.

Ama sohbeti de dinlemek lazım. Bizim tarikatımız sohbet tarikatıdır. Sohbet zuhurattır; sohbet bu akılla, sohbet bu satırla bilinmez. Sohbet beşeri akılla, ilimle olmaz. Sohbet bir zuhurattır. Bakın kelamı kibarda:

Ey birâder sözlerime tut kulağ

Sanma anı söyleyen dil yâ dudağ

Evet, “Din nasihattir, din nasihattir, din nasihat.”[7] buyrulmuş. Din nasihatle gelir din nasihatle yaşar, din nasihatle gelişir. Din nasihatten ibarettir, din nasihatle gelişir, din nasihatle yaşar.

Ama bu nasihatse ikidir. İşte biri zâhir ulemanın hakkıdır ki onlarda ilim sıfatı vardır. Tabii Cenabı Hakk’ın “Sizin bileniniz ile bilmeyeniniz bir değildir.”[8] emri var.

Öyleyse onlar, tabii âlim oldukları için, farklılar. Kimden? Avamdan farklılar, ilmi olmayanlardan farklılardır. Kur’an’ı açıp ayeti okuyup da onun manasını vermek veya hadisi okuyup manasını vermek onların hakkıdır. Bin, iki bin, on bin kişiye hitap etmek onların hakkıdır, ama bu vaazdır.

Sohbet ise zuhurattır. Sohbet kitaptan konuşulmaz.

Onun için Erzincan’da bir meşayih varmış “kitapsız” derlermiş ona. Niye kitapsız demişler ona? Hâlbuki kitapsız diye hani dini olmayanlara, dinsiz, kitapsız derler. Hâlbuki böyle değil. Çünkü o sohbet edermiş hiç kitap açmazmış. Her zaman sohbet edermiş hiçbirinde kitap yok. Hatta ismine “Bayburtlu Kitapsız Mustafa Efendi” demişler.

Evet, sohbet zuhurattır. Bizim tarikatımız da sohbet tarikatıdır.

Sohbet emirle olur, öyle emirsiz de olmaz.

Yalnız işte bu zaman zaman sohbetimiz oluyor, teveccühümüzü de yapıyoruz.

Ama deyin ki, sohbet ne istiyor?

Sohbet sâfîlik ister.

Sâfîlik de bu sohbete gelmişsin sen, sohbet dinliyorsun can kulağını vereceksin. Bütün gönlünü vereceksin, o kelamlara gönül vereceksin. Sadece kulağını vermek de değil, gönül vereceksin bu kelamlara.

Gönül vermek için oraya, ne lazım?

Gönlünde olanları hep atacaksın, gönlünü boşaltacaksın ki o söylenen sözler senin kalbine girsin.

Boşaltmazsan nereden girecek? Senin gönlünde çok, bin türlü düşünceler varken, şuğullar varken, alacağın vereceğin varken o sohbet ne olur?

Rüzgâr gibi alır vurur gider başından, hiç sana tesir etmez.

Ama de ki sohbet bellenir mi?

Bellenmez. Satırdan alınmaz ki bu bellensin. Sohbet öyle bir şeydir ki bugün yapılan sohbet belki 10 sene sonra sende zuhur edecektir. Belki 5 sene sonra göreceksin bu sohbeti sen, tecellî edecek.

Evet, sohbet ruhtan tecellî eder ve sohbeti ruhlar cezbeder. Ancak biz ne zaman ki:

Olursun âlem-i ruhtan haberdar

Buyrulmuş.

Bu berzah âlemin geç, gör neler var

Eriş nûra ki sende kalmaya nâr

Bu berzah âleminden mana bu dünyadır. “Dünya mü’minin zindanıdır.”[9] buyrulmuyor mu? Öyleyse dünyayı sevmeyeceğiz, zindan sevilmez.

Bir de berzahtan mana bu süflî cesettir. Bu süflî cesetten ruhu kurtarmak lazım. Niçin?

Hapsetme tende cânı sen

Düşmâna verme anı sen

Buyrulmuş. Ruh bu tende hapsedilmiştir, ruhu buradan kurtarmak lazım.

Neyle kurtulacak?

Ancak ve ancak her şey dûr olduğunda.

Kur’an-ı Kerim’de bir hakikati vardır. Yunus Aleyhisselam denize atılmış, balık yutmuş deryanın dibine gitmiş. O balığın midesinde Allah’a öyle yalvarmış ki, “Lâ ilâhe illâ ente sübhâneke innî küntü minezzâlimîn.”[10] diye. Bu onun zikridir. “Yâ rabbî senden başka ilah yoktur, ben kendi nefsime zulmedenlerden oldum.” buna duçar oldum, layık oldum.

Ama nasıl zulmetmiş kendi nefsine? Bilmiş, onda da bir kusur olmuş.

Yalnız evliyalarınki veya nebilerinki zelledir. Bu isyan değildir de onlarda bir zelledir. Allah’a isyan etmiş değildir. Ama ne var?

Hani Cenabı Hak, “Ya Yunus söyle kavmine ateş yağdıracağım. İnansınlar, inanmazlarsa ateş yağdıracağım.” O ateş yağmadan ve Yunus Aleyhisselam da emir, müsaade almadan o bölgeden çıkmış onun için cezalanmış, Allah onu balığa yutturmuş. Bakın, dikkat edin.

Hâlbuki Lût kavmini felaket ile alt üst edeceği zaman Cenabı Hak Hazreti Lût’a “Sen kavminden sana inananları al beriye çık, onları topraklara atacağım.” dedi. O da çıkmıştır.

Sâlih Peygamber’e “Sen sana inananlarla onlardan ayrıl, şuradan çık. Bunları ben rüzgârla, sesle kıracağım” demiştir. Bunlar olmuştur.

Nuh Aleyhisselam’a “Sana inananları gemiye al, öbürlerini suda boğacağım.” buyuruyor. Bunlar var, fakat Yunus Aleyhisselam’a ne hikmetse, denmemiş. Bunlar da cilve-yi rabbanî, bilemeyiz.

Yunus Aleyhisselam’a “Ateş yağdıracağım senin kavmine söyle ya Yunus onlara, söyle bir haftaya kadar inansınlar; inanmazlarsa ateş yağdıracağım.” Çünkü Yunus Aleyhisselam bunlara tekrar tekrar Allah’ın, Cenabı Hakk’ın emirlerini söylediği zaman onu tenkit ediyorlar. İtiyorlar, dürtüyorlar, azarlıyorlar.

—Sen git bize karışma, diyorlar.

Neticede Cenabı Hak, “Ya Yunus onlara söyle bir hafta müddet. Bir haftaya kadar inandılar inandılar; inanmazlarsa onlara ateş yağdıracağım.” buyuruyor.

Bunu da onlara söyleyince bunlar yine ne yaptılar? Yine onu tenkit ettiler.

—Sen deli olmuşsun, hiç gökten ateş yağar mı? Gökten yağmur yağar, dediler.

Fakat ateş bulutları yani afat bulutları göründü. Öyle kırmızı bulutlar göründü ki zemine doğru, aşağı bulutlar asılıyorlar. Ateş dökülecek, göründü. Bunlar ateşin döküleceğini gördüler.

Yunus Aleyhisselam, kendisi de yanmasın diye, o ateş dökülecek bölgeden kaçıyor. O bölge Ninova’dır, Musul’a yakındır, hemen Musul’a şimdi karışmış durumda. Oradan kaçıyor, ayrılıyor, çıkıyor.

Emirsiz çıktığı için… Ama o çıktıktan sonra bunlar iyice ateşi, afatı gördükten sonra Yunus Aleyhisselam’ı arıyorlar ki bulsunlar;

—Ya Yunus inandık biz senin rabbine, sen rabbinden dile bizi yakmasın, diyecekler.

Yunus Aleyhisselam’ı bulamıyorlar. Bulamayınca da ne yapıyorlar bunlar?

İçlerinde idrak sahipleri akıllılar varmış.

—Yunus’u bulamadık ama Yunus’un rabbısına inanalım. Bu afat onun rabbısından geliyor, ona inanalım, yalvaralım, ağlayalım, sızlayalım; bizi yakmasın, üzerimize ateş yağdırmasın, diyorlar.

Ne yapıyorlar, efendiler!

Hayvanları bütün körpelerinden ayırıyorlar. Mesela kuzuları koyunlarından, buzağıları sığırlardan daha hep ne kadar hayvan varsa ayırıyorlar. O körpeler bağırıyor, hayvanların anneleri bağırıyor ve çocukları da annelerinden ayırıyorlar. Çocuklar da süt emen, meme emen çocuklar; meme istiyor annesi yok, onlar da ağlıyor. Halk birbirine sarılıp ağlıyor. Allah’a yalvarıyorlar, ateş dökülecek.

O bulut koyup çekip gidiyor daha dökülmüyor, yanmıyorlar. Yunus Aleyhisselam da yok, çekti gitti.

Yunus Aleyhisselam denize gidiyor. Vapura binip giderken, vapurda sadece Yunus Aleyhisselam yok, dolu insanlar var. Bir balık geliyor vapurla çarpışıyor. Önünden vuruyor arkaya, arkadan vuruyor öne; sağdan vuruyor sola, yatırıyor, soldan vuruyor sağa yatırıyor. Arkadan böyle yatırıyor kaldırıyor. Ama bir daha vursa buna takla attıracak, ters döndürüp boğulacaklar.

Gemi halkı demişler ki:

—Bu açtır biz buna yemek verelim.

Neler varsa yiyecekleri ekmek, et işte nerede ne varsa döküyorlar denize ki, hiçbirine balık bakmıyor. Gemiyle çarpışıyor.

Diyorlar ki:

—Bu bizden bir adam istiyor. Hepimiz boğulmaktansa bir tanemiz gidelim de diğerleri kurtulsun. Kim gider denize? Diyorlar ki:

—Kura atalım, kura çekelim kime düşerse. Hepimiz mi gideceğiz, bir tanemiz gitsin de...

Bu düşünce içerisinde kurayı daha çekmeden Yunus Aleyhisselam diyor ki:

—Beni atın da siz kurtulun.

