image description

“SENİ KATRE İKEN UMMAN EDER ŞEYH” 

15.03.1995, ALMANYA

Himmet-i evliyâ bize yâr iken

Şâh-ı Nakşibendî ser-hünkâr iken     

Seyyid Tâhâ, Sıbgatullah var iken

"Kâbe kavseyn"e dek seyrânımız var

Burada açıklanıyor, demek ki tarikata girenlerin hepsi anlayışta bir değil.

Ne kadar anlayabildiyse, ne kadar yaşayabildiyse o kadar ileri gider.

Çünkü tarikatın nimetinin nihayeti yoktur.

Tarikatta makamların, mevkilerin, nimetlerin nihayeti yoktur.

Tarikatta şu var ki bir insan hakikaten tarikatın son nimetine ulaşacak olursa tayy-i mekân, gayb-i rical makamına ulaşıyor. Tayy-i mekân gayb-i rical makamı haktır. Bu ne demek olur insan için? Kelamı kibar da buyrulmuş ama böylelerine buyrulmuş:

"Bir yerdesin her yerdesin"

Onlara buyrulmuştur.

"Bir yerdesin her yerdesin, her yerdesin bir yerde değilsin."

Ne demek?

Eğer Allah'ın birliğine bir insan dâhil olursa her yerdedir. Onlara zaman da yok mekân da yok. Onların işlemlerini, bin senede işlenemeyecek bir işlemi, onlar için bir sözdür. Ol demesidir. Bir anda işlerler, bir anda yaparlar. Ki şu kelamda açıklanıyor.

Olârın ruhlarının yok karârı

Dolaşırlar zemîni âsumânı    

Olar bu âlemi devran ederler

Ararlar derde düşen nâ-tüvânı          

İşte bu kelamlarda neler var, ne gibi anlamlar var?

Onların, velilerin ruhlarının kararı yoktur. Onlar cesetlerinde hayatta olduğu zaman cesetlerinde kapalı değiller. Onlar ispat-ı vücut yaparlar. Yani burada oturduğu zaman onun ruhu gider yine bir cismiyle taa ırakta bir yerde, beş yerde, on yerde, elli yerde görünür, yüz yerde görünür. Bir bu var, bir de;

Olârın ruhlarının yok karârı

Öldükten sonra da bunlar kabirde kapalı değildir.

Hatta Reşahat'ta yazılısı var. Aliyir Ramitini Hazretleri silsilede okunuyor ya "Ve ila ruhi valihi fi muhabbeti Mevlahül ganiyyül maruf bi Hazreti Azizan Havace Aliyyir Ramitini". Bu mübarek zat zamanında sahra sohbetine çıkarmış. Cemaat çok içerlere sığmıyor, sıcak oluyor. Bir açık hava sohbetinde büyük cemaate sohbet yaparken herkes görmüş yüksekten bir akbaba isminde bir kuş gelmiş. O kuş tam cemaatin üzerine gelince doksan derece inmiş aşağı. Azizan Hazretlerinin tepesine konacak kadar alçalmış ona böyle fasih açık olarak;

—Ya Ali merdan ol, demiş.

Bunu kuş demiş. Azizan Hazretleri de mübarek cesedi çok bereketliymiş. Öyle büzülmüş ki yumruk kadar kalmış. Velilerin hepsinin cisimleri çok değişik olur.

Yine Azizan Hazretlerinin müridinin bir tanesinde bir hâl tecelli etmiş. Böyle aşikâr uçuyor havada herkes görüyor. Şeyh efendi demiş ki;

—Oğlum bu sırrı ifşa etme, onu gösterme, demiş.

O yine yapıyor, bunun elinden almış daha uçamıyor. Gelmiş demiş ki;

—Benim uçmamı ver, demiş.

—Vermem, sen taşıyamıyorsun, ifşa ettin, demiş.

Bu sefer yalvarmış, istemiş, niyetini bozmuş. Demiş ki;

—Ben bunu ya vuracağım, ya da tehditle alacağım, ya da bunu alacağım, demiş.

Bunu dolandırıyor. Bir gün mübarek Azizan Hazretleri büyük bir bağ içerisinde bahçesinde gezerken bakmış ki kimse yok yanında;

—İyi fırsat, demiş.

Bir gama almış gitmiş vuracak.

—Benim hâlimi ver.

Vermezse ona gamayı vuracak. Bakmış ki bir çoban o, Azizan Hazretleri değil çoban şeklinde görmüş.

—Allah Allah, demiş.