Onu da çok nurlu gördükleri için bakıyorlar ki:

—Yok, sen iyi bir kimsesin, seni atmayız, diyorlar.

—Yok, bu geminin halkı hep suya dökülse o beni istiyor, diyor.

Biliyor, “O beni istiyor.”.

—O beni almadan bu gemiyi bırakmaz, diyor

Atıyor suya kendini. Balık yutuyor bunu. Balık yutup gidiyor, geminin halkı kurtuluyor, gemi çekip gidiyor.

Ama şimdi bu ne yaptı? İşte orada düşünüyor. Bu zikrin manası büyük, “Lâ ilâhe illâ ente sübhâneke innî küntü minezzâlimîn.” ve “Yâ rabbî insanlar, cinler, melekler de dâhil hep güçlerini sarf etseler ki beni buradan kurtaramazlar. Ama sen beni korursun.” diyor. Cenabı Hak da onu koruyor. Balığın midesinde 40 gün yaşıyor.

Ama Cenabı Hak balığa emrediyor, “Ey balık benim Yunus kulum senin midende, sakın bir şey yeme, onun yerini daraltma.” diyor. Orada 40 gün zikrediyor. Bu zikre devam edince bakıyor balığın gövdesi, dağ gibi kara bulut gibi gövdesi, cam oldu, billur oldu. Deryayı seyrediyor bu sefer.

İşte efendiler bizim ruhumuzu da, Nefs-i emmaremiz böyle bir balık yutmuş gibidir.

Onu cam etmek lazım, onu silmek lazım. Onu silmek lazım ki o ruh orada sıkılmasın, kurtulsun, o sıkıntıdan kurtulsun.

Buna ne lazım?

Burada da zikir lazım, ibadet lazım, amel lazım, zikir lazım. Onunla kurtaracağız. Evet, bak, kelamı kibarda geçiyor:

Mekânım batn-ı hût oldu memâtım lâ-yemût oldu    

Muhâfız ankebût oldu ben oldum gâr-ı dervîşân

Demek ki; âşıklar, dervişler bunları yapıyorlar.

Evet, Yunus Aleyhisselam yaşamış, olmuş; ama cismen yaşamış onu, cismen olmuş onda.

Ama dervişlerde de manevi olarak, ruhen bunları yaşıyorlar, bu hallerden geçiyorlar. Geçmeseler derviş olamazlar. Onun için kelamı kibarda geçer bak!

Dilersin dilberi dilber kılarsın dilberi dilber

Sana da keşf olur dilber mühim esrâr-ı dervîşân

Dervişlik çok mühim bir esrardır. Nedir?

Onlar dilber olmuşlardır, ama dilberi bulmuşlar da dilber olmuşlar.

Dilberin manası güzeldir. Cenabı Hak “Biz insanı çok güzel halk ettik.”[11] buyuruyor. “Biz çok güzel halk ettik” ama ne kadar güzel olsa insan Peygamber Efendimiz’den güzel olur mu?

Çünkü bütün güzellik onda sona eriyor ki Cenabı Hakk’ın nurları; sıfat nuru, esma nuru onda tamam tekemmül etmiştir.

Ama o bile ne buyuruyor? “Benim mürebbim rabbim, beni rabbim terbiye etti.”[12] buyurmuyor mu?

Elemneşrahleke suresi niçin inmiş, nazil olmuş? Ne bundaki mana?

Âlimler var, hocalar var. Bunun manası nedir, niçin inmiş bu Elemneşrahleke suresi? Cenabı Hak “Habibim biz senin sadrını yardık, kalbini temizledik.”[13] buyuruyor.

Öyleyse bizim de göğsümüz yarılacak, sadrımız yarılacak. Bizim de kalbimiz temizlenecek.

Bu görünmüyor. Görenler var mı? Var, görenler vardır. Yeminle de söylerler. Niye söylemesin? Biz de yeminle söyleyebiliriz görünür, niye söylemeyelim değil mi?

Onun için Evliyâullah da böyle bir doktor gibi ameliyat masasına yatırır. Senin göğsünü yarar, kalbinin içini temizler. İster bil, ister bilme; göremezsin, başka. Onun için burada bu kelam niçin söylenmiş?

Özün bir pîre teslim et, müdâvim ol kapısında         

Meşâyihden murâd şâhım mürebbî kâmil olmaktır

Mürebbi ne? Mürebbi yetiştirendir.

Kâmil de yetişip noksansız kalan. Kâmil kendisi yetişemiyor onu bir yetiştiren var, yetiştiren olacak.

Onun için burada evet, tarikatın esrarları, nimetleri bunlardır efendiler.

Allah’a şükür bizim tarikatımız, bütün tarikatların üstünüdür, hepsinden daha da kıymetlidir, hepsinden daha da kolaydır. Tatbikatı kolaydır, nimeti büyüktür, kârı büyüktür. Hiçbir tarikatta bizim tarikatımızın zikri kadar kolay zikir yoktur. Ama hiçbir tarikatta bizim tarikatımızın zikri kadar kıymeti de yoktur.

De ki onlar bilmiyorlar mı bunu? Bilemezler canım, bu kudret meselesidir. Niye?

Muhammed Şemseddin-i Rûcî Hazretleri var, Reşahat’ta geçer, sağlam bir kitaptır. Bütün delilleri ayetlerle, hadislerle açıklanmış. Yani velîlerde olan bütün maceraları, olan sıfatları, tecellî eden halleri, yaşantıları, görüntüleri hep orada ayetle, hadisle ispat edilmiştir.

Muhammed Şemseddin-i Rûcî Hazretleri o da çok büyük bir âlimmiş. Genç yaşta iken onun da gönlüne bir tarikat sevdası düşmüş.

—Tasavvufsuz olmaz, ben de bir tasavvuf âlimi bulacağım, tasavvuf ilmine çalışacağım, demiş.

Bu aramış, çok aramış, çok meşayihlere gitmiş.

Ama Yunus Emre buyuruyor:

Niceleri gittiler mürşit arayı

Arayanlar buldu derde devayı

Bin kez okur isen aktan karayı

Bir kâmil mürşide varmasan olmaz

Öyle efendiler, bin sene medrese ilmini okusa yine bir mürşide ihtiyacı vardır.

Mevlânâ’nın Şems’e ne ihtiyacı vardı o kadar ilmiyle beraber?

Şems yüz sene okusaydı Mevlânâ gibi bir âlim olamazdı. Çünkü Mevlânâ dünya yüzünde tek bir âlim; tek, ikincisi yok. Demek ki Mevlânâ Şemsi yüz sene okutsaydı, okuturdu. Yüz sene okutsaydı yine kendi gibi bir âlim edemezdi. Bu zâhirde, satır ilminde böyle.

Ama Mevlânâ’nın satırda okumadığı bir ilmi, onun kalbinde Şems doğdurdu değil mi? Onun kalbinde o ilmi Şems doğdurdu.

Evet, onun için işte Muhammed Şemseddin-i Rûcî Hazretleri çok büyük bir âlimmiş. Bütün meşayihleri gezermiş, mürşit arıyor. Kaşgar vilayetine gelmiş. Sadeddin-i Kaşgarî Hazretleri de evlad-ı Resul’den ve otuz iki tane halife çıkartmış, irşat etmiş. Onun kadar çok irşat eden icazet veren olmamış, otuz iki tane halife yetiştirmiş.

Muhammed Şemseddin-i Rûcî Hazretleri o otuz iki tanenin içerisindeymiş. O da çok âlim ama gelmeden evvel, bulmadan evvel meşayih arıyor. Kaşgar vilayetine gelmiş meşayih sormuş burada.

—Meşayih var mıdır, tekke var mıdır, zaviye var mıdır, diye sormuş.

Bir merkezi yerde herkesçe daha çok bilenen; ilmi yönden, zenginliği ile, müridinin çoğunluğundan dolayı Nureddin-i Havâfî isminde bir meşayihin tekkesini göstermişler. Ve gitmiş onları zikirde bulmuş. Bakmış zikri aleni, cehrî yapıyorlar. Hem başlarını sağa sola çeviriyorlar hem de bağıraraktan yapıyorlar.

Haktır inkâr değil. Nakşibendî Efendimiz  de öyle buyurmuş;

—Sizin zikriniz haktır inkâr etmiyorum ama ben sizin yaptığınız gibi yapmam, demiş.

Değil mi? Kendi şeyh efendisi daire içinde oturuyor ve cehrî zikir yaptırıyormuş. Şeyh efendisinin sohbetini dinliyor, zikre başladığı zaman Nakşibendî Efendimiz çıkıp gidiyormuş. Şeyh efendi zikri yaptırıyor, zikrin idarecisi oymuş fakat şeyh efendi bir şey demiyor, biliyor, bildiği için bir şey demiyor.

Ama müritleri ona buğzediyorlar.

—Sen niçin bizim şeyh efendimizin sohbetini dinliyorsun da zikrinden kaçıyorsun.

Diye buğzediyorlar, sevmiyorlar. Ama onlara demiş ki:

—Sizin zikriniz haktır inkâr etmem ama ben sizin yaptığınız gibi yapmam, dermiş gidermiş.

İşte bu Muhammed Şemseddin-i Rûcî Hazretleri de o, Nureddin-i Havâfî ismindeki aleni zikir yaptıran, cehrî zikir yaptıran meşayihin sohbetini göstermişler, gitmiş. Onları cehrî zikirde bulmuş.

Burada belki vardır cehrî zikir yapan Rufaîler, Kadirîler. Tenkit değil, bunu tenkit için söylemiyorum hâşâ. Abdülkâdir Geylânî Hazretleri de bizim pîrimizdir. Biz daima teveccühler içinde onu zikredeceğiz, okuyacağız. Daima hatmede okuyoruz, Fatiha hibelerinde okuyoruz.

Evet, işte bu cehrî zikri seyretmiş ama bunların zikri hoşuna gitmemiş, oradan ayrılmış.

—Burada daha başka meşayih yok mu? Demiş.

İşte böyle merkezi bir yerde değil de bir ara sokakta kapalı bir yerde Sadeddini Kaşgarî Hazretleri’ni göstermişler. Demişler:

—Nakşî halifeleri var, filanca yerde.

Gitmiş onu da bulmuş. Evvelce gitmiş olduğu şeyhin cemaatleri gibi orada da cemaat var. Ama bunları zikirde bulmuş. Bir ufak mahalle mescidinde zikir yapıyorlar. Bizim yaptığımız halka zikrindeler, hatme okuyorlar, akşam yaptık ya öyle bir zikirdeler.

Bunları da seyretmiş bakmış ki bunlarda ses yok, hareket yok; ama zikirdeler. Halka olmuşlar, gözleri yumuk, ellerinde taş var veya tespih var. Bunların bu zikri hoşuna gitmiş. Gönül muamelesidir bu. Onları da seyretmiş ama onlarınki hoşuna gitmemiş, bunlarınki hoşuna gitmiş.

Gönlünde şöyle bir şey cereyan etmiş. Demiş ki:

—Yâ rabbî, külli şeyin kadirsin (sen her şeye kadirsin), her şey sana ayandır. Yâ rabbî, onlar da seni zikrediyorlar ses vardı, hareket vardı. Bunlar da seni zikrediyorlar ama bunlarda ne ses var, ne hareket var. Bunun hikmeti nedir?

Bunu böyle düşünürken onların hatm-i hacesi bitiyor, şeyh efendi bakıyor ki bir genç mescidin kapısında onları seyrediyor. Buna doğru:

—İleri gel, diyor.

Bakışıyla onun gönlündekini okuyor. O da ilerliyor, ilerleyince onun gönlündekini okuyor ve diyor ki:

Şüphesiz nâdân u abdal kârıdır

Zikirde beyhude feryat eylemek

“Nahnü ekrabü” sırrını fehmetmeyip

Hazırı gâip gibi yâd eylemek

Şüphe yok ki bilemeyenlerin kârıdır...

İnsanlar maddiyatta da kâr yaparlar değil mi? Ama bu kâr yapanların hepsi müsavi mi? Yok. Mesela ince işler yapanlar var, ticaretlerinde daha da sırlı becerikli olanlar var değil mi? Gözü açık olan herkes onu yapar, herkes bilir ama... Onun için burada öyle buyuruyor:

Şüphesiz nadan u abdal kârıdır

Yani bilmeyenler, nâdân demek, bilmeyenler; abdal da yani anlayamayanlar. Yalnız abdalın iki manası var. Abdallık yüksek bir makamdır aslında. Bir abdallık var ki tamamen Hak için, Allah için her şeyinden geçer, bitirir.

Olmuşuz abdâl-ı Hak dîvâne sanma bizleri  

Diye bir kelam vardır.           

Bu abdal deyince tarikatta da abdallık yüksek bir makamdır. Onun için diyor ki:

Şüphesiz nâdân u abdal kârıdır

Zikirde beyhude feryat eylemek

“Nahnü ekrabü” sırrını fehmetmeyip

Hazırı gâip gibi yâd eylemek

Beyitle diyor ki:

—Niye bu kadar şüpheye düştün, düşünceye düştün, merak ediyorsun? Şüphe yok ki o bilemeyenlerin kârı zikirde bağırmak veya sesle hareketle zikretmek. Bunlar bilemiyorlar, anlayamıyorlar.

Neyi anlayamıyorlar? “Nahnü akrabu.”[14] sırrını. Kur’anı Kerim de bir esrardır, sırdır. Onun için bizim Divan’da buyruluyor,

Dâireyiz hem kudûmüz, cismimiz neydir bizim         

Aşk u sevdâdır gıdâmız, bağrımız meydir bizim       

Virdimiz İsm-i celâl'dir, kalbimiz “Hay”dır bizim    

Zikrimiz ihfâ-durur, esrâr-ı Kur’ân bizdedir

Hâlbuki burada “ney” Mevlevilerin zikridir. Koskoca Mevlânâ’nın zikrini burada beğenmiyor. Beğenmiyor deyince hoş onu tenkit de etmiyor, inkâr etmiyor. Diyor ki:

 —Ne hacet, benim zikrim vird-i celaldir. Ben kalbimden, Allah Allah diye zikredersem, Kur’an’ın esrarı da burada, sırrı da burada.

Onun için başka bir kelam daha var. Buyuruyor ki:

Bu aşk bir bahr-i ummandır

Buna hadd ü kenar olmaz

Delilim sırr-ı Kur’an’dır

Bunu bilende ar olmaz

Kur’an’ın sırrı nedir? Kur’an’ın sırrında iki kelime var:  “Nahnü akrabu”, Cenabı Hak buyuruyor. Bu ne? “Kulum ben sana şah damarından yakınım.”

Bütün ilim, amel, zikir, ibadet hepsi Allah’a yaklaşmak için değil mi?

Ama Cenabı Hak ne buyuruyor? “Kulum ben sana şah damarından daha yakınım.” Bu ne?

Bu da Allah kelimesi ile… Kalpte Allah kelimesi yazılıdır.

Neye benzer mesela? Bir Allah kelimesi yazılı lamba var ya ama cereyan gelince onu gösteriyor; cereyan gelmeyince kendisini göstermiyor.

Kalbinizde Allah kelimesi yazılıdır fakat onu canlandırmak lazım. Ona bir cereyan verip de onu canlandırmak lazım.

Evet, onun için işte burada mübarek nasıl böyle diyorsa, ikna oluyor. Zaten bunu böyle demekle cehrî zikri tenkit etmiyor.

Nakşibendî Efendimiz de öyle buyurmuş. Şeyh efendisinin zikri canım, demiş ki:

—Sizin zikrinizi inkâr etmem, haktır; ama sizin yaptığınız gibi yapmam.

Bir de şu vardır burada: Nakşibendî Efendimiz’den sormuşlar ki:

—Efdali zikir “La ilahe illallah” mıdır?

Bütün ulema, bütün tarikatlar, şeyhler; bâtın ulemanın, zâhir ulemanın bütün binbir ittifak ile kararı efdali zikir: “La ilahe illallah”tır.

Ama Nakşibendî Efendimiz onu efdal-i zikir olarak kabul etmemiş; bir tek o, tek kalmış. Ama tek kalmış da burada bir kusur mu işlemiş? Bir eksiklik mi işlemiş? Hayır.

O öyle ileri gitmiş, öyle ileri gitmiş, öyle ileri gitmiş ki onun makamına kimse ulaşamamış ki onu anlayabilsinler. Çünkü o reis-i evliyadır.

Himmet-i evliyâ bize yâr iken

Şâh-ı Nakşibendî serhünkâr iken

Serhünkâr demek; ülke padişahlarına hünkârım denilirdi. Ser demek yani ülke padişahlarının daha “ser”i,  ileri gitmişidir. O maneviyat padişahları velîlerdir ama o velîlerden çok ileri gitmiş. Onun için burada reis-i evliya seçilmiştir.

Himmet-i evliyâ bize yâr iken

Şâh-ı Nakşibendî serhünkâr iken      

Seyyid Tâhâ Sıbgatullah var iken

“Kâbe kavseyn”e dek seyrânımız var

Bakın, efendiler! Nakşibendî Efendimiz’deki olan esrara bakın, sırra bakın. Hakikaten de öyle,  Nakşibendî Efendimiz  “Kâbe kavseyni”[15] makamına ulaşmıştır. Hiçbir velî o makama ulaşmamıştır, ama o ulaşmış.

“Kâbe kavseyn” makamı Resulullah Efendimiz’in makamıdır. Peki, o makama ulaşınca peygamber mi olmuş? Haşa, yok peygamber olmamış, ismi kalmıştır. Peygamber olmamış ama o makama ulaşmıştır.

Onun için burada Nakşibendî Efendimiz buyurmuş ki:

—Efdal-i zikri “La ilahe illallah” olarak kabullenilmiş ama bize göre değil, demiş. Bize göre o zikir bir ibadettir. Bize göre efdal olan zikir; kalbi Allah ile meşgul etmektir. Kalpten Allah’ı unutmamaktır.

Evet, işte onun için Cenabı Hak da “Nahnü akrabu” buyuruyor. Kur’an’da bir ayettir ki bütün Kur’an’ın sırrı, esrarı bunun içerisindedir, “Nahnü akrabu, kulum ben sana şah damarından daha yakınım.”

Kur’an’dan mana Allah’ın kelamıdır.

Cenabı Hak her bir hikmetlerini, kuvvetlerini, kudretlerini, nimetlerini, sıfatlarını, maddi manevi günahları Kur’an’da bize bildirmiyor mu?

Bunların hepsi ilim değil mi?

İlim bir deryadır derler ama ilim bir noktadır da.

Derya olur ama noktayı bilemez, noktayı anlayamaz, noktayı bilemez.

Aslında ilim bir noktadır. Derya olunca açılıyor, yayılıyor.

Bakın şimdi bu güneş var. Güneşin ışığı bütün arzı istila etmiş, mükevvenâtı bütün ışığıyla istila etmiş. Güneş ışığı ile istila etmiş ama güneşin bir merkezi var, bir vücudu var.

Öyleyse demek ki ilmin bir noktası var. O noktayı okuyan, işte kalbi açılan ilmin noktasını okuyandır. Ancak kalbi açılan o noktayı okur.

Onun için ilim bir noktadır, diye Hazreti Ali Efendimiz buyurmuş: “İlim bir noktadır, cahiller onu çoğalttı.” Cahil demek yani bilmeyenler onu çoğalttı, ilim bir noktadır.

Hâlbuki bakın, dikkat edin, Resulullah Efendimiz’in Hazreti Ali Efendimiz hakkında bir emri var. Buyuruyor ki hadis-i şerifte:  “Ene medinetil ilm bâbı Ali, ilmin şehri benim, kapısı Ali’dir.”. Hani bir insan şehre geldiği zaman, o şehre kapıdan girecektir.

Demek ki Peygamber Efendimiz’in âlim olan ashabının içerisinde en fazla yol almış Hazreti Ali Efendimiz ne buyurmuş? “İlim bir noktadır, cahiller onu çoğalttılar.” Hoş bu kendisini cahil mi yapar?