Çıkmış uzaklaşmış ki bakmış yine o. Yine dönmüş onu çoban şeklinde görmüş. Sanki başı kıyafeti bir sürü otlatan çoban şeklinde. Demiş ki;

—Bu beni oynatıyor, aldatıyor, demiş.

Çekmiş gamayı, demiş ki;

—Benim hâlimi ya vereceksin ya da seni şimdi vuracağım, demiş.

Göğsüne dayamış gamayı. O mübarek de bir bakınca bunun gama elinden düşmüş, yıkılmış, çırpınmaya başlamış. Sonra Gamayı almış eline onun boğazına koymuş. Ayılmış tekrar kendisine gelmiş. Müride demiş ki;

—Sen beni vurmaya geldin ama şimdi ben seni keseyim mi? O da demiş ki;

—Efendim eğer benim hâlimi vereceksen kesme, vermeyeceksen kes.

—Al veriyorum ama bir daha ifşa etmeyeceksin.

Vermiş.

İşte Azizan Hazretleri o kuşun o hareketine, sözüne karşı öyle küçülmüş. Hemen kuş çekmiş gitmiş. Oradaki bütün insanları cezbe almış, hep kendilerinden geçmişler. Hiç ayık kimse kalmamış. Bir zamandan sonra ayılmışlar. Ayıldıktan sonra sormuşlar;

—Efendim bu ne hikmettir? Sana çok yüksekten gelen o kuş niye senin tepene konacak kadar indi ve sana bu kelamı söyledi, sen de o kuşa karşı niye bu kadar küçüldün? Demiş ki;

—O kuş değildi, o kuş benim mürşidim Mahmudu İnciriyyil Fagnevi Hazretlerinin ruhuydu. Ben ona sordum ki efendim böyle acele nereye gidiyorsunuz? O da dedi ki;

—Allah'ın dostlarından bir tanesi halet-i nezide can vermede. Allah'tan diledi;

—Ya Rabbi dostlarından bir tanesini gönder bana yardımcı olsun.

—Ben de onun Allah'ın emriyle yardımına gidiyorum.

Bu olmuş kitapta da yazılı. Demek ki;

Olârın ruhlarının yok karârı

Dolaşırlar zemîni âsumânı    

Olar bu âlemi devran ederler

Ararlar derde düşen nâ-tüvânı          

Evet, onların ruhları kabirde de kapalı değil.

Çünkü onlar âlem değişiyorlar ölmüyorlar.

Hatta Evliyaullah, keramet sahibi olan bir veli, aslında keramettir ama keramet de önemli değil. Büyük veliler için keramet önemli değil.

Hakikaten öyle, kabirde de kapalı değiller. Hatta öldükten sonra, mübarek Paşam Hazretleri buyurdu ki;

—Ben sizin dediğiniz insan isem beni öldükten sonra görürsünüz, anlarsınız öldükten sonra ve öbür âlemde beni o zaman göreceksiniz, öbür âlemde anlayacaksınız, bileceksiniz.

Şimdi hakikaten de tabii onun büyüklüğüdür. Yani şimdi şöyle ifade edeyim ki; onun zamanında öyle bir sıkı bir zamandı ki icabında bu Erim hükümetinin zamanında tamamen gizlendi. Bir sene kendi oğulları bile nerede olduğunu bilemediler. Çok sıkı zamanlarda hususi aranıyor.

Eğer onun zamanı aşikâr bir zaman olsaydı, belki ne bileyim nasıl ifade edeyim ki; insanların izdihamından onun yüzünü herkes göremezdi.

İşte demek ki çok ihsanın çoğunluğu da tarikata girdikten sonra oluyor. Bu dördüncü ihsan olmuş bize.

Birinci ihsan Allah bizi inananlardan halk etmiş,

İkinci ihsan seçmiş ve sevgili habibine ümmet etmiş.

Bak Peygamber Efendimize Cenabı Hak'ın en büyük ihsanı o olmuş, ve onun için bütün mükevvenatı halk etmiş.

Allah'tan sonra Peygamber Efendimizdir. Peygamber Efendimiz olmasaydı; Allah seni beni de halk etmeyecekti, mükevvenatı halk etmeyecekti, melekleri halk etmeyecekti, o eflâkı, varlıkları halk etmeyecekti.

Bunların hepsi kimin için?

Peygamber Efendimizin nurundan Cenabı Hak bunları halk etmiş. Onun için Peygamber Efendimizin emirleri var:

“Evvel Allah benim nurumu halk etti,

Evvel Allah benim ruhumu halk etti,

Evvel Allah benim aklımı halk etti[1]”, buyuruyor.