Ama bir de buyuruyor ki: “Görmediğim Allah’a ben secde etmem.”.

Bakın öyleyse burada şimdi ne anlaşılıyor?

Evet, Allah “ilmel yakîn” ile bilinir, ilim ile bilinir. Allah’ı “ilmel yakîn” âlimler bilirler. “İlmel yakîn” ile bilinir ama o mesafe bırakıyor.

Allah “aynel yakîn” bilinir. Âbidler fazla amel işleyenler “aynel yakîn” ile yaklaşıyorlar. Zaten Cenabı Hak hadis-i kutsîde “Kulum bana nafile ibadetle yaklaşır.”[16] buyuruyor.

Bir de var ki “İlmel yakîn” mesela, Ahmet İstanbul’da, Mehmet Ankara’da. Ahmet Mehmet’i bilmiş. Ama biri Ankara’da biri İstanbul’da.

Bir de var ki Ahmet, Mehmet yaklaşmış birbirine.

Bir de var ki Ahmet Mehmet olmuş, Mehmet de Ahmet olmuş. Bu da vardır.

Ancak insan isminden, cisminden kurtulmazsa bu olamaz.

İnsanın ismi, cismi perdedir,  Allah’a perdedir.

Niçin olmasın? Allah’tan gelmiştir bu ruh, Allah’a gidecek bu ruh.

Ama bu ruhun Allah’a gitmesi için her şey sıyrılacak, aradan çıkacak.

Dünyadan geçecek insan, ahiretten geçecek, cennetten, ilminden, amelinden, kerametinden, asaletinden her şeyinden geçecek insan.

Canından da geçecek.

Canını terk etmeyen canana ulaşır mı? Ulaşamaz.

Allah da öyle buyuruyor: “Kulum ver beni de al beni.” buyuruyor. “Benim sana vermiş olduğum bir can var, ruh var onu ver bana ki beni alasın”. Onun için kelamı kibarda geçiyor bunlar. Bakın, hepsi ayet, hadis mealidir bunlar:

Kıyamazsan başa cana ırak dur, girme meydana

Bu meydanda nice başlar kesilir hiç soran olmaz

Sen diyor canından, başından korkuyorsan bu meydana girme.

Bu meydan hangi meydan? Allah’ın meydanı, Allah’ı kazanılacak meydandır bu.

Hepimiz dünyaya gelmişiz, Allah’ı kazanmak için.

Cenabı Hak bizi dünyaya ne için getirdi? Onu tanıyalım, onu bilelim, ona itaat edelim, ona şükredelim, onu zikredelim, onu fikredelim diye. Bunun için gelmedik mi?

Ama insanlarda bu şükür, fikir, zikir değişiyor.

Bir var ki hiç Allah’ı tanımayan var, hiç Allah’ı bilmeyen var. Günah nedir, sevap nedir, kitap, Kur’an bilmeyen var. Bunlar nedir? Bunlar büsbütün karanlıktalar, bunlar büsbütün uykudalar, bunlar hayvani sıfattalar; bunlar insan değillerdir.

İnsan olmak için Allah’ın göndermiş olduğu kitap var, tanımak lazım. Cenabı Hak ne buyuruyor?

“Biz Kitap’ı insanlara gönderdik.” Kitap’ı tanımayan insan, insan değildir o zaman. “Biz peygamberi insanlara gönderdik.” Peygamberi tanımayan insan, insan değildir o zaman.

Ama biz öyle değiliz Allah’a şükür. Fakat biz de tamamen Hakkel yakîn de Allah’ı bilmiş değiliz. Bunların ikisinin ortasındayız.

Mesela tarikatta ilmi olanlar İlmel yakîn bilirler; ameli olanlar aynel yakîn bilirler, yaklaşırlar.

Fakat bizim ilmimiz de noksan, amelimiz de noksandır. Ama bizim ilmimiz, amelimiz mürşidimizin sigortasına dâhil olmuştur.

Çünkü neden? Az da olsa bizim ilmimiz, az da olsa amelimiz, kıymeti var.

İlim bilmek, amel işlemek. Ama insanlarda ilim işlenmezse işlenmeyen ilim de fayda olmaz. Ama az da olsa bizim amelimiz sigortalıdır. Niçin? Mesela Cenabı Hak “Öyle bir ağızla dua edin ki günah işlememiş olsun.” buyuruyor. Kelamı kibarda da nasıl geçiyor? 

Eğer himmet erişmezse sana bir şeyh-i kâmilden

Adüvler yıktılar seddi ne yatarsın garîb insân

Allah ne buyuruyor? Günah işlemeyen ağzın duasını alın, diyor. Bu kimdir öyleyse? Şeyh-i kâmildir.

Eğer himmet erişmezse sana bir şeyh-i kâmilden

Adüvler yıktılar seddi ne yatarsın garîb insân

Adüv: düşmanlardır.

Ama bu düşmanlar hangi düşmanlar? İmanımızın düşmanları.

Cismimizin düşmanı değil, cesedimizin veya namusumuzun veya vatanımızın düşmanı değil. Her ne kadar zâhirde düşmanlar var ama bunlar imanımızın düşmanı değildir.

Neden? Vatanımıza veya dinimize hakaret eden düşmanla çarpışsak öldürürsek gazi, ölürsek şehidiz değil mi? Bu düşman mı sayılır?

Bir insan zâhirde sana zarar verir ama onun zararından eğer büyük bir kâr görürsen o sana zarar mıdır? O zarar sana zarar vermez.

Ama bizim büyük manevi düşmanlarımız nedir? “Adüvler” nedir?

Dört tane manevi düşmanımız var efendiler.

Birincisi, en başta dünya muhabbeti. Peygamber Efendimiz öyle buyuruyor (s.a.v.): “Bütün hataların başı dünya sevgisi.” diyor.

Dünyayı sevmeyin, dünyayı seven her hatayı işler.

Onun için burada kelamı kibarda da geçer bunlar. Zaten kelamı kibarlar ayet, hadis mealidir.

Hep hatîâtın büyüğü hubb-ı dünyâ bilirem   

Ânı terk etmek de güç, pekçe sarılmak da güç

Sen, ben işte dünya sevgisini hata buyuruyor. Niçin? Biz inandık; ayete inandık, Kur’an’a inandık, peygambere inandık, Evliyâullah’ın emirlerine inandık. İnanmayalım mı şimdi? Bütün hataların başı dünya muhabbeti olduğunu bilmişiz. Bilen söylemiş, biz de bunu duymuşuz.

Niye muhabbet ediyoruz bu dünyaya? Neden?

Çünkü bu beşeriyetin, nefsin dünya ile bir bağı var, o kopmaz, o ölmedikten sonra kopmaz.

Fakat o bağı idare etmek lazım, ne koparmak lazım ne de o bağla fazla bağlanmak lazım.

Bu da nedir? Cenabı Hak buyuruyor ki: “Evvel beden ilmi, sonra din ilmi.” “Dünyaya da çalışın, ahirete de çalışın.” İşte onun için geçer kelamı kibarda:

Hep hatîâtın büyüğü hubb-ı dünyâ bilirem

Bütün hataların başı dünya sevgisi olduğunu biliyorum ama onu sevmek de çetin, terk etmek de çetin.

Nasıl terk edeceksin sen yahu? İman var, ikrar var; soğuk var, sıcak var. Beşeriyetini korumak için düşüneceksin, düşündüğünü de yerine getireceksin. Açlığı düşüneceksin ve açlığını gidereceksin; çıplaklığı düşüneceksin, yerine getireceksin. Bunlar bütün yerine gelecek. Bunlar düşünmekle ve çalışmakla oluyor değil mi? Teşebbüsle oluyor, sa’y ile oluyor, bunlar yapılacak.

Ama her şeyde bir ölçü var, biz ölçünün dışına çıkıyoruz. Sohbetimizin başında Allah kuluna yapamayacağı bir şeyi emretmemiştir. Öyleyse biz Allah’ın emri hududunda olsak her şeyi yapacağız. Yapamayacağımız bir şey kalmıyor. Her şey bizim için kolaydır. Hiç bizim için bir tehlike de yoktur, hiç bizim için bir çetinlik de yoktur. Hiç bizim için bir zorluk da yoktur efendiler.!

Ama bize Allah’ın bir sınırı var. Bu sınır ne? Allah’ın emirleridir.

Onun için peygamberimiz: “Dünyaya da çalışın, ahirete de çalışın.” buyuruyor.

Ama biz hep dünyaya çalışıyoruz, ahirete çalışamıyoruz.

Sonra biz hep dünya için çalışıyoruz; makam mevki, şan şöhret, ağa dedirelim, paşa dedirelim, hele nasıl yiyelim de kimse bizim gibi yemesin; nasıl giyinelim de kimse bizim gibi giyinmesin; nasıl bir yerde oturalım ki kimse bizim gibi oturmasın. Bu değil mi şimdi insanların hali, bu değil midir?

Zenginler bütün yarışta, hep birbirini geçmek istiyorlar. Fakirler de koşuyorlar ki onlara kavuşsunlar. İşte insanların hali budur.

Evet, manevi düşmanlar başta dünya muhabbeti; sevmeyeceğiz dünyayı. Dünyalığımız olacak ama sevmeyeceğiz.

Zenginliği olsun, varlığı olsun ama sen malının çobanı olduğunu bil.

Düşün bir geldiğin ili ne taraftan gider yolu

Kişi kazandığı mâlı çobân olur, güder yâhu

Kişi malının çobanıdır ama bilmez, başka. Çobanı olduğunu bilirse o mal ona zarar vermez.

Kul Allah’ın, mal Allah’ın. Çoban olduğu bilirse Allah’ın malını Allah yolunda harcar.

Bir köyün ağası olur veya köyün insanları bir çoban tutarlar. Onun önüne katarlar üç yüz, beş yüz, bin tane koyun, bunları otlat, derler. Bir ağa çobanı tutar, bunları otlat der. Çoban, o sürünün bir tanesine sahip olabilir mi? Olamaz. Ancak bunları dolandıracak, çünkü onlar ağanın malıdır.

Ağa dese ki:

—Hadi çobana, şuradan yüz tane koyun vereyim de gitsin götürsün, kessin, kurban etsin.

Ver işte götürsün de Kur’an kursunda kessin. On tane de şu efendinin çocukları var, yiyecek ayranı yok, sütü yok, ver götür çocuklarına. Çoban vermiyorum diyebilir mi? Diyemez.

Onun için işte burada bak, bütün dualarda agniya-yı şakirin, geçer.

Ne demek agniya-yı şakirin? Agniya-yı şakirin çok zengin ama mal Allah’ın, kul Allah’ın. Allah’ın malını Allah’ın yoluna harcıyor, esirgemiyor.

Evet, işte demek ki dünya muhabbeti bizim için manevi düşman. Bak!

 

Hubb-ı dünyâ seni sarhoş eylemiş    

Var mı anın gibi bir zirri kalleş

Kalleş deyince; bir insan, bir insanı aldatırsa ona ne derler? Kalleş derler.

Demek ki, bizi en fazla aldatan dünyadan daha büyük bir kalleş yoktur.

Nedir? Dünya sevgisi, bunun kadar aldatan bir şey yoktur. Zaten öyle, idrak edenler öyle demişler:

Aldadı aldadı dünya bizi aldadı

Dibinde zehir dolu yüzünde var bal tadı

Yani dünya bir kâseye, bir bardağa konmuş bir zehirdir. Üzerine de bir damla, iki damla bal şerbeti dökülmüş. Dibe inmiş zehrin üzerini örtmüş. Bal şerbeti diye içen zehirlenir. Bal şerbeti zanneden bal şerbeti olarak görüyor, dibini ne bilsin? Onu içen zehirlenir.

Dünya muhabbeti böyledir, insanları böyle zehirler. Evet, demek ki, burada birinci düşman dünya; manevi adüv dedik, adüvler.

Eğer himmet erişmezse sana bir şeyh-i kâmilden

Adüvler yıktılar seddi ne yatarsın garîb insân

Değil mi? Bakın filmlerde de görmüşsünüz ki; Mevlana Hüsameddin nasıl ki Mevlânâ’nın aşkıyla yanmış, ondan sonra altınlarını yağma etmiş, servetimi gelin götürün, demiş.

Demek ki, Allah sevgisi, meşayih sevgisi bir meşayih vasıtası ile insanın kalbine gelirse dünya çıkar.

Ama o altınları serpmiş ama o da makbul değil bizim için, o da makbul değildir. Onu öyle serpecekse gizli gizli serpseydi veya onu muhafaza etseydi onun gelirini bir hayra bağlasaydı daha makbuldü.

Evet, dünya sevgin olmasın, bir ton altının olsun da o bir ton altını taş gibi gör, altın görme, sanki bir taşmış, altın değilmiş gibi gör, bunun hiçbir manisi yoktur.

Ama bir kilo altının yok da, bir kilo altın da benim olsa dersen o senin gönlünde altın sevgisi başlar. Onun için dünya muhabbeti bizi en fazla aldatır.

Hubb-ı dünya bizi sarhoş eylemiş

Yani dünya sevgisi bizi alkollü etmiş. Alkollü olan bir insan ticaretini yapamaz. Çok ticaret erbabı, çok sanatkâr, çok da mesela hitabetli konuşkan, akıllı bir insan ama alkollü olunca hepsi yok olur, hiçbir şey kalmaz.

İşte dünya muhabbeti bizi de alkollü etmiş. Alkollü olunca ahireti unutuyoruz, amelimizi işleyemiyoruz, yapamıyoruz.

Dünyayı sevmeyeceğiz. Dünya sevgisi neyle çıkacak gönlümüzden? Bakın dikkat edin,

Mâsivânın illetinden pâk edip bu gönlümü

Kıl tarîk-ı Nakşibend’in hâdimi Allah için

Bu mâsivâ sevgisi gönlünde illet olmuş, pas olmuş, diyor.

Onu çok rahatsız mı ediyor? Rahatsız olan insan amel de işleyemez değil mi?

Çok rahatsız oluyor, dolmuş gönlüne, mülevves etmiş kalbini, kirletmiş paslandırmış kalbini.

Kalp bir aynadır, insanların kalbi bir aynadır.

Ayna paslandığı zaman göstermez, tozlandığı zaman göstermez. Onun tozu, pası silinecek ki göstersin.

Eğer ondaki pas karşısına düşeni göstermezse, ondaki toz var ya kendi cismini gösterir, aynen görünür.

Ama onda pas, kir olmazsa ayna kendini göstermez; karşına düşeni gösterir.

Öyleyse bizim bu kalbimiz dünyanın kirinden, pasından kurtulacak. Neyle kurtulacak?

Mâsivânın illetinden pâk edip bu gönlümü

Kıl tarîk-ı Nakşibend’in hâdimi Allah için

Bir de buyuruyor ki:

            Gönlümün put-hânesinden hubb-ı dünya nakşını

            Pute-i aşkında yaktı nârına pervâ gibi

Bir de var ki hadis-i şerifte buyuruyor ki: “Kalbinizde neyi besliyorsanız sizin mabudunuz odur.”

Öyleyse bizim kalbimizde ne var, neler var?

Araba sevgisi var, efendim apartman sevgisi var, fabrika sevgisi var. İşte şunum olsun, bunum olsun bunların hepsi var, işte çok var. Mal sevgisi var, evlat sevgisi var. Hani oğlu yok ki oğlum olsa deseydi.

Eee canım niye oğlum olsun diyorsun. Allah dilediyse, murat ettiyse vermiştir. Niye illa olsun diyorsun ki… Niye Cenabı Hak; “Ve emvaliküm ve evladiküm fitnetün”[17] demiş sana. Sen istersen, isteğin fitne olur, onu söylüyor.

Ama sen hayırlısını iste. Allah sana hayırlı evlat verirse fitne olmaz.

Ama sen istersen fitne olabilir. Çünkü hani çok seviyorsunuz ya, o sevgin senin için fitnedir. Cenabı Hak “Ve emvaliküm ve evladiküm fitnetün.”, mallarınız, evlatlarınız sizin için fitnedir, buyuruyor.

Ama biz evlatlarımızı Allah için seversek, fitne olmaz. Ama biz Allah için sevemiyoruz ki.

Hakkıyla güzel sevdiğimin var mı vebâli

Biz nefsimiz için seviyoruz, onun için fitne oluyor; Allah için sevsek fitne olmayacak.

Nedir? Allah’ı daha çok seveceğiz.

Allah’ı çok seviyorsak eğer biz Allah’tan hayırlısını isteyeceğiz. Hayırlısını ister de Cenabı Hak eğer hayırlı evlat verirse fitne olmaz. Hayırsız evlat verirse fitne olur.

Evet, efendiler manevi düşmanlardan dünya muhabbeti ondan sonra ikincisi ne?

Şeytan vesvesesi. Şeytan bize vesvese veriyor; olmayacak şeyleri aklımıza getiriyor, kötü şeyleri aklımıza getiriyor. Biri de budur.

Üçüncüsü ne?

Nefsi arzularımız.

Her ne kadar şeytan senin aklına bir şey getiriyor ama o aklına gelen bir şeyi işlemek için bir tehdit yok, dikkat edin.

Bir günah aklına getiriyor, hata veriyor. Hani Kitap’a, sünnete uymayan her neyse büyük bir şey gönlüne geldi. Kim getiriyor bunu? Şeytan getiriyor.

Ama nefsin işliyor. Şeytan bunu aklına getiriyor ama elinde bir silahı var da gel sen bunu işlemezsen seni vuracağım, demiyor. Bir polis, bir jandarma, bir görünür tehdit yok. Olmadığına göre bu nefsin arzusudur canım işleme.

Niye Peygamber Efendimiz buyurmuş ki: “Muharebe-yi sagirden muharebe-yi kebire döndük.”[18] Uhut muharebesinden döndüğü zaman “Küçük muharebeden büyük muharebeye döndük.”, buyurmuş.

—Nedir bu büyük muharebe ya Resulullah? Demiş ashab.

“Nefis mücadelesi, gönül mücadelesi.” buyuruyor. Bakın, dikkat edin!

Onun için burada demek ki zaten bir insan günahları işliyorsa, günah-ı kebâirleri işliyorsa o zaten cihat yapmıyor. O küfür sıfatındadır zaten. Ancak ve ancak günahları işlemeyecek ki cihat yapmış olsun.

Şeytan aleyhillane bizim düşmanımızdır. Aklımıza getiriyor, vesvese veriyor. Amellerinizi ifsat etmek için aklımıza bir şeyler getiriyor veyahut da kötü şeyler işletmek için aklımıza getiriyor.

Ama işletmek için elinde bir silahı yoktur. Onu biz kendimiz işliyoruz.

Evet, o zaman üçüncüsü ne? Nefs-i emmaremiz.

Kendi gayr-i meşru nefsî arzularımız. Kitap’a, sünnete uymayan arzular; kendimiz işliyoruz.

Büyük düşmânımız nefs-i emmâre    

Takmış kemendini cezb eder nâre

Bakın dikkat edin bu kelamlara.

Büyük düşmânımız nefs-i emmâre    

Takmış kemendini cezb eder nâre

En büyük düşmanın senin nefsindir, diyor. Bir halat takmış boynuna sürüklemiş cehenneme götürüyor. O halatı koparmak lazım.

Nasıl koparacağız o halatı? Bakın nasıl koparacağız?

Uyan gaflet meyinden kalk bu derdin çâresine bak

Kemendi boğazına tak ara bul kâmil insânı

Öyleyse burada o Nefs-i emmarenin arzularını işlemezsek o kemendi koparırız.

Eğer Allah için bir evliyayı seversek, meşayihi seversek o zaman Allah’ın ipine sarılırız. Cenabı Hak “Allah’ın ipine sarılın.”[19] buyuruyor.

O zaman Allah’ın ipine sarılırız. Zâhirde bir ip yok, olsa herkes sarılır.