Yani bütün inste, cinde, melekte olan akıllar hep onun aklından ayrılmıştır. Bütün ruhların hepsi Peygamber Efendimizin ruhundan geçmiştir. Onun için;

Üç kerre doğdum aneden      

Kurtulmadım efsâneden

Usanmışam bu hâneden

Buyruluyor.

Bu üç kere doğuş nedir?

Bu üç kere doğuştan birincisi ilmi ezelide bizim ruhlarımızın halkiyeti. Bu ruhlar Peygamber Efendimizin nurundan halk edilmiş.

Ondan sonra ikinci bir doğuşumuz ne oluyor?

İkinci doğuşumuz bir cisimle ana rahminden dünyaya geliyoruz.

Üçüncü doğuşumuz ne?

Kabirden kalkacağız, yine bir cisimle kalkacağız.

Ama işte bizim için mühim olan oradan güzel kalkmak için, o son olarak kabirden kalktığımız o cisimdir.

Cenabı Hak ilmi ezelide bizi halk etmiş. Belâ dedirtmiş. Ruhlarımızı halk etmiş. Orada inanan inanmayan ayrılmış seçilmiş.

Fakat ikinci bir dünyaya gelişimiz ana rahminden geçiriyor. Evvel cismimizi halk ediyor, sonra ruhumuzu indiriyor.

Burada tekrar biz dünyadan da geçiyoruz, ölüyoruz.

Fakat o kabirden kalktığımız zaman, o cismi biz kendimiz kazanıyoruz. Eğer güzel ameller işledikse, güzel amellerimiz olursa güzel bir cisimle kalkacağız. Ameli Salih, Ameli kabih  var. İnsanlar kabirden kalktığı zaman ellerine amel defteri verilecek. Bütün insanlık hep birden kalkacak.

İbrahim aleyhisselam Cenabı Hak'tan iki şey dilemiş. Allah ikisini de göstermiş ona aşikâr etmiş. Birisi demiş ki;

—Ya Rabbi, sen bu insanları yoktan var ettin ama bu dünyaya insanlar asıl asıl nesil nesil gelip geçiyorlar, demiş.

Gelir bir bir, gelir bir bir, kalır bir

—Fakat kıyamette bunların hepsi birden kalkacaklar. Bunlar nasıl kalkacaklar? İnanıyorum kaldırırsın, kadirsin kaldırırsın ama bir alamet göreyim ben nasıl kalkarlar, demiş.

Cenabı Hak emrediyor; “dört tane büyük kuşun başını kes ya İbrahim”. Kesiyor.

“Bunların başlarının hepsini bir tepenin, dağın başına götür koy”. Koyuyor, her bir kuşun başı her bir dağın başında; bir dağın başında değil. Dört dağın başında dört tane kuşun başı var.

“Gövdelerini dibekte tüyünü yolmadan, etini kemiğini ayırmadan tüyüyle etiyle kemiğiyle döv”. Dövüyor, dört kuşun etini macun oluyor. Başlar dağların başında, o dört kuşun eti gövdesi de macun olmuş önünde.

“Ya İbrahim o kuşlara isimleriyle seslen[2]”. İsimleriyle sesleniyor; işte horoz, kaz, hindi, tavuk böyle seslendiği zaman bakmış ki o etler birbirinden ayrılıyor. Hep macun olmuş etler birbirinden ayrıldılar; vücut bütünleşti, kemikleri, etleri, tüyleri takıldı, başlar dağlardan geldi takıldı ve kuşlar uçtu gittiler.

Bir bunu aşikar olarak istemiş ve Cenabı Hak da göstermiş. Allah'tan ikinci bir isteği de olmuş.

—Ya Rabbi, sen yemekten içmekten, gitmekten gelmekten münezzehsin, inanıyorum ama dünya haneme bir teşrif etsen de seni orada görmek istiyorum, demiş.

Cenabı Allah buna “geleceğim o gün” diye gün ve saat tayin ediyor. O güne ve o saate İbrahim aleyhisselam çok hazırlıklar yapıyor. Böyle çok mıntıka temizliği yapılıyor, çok güzel yemekler hazırlanıyor, çok temiz elbiseler giyiyor, hazırlanıyorlar. Günü, saati tamam oluyor.