Uyan gaflet meyinden kalk bu derdin çâresine bak

Kemendi boğazına tak ara bul kâmil insânı

Başka bir kelamda buyurur ki:

Ey birader dertli isen

Derdine derman ara bul

Vuslata ermek dilersen

Bir kâmil insan ara bul

Vuslat, ulaşmaktır. Neye ulaşacağız biz?

“Gâlû innâ lillahi ve innâ ileyhi râciûn,”[20] Allah’tan geldiniz, Allah’a dönüp geleceksiniz, emri fermanı var.

Ama bizim Allah’tan gelişimiz nasıldır? Allah’a gidişimiz nasıl? Bilemiyoruz.

Allah’tan geldiğimizi de bilemiyoruz, Allah’a gideceğimizi de bilemiyoruz.

Ancak inanmış olarak ölüm haktır, ölüme inandık.

Ahiret haktır, ahirette dirileceğimize inandık.

Sanki dünyaya doğduk Allah’tan geldik, öldük Allah’a gittik.

Evet, bu vardır ama cismî gidiştir. Bunu herkes gidebilir. Herkes gelmiş herkes gidebilir.

Allah’tan gelen ruhtur, Allah’a ruh gider.

Allah’tan bu ruhların hepsi gelmiştir ama ruhların hepsi Allah’a gidemez.

Allah’a ruhun gitmesi için vasıtalar var.

Evvela şeriat var. İkinci vasıta tarikat vardır. Üçüncü vasıta hakikat vardır, dördüncü vasıta marifet vardır. Marifete ulaşmayan Allah’a ulaşamaz.

Evet, efendiler işte onun için bu dört tane manevi düşmanın birincisi dünya sevgisi, ikincisi nefsin, şeytanın vesvesesi; üçüncüsü nefsimizin arzuları, kötü arzuları, yasak olan arzuları.

Peki, dördüncüsü ne?

Kardeşin de olsa günah-ı kebâir işliyorsa o da senin düşmanındır. Kardeşin olsa dahi ondan da uzaklaş.

Bir kelam vardır bu hususta. Bakın, dikkat edin!

Eğer sîmurg-u ankâsan gurâbın yanına varma

Hakîkat andelîbi ol gözünü gülden ayırma

Kelamı kibardır bu.

Bu hakikat bülbülü nedir, gül nedir?

Niye gözünü gülden ayırma? Diyor.

Anka ne burada? Gurab ne burada?

Anka da kuş, gurab da kuş. Anka, öyle temiz bir kuş ki, semada yaşıyormuş. Hiç yere inmiyor, semada yaşıyor, yere inmiyor ki leke bulaşsın.

Gurab da karga. O da kuş ama daima, affedersiniz, pislikle uğraşıyor.

İşte şeriatı olanın, tarikatı olanın ruhu anka kuşu gibi yüksektir.

Evet, şeriatı, tarikatı olmayanın ruhu da nedir? O kargadır. Diyor ki:

Eğer sîmurg-u ankâsan gurâbın yanına varma

Gurab evimizde. Bir anneden doğmuş, bir memeden süt emmişler, bir sofrada yemiş büyümüşler, bir yerde yaşıyorlar. Biri gidip meyhaneye günah işliyor, biri de gidip camide namaz kılıyor. Biri anka, biri gurab işte.

Evet, yani isyan eden, günah işleyen insanlar da itaat edenin düşmanıdır, zıddiyeti var. Onların birbirine zıddiyeti var. İki zıddiyet de bir arada olmaz.

Öyleyse ondan da uzaklaşmak lazım. Yani kardeşin de olsa dahi, günah işliyorsa onunla samimi olma. Onun gittiği yere gitme, onun dediğini yapma.

Fakat gel şimdi; bu dört tane manevi düşmandan insanlar, sa’yı ile üçünden kurtuluyor, bir tanesinden kurtulamıyorlar.

Dünya sevgisini gönlünden çıkarmak için ölümü düşünün. Veysel Karani Hazretleri’ne nasihat isteyenler gitmişler de kim nasihat istemişse onlara demiş ki:

—Size nasihatim: ölümü unutmayın, ölümü düşünün.

Evet, şimdi velîlerin de cümleleri vardır, velîlerin de kıymetli kelamları vardır.

Ne buyuruyorlar? Zenginlik istersen kanaat et.

Bak, bu bir cümledir ki eğer zengin olmak istiyorsan kanaat et. Kanaat etmezsen zengin sayılmazsın.

Niçin? Ne kadar malın çok olsa, daha da çoğalmasını istersin. Ne kadar çok olsa daha çoğalmasını istersin yine, yeter, demezsin.

Ama zenginlik burada Allah’ın verdiğine razı olmaktır. Bu da kanaattir.

Zenginlik istersen kanaat et; vaaz, nasihat istersen ölümünü düşün.

Bakın, dikkat edin, demek ki insanlar eğer ölümünü düşünürse en büyük vaaz, nasihat ölümünü düşünmektir.

Bu vaaz nasihatten maksat ne?

Bize gayemizi bildirmek. Ebedi, hakiki, manevi hayatımızı bildirmek. Bu dünyanın fani olduğunu bilmek. Ve bu dünyaya niye geldiğimizi bilmek, ne yapacağımızı bilmek, nereye gideceğimizi bilmek.

Ölümü düşünmekten maksat:

Bizim için Cenabı Hak ne dilemiş, Rabbimizin hikmetlerini, kudretlerini bilmek. Bizim için neler bahşetmiş, neyi bahşedecek onu bilmektir.

Fakat biz bunları bilmiyoruz, biz bunları bilemiyoruz. Eğer ölümümüzü düşünürsek o zaman dünyayı sevmeyiz.

Zaten dünyayı sevmesek her şeyden mesul olmuyoruz. Bizi aldatan dünya oluyor.

Dünyayı gönlümüzden çıkarırsak var ya ahireti kazanıyoruz. Gönlümüzden çıkarmıyoruz ki, seviyoruz.

Sevilen şey gönülden çıkmaz, sevilmeyen şey gönülden çıkar.

Öyleyse dünyayı sevmemek için ölümü düşünmek var, ölümü unutmamak lazım.

Vaaz, nasihat istersen ölümü düşün, ilim istersen sabret.

İlmin başı da sabırdır. Bak, bunlar cümleler.

Onun için burada demek ki, dört tane manevi düşmanımız var. Dünyayı sevmezsek ve düşünsek dünya fani; bizden evvel annemiz, babamız, akrabamız, etrafımızda zenginler hep gittiler, biz de gideceğiz. Onlar bir şey götüremediler, biz de bir şey götüremeyiz.

Böyle ölümü düşünmekle beraber dünya sevgisini atalım gönlümüzden çıkaralım.

Evet, ölümü düşünürsek dünyayı gönlümüzden çıkarabiliriz. Ama onu da düşünemiyoruz efendiler. Bir akrabamız, bir komşumuz, bir ihvanımız ölüyorsa onun cenazesi olduğunda aklımıza geliyor. Onu götürüp toprağa koyup gelince unutuyoruz. Bir daha bir ölü olacak ki aklımıza gelsin. Öyle değil mi? Ben size soruyorum bunu. Bir ölü olacak ki hatırımıza ölüm gelsin, ölüm olmayınca unutuyoruz. Halbuki ölümü hiç unutmayacağız.

Hem ölüme hakkel yakîn inanmak lazım. Nasıl?

Bak buraya oturdum, buradan kalkamadım. Ve ölüme hakkel yakîn inanmak, ölümü unutmamaktır.

Hayat bir nefestir insanlarda; nefes bitti, hayatı çıktı. Bu nefes çıkar, girmez; girer çıkmaz.

Öyle, bizim büyüklerimizden Azizan Hazretleri cehrî zikir yaptırıyor. Ulema sormuşlar demişler ki:

—Cehrî zikirdeki deliliniz nedir?

Delil isterler, yani delilin burada ayet, hadis olması lazım.

Evet, hafî zikirler hakkında ayetler vardır. Cehrî zikir hakkında hadisler vardır.

O zaman buyurmuş ki, hadis-i şerifi okumuş. Demiş ki:

—Bizim dervişler ölüme hakkel yakîn inanmışlar. Ölüme hakkel yakîn inanan her nefesi son nefesi gibi bilir. Onlar her nefeslerini son nefesi olaraktan biliyorlar. Son nefeste de hadis-i şerifte geçer “Lek kulu men taküm şahadeten la ilahe illallah.” Burada buyuruyor ki: “Son nefesinizde la ilahe illallahı cehrî söyleyin.” delilimiz budur, demiş.

Haklı olduğunu söylemişler, kabul etmişler.

Demek ki ölüme hakkel yakîn inanmak, her nefesi son nefesi bilmektir.

Evet, neyse şimdi biz avamız, zaman zaman ölümü düşünelim, ölümü unutmayalım, tez tez hatırlayalım. Bunu çoğaltalım, büyütelim. Yani günde üç defa geliyorsa aklımıza beş defa gelsin. Beş defa geliyorsa on defa gelsin. Gelsin, gelsin öyle olsun ki hiç aklımızdan çıkmasın. O zaman ölümü tamamen unutmazsan eğer, dünya çıktı senin gönlünden. Sevmezsin daha dünyayı. Demek bunun çaresi varmış. Dikkat edin.

Bir de malum Allah bize akıl vermiş, bir de irade vermiş. İfade de ettik âcizane. Dedik ki, şeytan sana bir vesvese verdi önüne. İnanmışsın, bakıyorsunuz o yasak olan bir şey. Allah yasaklamış, onu işleme. Bir jandarma yok, polis yok sana tehditle işletmiyorlar, işle demiyorlar. İşlemezsin değil mi?

Bilemedin, bilenden öğren ondan sonra işle.

O sözü bilenden öğren, ondan sonra söyle.

O işi bilenden öğren, ondan sonra işle; bilmeden işleme.

Eğer zaten o iş hayır ise, söyleyeceğin söz hayır ise söylersin; şer ise söylemezsin.

Ama hayır mı? Şer mi? bilmiyorsun, onu da öğren ondan sonra işle.

Burada da bu kelamlar vardır. Peki, ondan sonra yaramaz insan, kötü insanlar var. Biliyorsun ki bu adam kötü ahlaklı, kötü amelleri var.

Sen niye onunla dostluk kuruyorsun? Onunla dost olma. Dostluk kuruyorsan eğer muhakkak ondan sana zarar gelecek. Onun için bakın!

 

Cahil ile sohbet etme sözleri sakat olur

Onun için burada “Vekûnû meassadıkîyn.”[21], sadıklarımla olun, diye Allah’ın bir emri var bizlere.

Ama zaten bu sadıklar kimlerdir? Sadıklar ilmiyle âmil olanlar.

Cenabı Hak, bunlarla dost olun, buyuruyor. Bakın burada şimdi bu da zıddiyetlidir.

Bir insan âlimi seviyorsa cahili sevmez daha. Bu onun zıddıdır.

Neye benzer bu?

Bir karanlık var, bir de aydınlık var. Yani bir karanlık dağ var, çok karanlık. Bir de lambalar yanıyor rûşen bir yer var.

O rûşen yeri, ışıklı yeri koyar da karanlığa gider misin sen?

Görüyorsun karanlığı, ışığı da görüyorsun. Tabii ışık dururken karanlığa gitmezsin.

Karanlıktan mana o cahildir, ışıktan mana da o âlimdir.

Onun için burada demek ki, bunlardan kurtulmak için imkânlar vardır.

Günah işleyenlerle sen işlemezsin, onlardan da kurtulursun. Kardeşin de olsa dahi ondan kurtulman lazım.

Peki, bunlardan böyle kurtulduk, nefisten nasıl kurtulacağız?

Evet şimdi burada dedik ki, şeytan aklına getirdi de nefsin işledi.

İşlemedinse cihadını yaptın, kurtuldun. Bu kurtuluş, kurtuluş değil efendiler!

Bu kurtuluş, kurtuluş değil. Bu kurtuluş, kurtuluş olsaydı Kur’anı Kerim’de Cenabı Hak, Bagra bin Bagra’yı bize bildirmezdi. İki yüz sene belki daha fazla amel işlemiş. O kadar amel işlemiş ki  ilmiyle talebeleri bile havada uçuyormuş, ama imansız gitmiş.

Eğer bu kurtuluş olsaydı Şeytan aleyhillane binlerce sene meleklere hocalık yaptı. O da kâfir olmazdı.

Demek ki, burada nefsin de sıfatları vardır, nefsin mertebeleri vardır. Bunları bilmek lazım.

Nefs-i emmare, küfür sıfatı. Kim bunlar?

Günah-ı kebairleri işliyor, haram yiyor, içki içiyor, kumar oynuyor, affedersiniz, zina yapıyor, adam öldürüyor, yalan söylüyor. Bunlar zaten küfürü yaşıyor. Onda cihat var mıdır? Yok.

Ama nefs-i levvame vardır. Bunları işlemeyecek ki nefs-i levvameye geçsin. Nefs-i levvamede de cihat vardır. Cihadını yaptı bunları işlemiyor.

Bunları işlemiyor ama kendisini amelinden dolayı insanlardan üstün görür, yüksek görür. Kendi bu günahları işlemiyor, ameli de vardır.

Bir de günah işlemediğinden dolayı kendisini yüksek görür. İnsanları aşağı görür.

Onun için bu da nedir biliyor musunuz? Nefsin Rahmanî tarafıdır.

Hani şeytani taraftan bir şey bulamadı, günah işletemedi, gücü yetmedi. Sana bu ameli işletiyor ama bu sefer de sana bir gurur kibir getiriyor, enaniyet getiriyor. Seni böyle helak eder.

Kibir, gurur, haset şeytani sıfattır. Onun için:

Gel ey sûfî kıl insâfı bırak gel Zeyd ile Amr'ı

Geçirme yok yere ömrü hased kibr ü riyâdan geç

Sofu amel işleyen. Sofularda da bu haset, kibir, riya olurmuş. Bunlarda da olurmuş.

Ama tarikatın sofusu böyle değil. Tarikatın sofusu sâfîliktir, sâfîleşecek. Bu sâfîye makamına ulaşmakla olur. Sâfîye makamına ulaşmak için daha neler var, kaç mertebe var.

Nefs-i emmare bir defa küfür sıfatıdır.

Nefs-i levvamede cihat var.

Ama nefs-i levvamede cihat yapar da oradan mülhimeye geçerse onun da bu sefer amel varlığına düşme tehlikesi vardır. Amel varlığına düşmek: Yani kendisini üstün görür. Bir kibir, gurur sahibi olur. Benlikli olur, kendini beğenir. Onun için bu da insanı helak eder.

Ama ne zaman ki  nefs-i mutmainneye dâhil olursa o zaman işte nefsinden kurtuldu.

Nefsin hilesi nedir?

Günah işlediği zaman nefsi, onun hedef gösteren bir düşmanıdır. Günahları işlemediği zaman da nefsi pusuya inmiş bir düşmandır, sinmiş bir düşmandır.

Onu ne yapar? Amel işlemesine mani olmaz ama amel varlığına düşürür. Allah korusun bu nefsin hileleri olur.

Bundan kurtulmak için bir mürşide ihtiyaç var.

Mürşitsiz bu insan, nefs-i mutmaine makamına geçemez.

Nefs-i mutmainne makamı velâyet makamıdır.

İnsanlar avamdan seçiliyor. Bunun delili nedir?

Cenabı Hak “Ela bi zikrillahi tadmainnül gulub.”[22] buyuruyor değil mi? “Sizin kalbinizi ancak zikrullah doyurur, başka bir şey doyurmaz.”

Ama zikrullah ile doyan bir kalp nasıl olacak? 

Allah’ı hiç unutmayacak ki yerken, içerken, alırken, verirken, yatarken, kalkarken Allah’ı hiç unutmayacak.

Zaten Cenabı Hak öyle buyuruyor bir ayeti kerimesinde; “Ricalün la tülhihim ticaretün ve la bey’un ân zikrillah.”[23]. Ayeti kerimenin mealinde; “Benim öyle kullarım var ki, onların ticaretleri zikirlerine mani olmaz. Yerler, beni zikrederler; içerler, zikrederler, alırlar, verirler, yatarlar, kalkarlar, gezerler, beni zikrederler.” buyuruyor.

Ancak mürşitsiz insanlar bu nimete ulaşamazlar.  Onun için mürşide ihtiyaç vardır.  Yunus Emre buyurmuş ki:

Niceleri gittiler mürşit arayı

Arayanlar buldu derde devayı

Bin kez okur isen aktan karayı

Bir kâmil mürşide varmazsan olmaz

Onun için Niyazi Mısri Hazretleri buyurmuş bak:

Mürşit gerektir bildire hakkı sana hakkel yakîn

Hakkel yakîn bilmek perdesizdir.

Bir var ki bilinen bir şeyi yapmak. Bir de var ki yaklaşıyor ama arada bir perde var, göstermiyor.

Hakkel yakîn bilmek o perdeyi de kaldırıyor.

O perde senin neyin?

Ben yaptım, ben ettim, ben geldim, ben gittim, demen.

O kalkmadıktan sonra o perde kalkmaz.

Onu da o perdeyi de ancak ne yakar biliyor musunuz?

Aşk, Allah aşkı.

Bu Allah aşkı da sana babadan miras kalmaz, çarşıda satılmaz ki paran çok, gidip alasın.

Onun da bir satıcısı var.

Onun için buyurmuş Celâlî Baba Hazretleri:

Metahından alan gelsin derin deryadan almışam

Bugün aşkın pazarıdır veren Mevlâmdan almışam  

Evet, onun için öyle Allah’a şükür Cenabı Hak bu nimeti bize nasip etmişse bunun kıymetini bilmemiz lazım.

Bunun büyüğünü elde etmek lazım. Her nimetin büyüğü var, küçüğü var tabii. Nimetin büyüğü var, var, var, nihayeti yoktur.

Allah’ın kulu için halk ettiği nimetlerin nihayeti yoktur.

Ama maddi nimetler var, manevi nimetler var. Maddi nimetler bizi aldatmasın. Maddi nimetler de çoktur, sayısı yok.

Mademki bu insanlar bütün cemâdattan, nebâtâttan, mahlûkâttan faydalanıyorsa demek ki, yine sayısı yoktur. Canlılardan veyahut da bitkilerden veyahut da yer cinsinden petrollerden, madenlerden faydalanıyorsa bak, bunların sayısı yok.

Ama bunlar maddidir, bunlar bizi aldatabilir. 

Maddi nimetler ne zaman aldatmaz?

Maneviyat için elde edip harcarsak. Eğer bu maddi nimetleri maneviyat için, dünya nimetlerini ahiret için elde eder, harcarsak o zaman aldatmaz.

Çünkü niçin? Cenabı Peygamber Efendimiz buyuruyor ki: “Dünya nârdır, nurdur.”

Dünya ne?

Senin işte varlığın, zenginliğin, arabaların, apartmanların, fabrikaların, işte bütün ticarethanelerin, ticaret yerlerin, geçer akçelerin, sermayen neyse işte altının incin gümüşün neyse, işte dünya bunlardır.

Ama bunlar “Hem nârdır, hem nurdur.” buyuruyor. Nura da götürür seni, nâra da götürür.

Eğer sen bu dünyalığı Allah’ın vermiş olduğunu bilir de, ben de bir kulum, vermiş bana, dersen. Bunu Allah yolunda harcarsan seni nura götürür, cenneti kazandırır.

Niçin? Çünkü amel iki, insanlarda: Bedeni amel, mali amel.

Mali amel zenginlere var, fakirlere yoktur.

Demek ki bir zengin hem bedeni amel, hem mali ameli işlerse zülcanaheyn, iki kanatlı, oluyor.

Ama zengin olup fakir gönüllü olursa çift kanatlı olur.

Bir insan zengin olup fakir gönüllü olursa ne demek olur?

Yani çok zengin ama fakirlerin seviyesine inmiş. Fakirler gibi yiyip içiyor, fakirler gibi giyiniyor, fakirler gibi yaşıyor. Fazlasını da Allah yolunda harcıyor. Bakın zülcanaheyndir. Çünkü o bütün mâli ameli de kazanıyor, sadece bedeni amel değil.