O beklenirken bakıyor ki çok ihtiyar biri geliyor. Böyle gözleri çapak bürümüş, ağzından salyalar akmış, başı berbat, üstü pis iğrenç bir vaziyette, beli bükülmüş elinde bir asa böyle dayana dayana inleye inleye geliyor. Yani hiç yüzüne bakılacak bir şeyi yok. O diyor ki;

“Ya İbrahim ben acım, benim karnımı doyur”. O da diyor ki;

—Baba, sen bu halinle buralarda görünme, al sana bir parça ekmek git öbür tarafta ye, diyor. Savıyor bunu. Gün de geçiyor, saati de geçiyor. Misafir gelmeyince tekrar Allah'a yalvarıyor.

—Ya Rabbi, sen vaadinden hulf etmezsin, ama gelmedin, diyor.

“Ya İbrahim ben geldim de sen benim yüzüme bakmadın bir parça kuru ekmekle beni saldın”, diyor.

—Aman ya Rabbi estağfurullah nasıl olabilir? Diyor ki;

“Ya İbrahim ben gitmekten gelmekten, yemekten içmekten münezzehim. Ben o size çok iğrenç görünen ihtiyar vardı ya, onun kalbindeydim. Ona yedirsen bana yedirmiş olacaktın, ona içirmiş olsan bana içirmiş olacaktın”. Bu hadis-i kutside var, Cenabı Hak, “mümin kulumun yediği benimdir, mümin kulumun içtiği benimdir[3]”, buyuruyor.

Bu da bizim tarikatımızca şudur ki; bakın bizim tarikatımız riyazet tarikatı değildir. Riyazet tarikatı haktır. Riyazet tarikatında ne var? Nefislerinin isteğini vermezler. Çok basit şeyler yerler, ölmeyecek kadar az yerler, haktır. Bu da nefis açlıkla ıslah oluyor, terbiye oluyor.

Öyle bir şey ki; insanlarda nefis var, ruh var. Yaratılış itibariyle nefis köpek tabiiyetli, ruhsa koyun tabiiyetlidir. Şimdi köpek tavlanınca azgınlaşıyor, zayıf olunca sakinleşiyor. Koyun da tavlanınca ağırlaşıyor, zayıf olunca azgınlaşıyor, oraya buraya saldırıyor. Öyleyse burada insanlar yediğini hem nefsine yediriyor, hem ruhuna yediriyor.

Gafil yerse nefsine yedirir, huzurla yerse ruhuna yedirir.

Bizde riyazet huzurdur.

“Yiyin, için israf etmeyin[4]”, yalnız lokmanız helal olsun ve gafil yemeyin, bu şarttır. Çünkü bir nimetin nuru vardır, zulmeti vardır. Eğer gafil yerse o nimetin zulmünü gidermiş değildir ve bu da şudur: Cenabı Hak “beni yerken zikredin, beni içerken zikredin, beni alırken zikredin, verirken zikredin, yatarken zikredin, kalkarken zikredin[5]” buyuruyor.

Yapabiliyor muyuz?

Biz yapamıyoruz ama yapanlar var. Yapanlar için ne buyuruyor Cenabı Hak, “benim öyle kullarım var ki onların ticaretleri zikirlerine mani olmaz. Yerler beni zikrederler, içerler zikrederler, alırlar, verirler, yatarlar, kalkarlar, gezerler beni zikrederler[6]”, buyuruyor.

Mademki öyleyse huzurla, zikirle bir nimeti yedikse onda zulumat olmaz. Onun zulmetini giderir nuru kalır. O nur ise ruhun gıdasıdır, nefis ondan gıda alamaz. Burada demek ki nefis köpek tabiiyetlidir, o yedikçe azgınlaşıyor, onu aç bırakmak lazım. Aç bırakmak lazımsa riyazet tarikatları var, haktır. Onlar nefisleri ölmeyecek kadar yerler, çok basit şeyler yerler. Onlar nefsin arzularını terk ederler.

Nefsin arzuları deyince bir meşru, bir de gayr-i meşru arzuları var. Gayr-i meşru olan nefsin arzularını Allah zaten yasaklamıştır. Ama meşru olan şeyleri de terk edecek ki o zaman nefsin arzularından geçsin. Nefsin arzularından geçmezse bir insan aşka duçar olamaz.

Öyleyse bizim tarikatımızda bu böyle değildir. Bizim tarikatımızda buyuruyorlar ki;

—Oğlum ne yersen ye lokman helal olsun. Ye gafil yeme, yediğin zaman huzurlu ye.

Bizde huzur rabıtadır.

Sen sofrada yediğin zaman o sofra şeyhin sofrası olsun. Sanki şeyhinle beraber yiyormuşsun gibi şeyhini unutma. Eğer şeyhin yediğini gördünse onun yemesine yemeni benzet. İçtiğini gördünse içtiğini içtiğine benzet. Her ne gibi hareketini gördünse bütün hareketlerini ona benzet. Bu insibahtır. Çünkü bakın;

Taklîd'den  tahkîke döndür Sâlih'i

Buyrulmuş, taklitten tahkike...