Fakirlerin sadece bedeni ameli var. Onlarda bir şey yok.

Ama zenginlerin zekâtı var, haccı var. Bundan başka sadakası var. Sadaka-i cârîsi var. Sadaka-i cârî çok kıymetlidir, büyük kıymetler mevcut. Git, hayır müesseselerine yatırım yap veya fakirleri doyur.

Cenabı Hak “Fe emmel yetime fela tekhar ve emmes saile fela tenhar.”[24], yetimlere, fakirlere, saillere ihsanda bulunun, buyuruyor.

İhsan da nedir?

İşte onların açlıklarını, çıplaklıklarını, ihtiyaçlarını, borçlarını gider. Değil mi? Öyle buyuruyor.

Kim giderir? Zenginler gideriyor.

Demek ki, işte zengin olup fakir gönüllü olmak bir insanı zülcanaheyn yapıyor. Zülcenaheyn çift kanatlı.

Öyleyse fakirlerin o zaman sadece bedeni ameli var, mâli amelleri yoktur.

Ama şimdi tersine zenginlerde de mâli amel var ama bedeni ameli yok. O da çift kanatlı değildir.

Bir de fakir olur zengin gönüllü olursa o da çift kanatlı, o da zülcenaheyn çift kanatlıdır.

Fakir ama hiç kimsenin malında gönlü yoktur. Sanki dünyalar onun gibi zenginlikler, varlıklar onun gibi gönlü. Sanki herkesten daha fazla yiyormuş, daha fazla giyiyormuş, daha fazla içiyormuş. Gecekonduda oturuyor ama o gecekondu onun için bir apartman, lüks apartman dairesi gibi görünürse olur.

Ama lüks apartmanda oturan, gecekondusunda oturuyormuş gibi olursa eğer. Yani zengin olur yaşantıda fakirin seviyesine inerse zülcenaheyn’dir. Fakir olur onun da gönlü zengin gibi yaşıyorsa o da zülcenaheyn’dir.

Evet, efendiler!  İşte bu dört tane bizim manevi düşmanımız var. Bunlardan kurtulmak için üç tanesinde sa’yınız gerekiyor. Bir tanesinde sa’yın çok kıymeti olmuyor.

Ancak bu niçin?

Sa’yı sahibine teslim ederse o zaman geçerli oluyor. Ona karşı geçerli oluyor. Çünkü niçin?

Varlık dağını delmeyen

Ağlar iken gülmeyen

Şeyhini hak bilmeyen

Düşer hüsrana saki

Kelamı kibar ama Cenabı Hak “Vel asrı innel insane lefi hüsr.”[25] buyuruyor değil mi? İnsanlar hüsrandadır, buyuruyor. Bu kelamda ne buyruluyor?

Varlık dağını delmeyen

Ağlar iken gülmeyen

Şeyhini hak bilmeyen

Düşer hüsrana saki

Öyleyse diyor ki;

İnsanın kendi varlığı, önünde bir dağdır.

Öyle bir dağ ki aşamıyor, delemiyor da kapatmış yolu.

O dağı delmesi lazım, kendisi delemiyor.

Delemeyince işte o zaman onu deldirmek lazım, o dağı deldirmek lazım.

Delemiyorsa deldirmek lazım. Delen var, delinmesi lazım.

Kim? Nasıl olacak?

Ne zaman ki varlığını bir meşayihe teslim ederse, o deler. Onun varlık dağını deler. Evet, buyuruyor ki:

Varlık dağını delmeyen

Ağlar iken gülmeyen

Şeyhini hak bilmeyen

Düşer hüsrana saki

Bir de buyuruyor ki:

Varlığım dağını deldi açtı vuslat râhını

Dost göründü her taraftan aynıma Leyla gibi

Dosttan mana Allah’tır.

Niye burada “Aynıma Leyla gibi” diyor?

Mecnun Leyla’ya âşık olmuş. Leyla’nın aşkı Mecnun’u yıllar boyu yedirmemiş. Yememiş, içmemiş, uyumamış da. Yemesi de içmesi de uykusu da Leyla’nın aşkı. Bir gün bakmış ki dağlar, taşlar, ağaçlar, kuşlar hep Leyla olmuş. Kendi de Leyla. Gördüğü her şey Leyla olmuş. O zaman işte bak, buyuruyor ki:

Varlığım dağını deldi açtı vuslat râhını

Evvel kelamda ne dedi? “Varlık dağını delmeyen”

Deldiği senin varlığındır. O bir dağdır önünde. O delinmezse dostun yolu açılmaz, ulaşamazsın.

Vuslat demek ulaşmak. Varlığınla ulaşamazsın ama o dağın delinmesi lazım. İşte onun için buyuruyor ki:

Varlığım dağını deldi açtı vuslat râhını

Râh: Yol. Ulaşacağın, gideceğin bir yerin yoludur.

Vuslat: Ulaşmak. Onun râhı kapalıydı, o da varlığını deldi açtı. O açılınca;

Dost göründü her taraftan aynıma Leyla gibi

Bu hilaf mıdır? Değil. Cenabı Hak “Hüvel evvelû velâhiru vezzâhiru velbâtın”[26] buyuruyor. Zâhir görünen de benim, diyor.

Bak, göremiyoruz. Varlığımız perde, varlığımız kapattı ki o görünmüyor. Evet, varlığımız kapattı görünmez daha.

Görünecektir, Cenabı Hakk’ın emirleri öyle: “Ve mâ halaktül cinne vel inse illâ liya’büdûn”[27], biz insanları, cinleri halk ettik ki bizi mabut bilsinler.”.

Bak! Bu, Allah’ı bilmek şeriattır.

Şeriat; ilimdir, ameldir, ihlâstır.

İlim bilmek, amel işlemek, ihlâs da Hak için; bir makam, mevki, şan, şöhret için değil, Hak için işlenen amel.

Evet demek ki Allah’ı bilmemiz için Cenabı Hak ne buyurmuş? “Ve mâ halaktül cinne vel inse illâ liya’büdûn. ”, Biz insanları, cinleri halk ettik ki, bizi mabut bilsinler.

Ama mabut bilmekten maksat, mabuda itaattir.

Kitaplar inmiş, Kitap’la biliniyor. Kitap’a inanmazsa bir insan bilir mi mabudunu? Kitap’a inandıysa, Kitap’ta yasaklar var, emirler var. Tutma mecburiyeti var.

Evet, bilmek için peygamber göndermiş, peygambere uymak lazım. Peygambere uymazsa nasıl bilecek, neyle bilecek?

Ne için Allah peygamber göndermiş? Onunla bileceğiz. Kur’an göndermiş onunla bileceğiz.

Neyi bileceğiz Kur’an’da? Emirleri var, yasakları var. Evet, bu öyledir.

Ama bir de buyuruyor ki: “Küntü kenzen mahviyyen”[28], biz bir gizli hazine idik, aşikâr olmamız için insanları halk ettik.

Bak! Âşikâr olmamız için, demek ki bilmek var, bir de bulmak var.

Şeriat bildirir, tarikat buldurur.

Evet, onun için şeriatsız da olmaz tarikatsız da olmaz.

Evvel bilmek sonra bulmaktır.

Bildin ama bulamıyorsun. Ne faydan olacak ki?

Ama bulmak için de bileceksin. Bir nimetin varsa nerede olduğunu bileceksin ki onu bulasın. Hani bir nimetin olduğunu bildin ama bir de bulmak var. Evet, onun için:

            Şeriat, tarikat yoldur varana

            Hakikat, marifet andan içeru

Şeriat, tarikat, hakikat, marifet bunlar birbirinin içinde.

Bunların yolu birbirinden geçer. Yani şeriatın, tarikatın ayrı bir yolu yoktur. Şeriattan geçiyor tarikatın yolu. Şeriatın tamam olacak ki tarikatın olsun.

Hakikatin yolu da tarikattan geçer. Tarikatı da tamam anlayıp yaşayacaksın ki hakikate geçesin.

Marifetin yolu da hakikatten geçer. Bunları Cenabı Hak insanlara bahşetmiştir. Şeriatı, tarikatı, hakikati, marifeti insanlara bahşetmiştir Allah.

Peki, şimdi biraz da teveccühten bahsedelim.

Evet, dedik amelimiz büyük bir ameldir. Fakat inanmak lazım buna. Herkes inancının neticesine ulaşır.

İman ne? İnanmaktır.

İnanmak demek; günaha sevaba, hayra, şerre, helale, harama, emirlere, yasaklara inanmak değil mi? Bir de dünyaya ahirete inanmak, şeriata tarikata inanmak.

Tarikat da haktır.

Tarikat Allah’a giden bir yoldur, haktır.

Ama yol deyince Cenabı Peygamber Efendimiz buyuruyor ki hadisi şerifinde: “Allah’a giden yollar mahlûkatın nefesinin adedincedir.” İnsanların değil mahlûkatın nefesi adedince. Ne kadar canlı varsa onların nefesleri kadar, hepsinin nefesinin adedince. İnsanlar da dâhil, melekler de dâhil, cinler de dâhil.


[1] Kasas 28:88

[2] Ömer Dağıstani Fetvalar S.149

[3] Araf 7:172

[4] Tahrim 66:8

[5] Ebu Davud, İlim-1

[6] Alusi Ruh’ul  Me’ani XX..101

[7] Buhari İman 42

[8] Zümer 39:9

[9] Müslim, Zühd:1

[10] Enbiya 21:87

[11] Tin 95:4

[12] Tırmizi Menakil 1 Müsned 4.Bab S.66

[13] İnşirah, 94:1-3

[14] Kaf 50:16

[15] Necm 53:9

[16] Buhari Rikak 38

[17] Enfal 8:28

[18] Vesail’uş Şia, c.11, s.122

[19] Al-i İmran  3:103

[20] Bakara 2:156

[21] Tevbe  9:119

[22] Ra’d  13:28

[23] Nur 24:37

[24] Duha 93: 9-10

[25] Asr 103:1-2

[26] Hadid 57:3

[27] Zariyat 51:56

[28] Fususül Hikem  Trc. C.1 S.43