Âteş-i aşkınla yandır Sâlih'i

Şarâb-ı lebinle kandır Sâlih'i 

Taklîd'den  tahkîke döndür Sâlih'i

Afv eyle hizmette noksânımız var

Bu taklitten tahkike dönmek var ama burada taklit ikidir. Bir taklit var ki hicvedenler alay edenler. Onlar şunlardır;

Ârifin Hak iledir Hak'tır özü

Anların kıblesidir şeyhin yüzü

Kavm-i Nemrûdîler istemez bizi        

Bakın dikkat edin Kavm-i Nemrudiler, diyor.

Anların kıblesidir şeyhin yüzü

Burada yanlış anlaşılmasın, talibin, müridin iki kıblesi vardır. Bir cisminin cesedinin kıblesi, bir de ruhunun kıblesi var.

Tarikata girmeyenler bu ruhun kıblesini bilemiyorlar, ruhun kıblesini bulamıyorlar. Bu ayetle sabit, bir insan zahirde Mutesimbihablillah, batında Bihablillah olacak. Ayet bunlar.

Mutesimbihablillah; zahir emirleri harfiyen yerine getirecek, zahirde bir eksikliği olmayacak. Yani bütün zahirdeki emirler, ameller kıbleye yönelmektir. Kıbleye yönelmeden bir amel makbul oluyor mu? Olmaz.

Ama batında Bihablillah; müridin sadece hedefi Allah'ın zat-ı bahti'dir. Allah'ın zatından başka bir arzusu, isteği olmayacak. Allah'ın zatı varsa, sıfatı varsa; sıfat-ı subutiyesi varsa, sıfat-ı zâtıyesi varsa, başka isteği olmayacak.

Sıfat-ı subutiyesi sekiz, bu sıfatları insanlara da vermiş.

İnsanların da bir görmesi var, işitmesi var, iradesi var değil mi? İlmi var, bunlar var. Allahın sıfatları insanlara da vermiş ama Allah'ın sıfatına karşı insanlardaki sıfat okyanusa karşı bir damladır. Katre, yağmur katresi ile bir derya okyanus bir olabilir mi? Onun için bak;

Seni katre iken ummân eder şeyh      

Buyurmuş. Bir de ne buyuruyor kelamı kibarda;

Seni hayvân iken insân eder şeyh

Gönüller şehrine mihmân eder şeyh 

İçirip bir kadeh aşkın meyinden

Gedâ iken seni sultân eder şeyh

Haber verir hakîkat illerinden

Sana çok tuhfeler ihsân eder şeyh     

Olursun "men aref" sırrından âgâh  

Seni katre iken ummân eder şeyh      

Evet, bu katre nedir?

Bizdeki işte cüzi irade, cüzi akıl, görmek, işitmek, konuşmaktır. Bunlar cüzidir. Bizde var ama küllisi Cenabı Hak’ta Allah’tadır. Bunlar bizdeki görmeler, işitmeler; sekiz sıfat, Allah'ın sıfatlarına karşı bir okyanusa karşı bir katredir.

Bütün bu yerdeki akan suların aslı deryadır. Bu sular deryadan geliyor ve gökten yağan rahmetler, yağmurların seli, gölü meydana getiriyor.  Fakat bunlar deryayı çoğaltıyor mu? Bunlar deryadan ayrılıyor ama deryayı eksiltiyor mu?

Bunlar deryaya gidiyor deryayı bunlar çoğaltıyor mu? Çoğaltmaz.

Cenabı Hakk'ın sıfat-ı zatiyesi var.

En evvel Cenabı Hak vücut sahibi.

Vücut sahibi ise zatının nuru var.

Cenabı Hak zatı bir vacibü'l-vücut. Vücut sahibi, vücudu var ama onun vücudu akla gelmez, onun vücudu kıyas edilemez, düşünülemez.

Çünkü görülen bir şey düşünülebilir. Görülmeyen bir şey düşünülebilir mi?

Bilinen bir şey düşünülebilir, bilinmeyen bir şey düşünülebilir mi?

Bir de var ki; bilmiş ama göremiyor. O bildiğinden de misaller verir ama bildiğini bildiremez.

Onun için burada Cenabı Hakk'ın zatından bahis yoktur, sıfatlarından vardır.

Bütün ilim, amel, hikmetler, kudretler, olaylar bütün Allah'ın görünen hep sıfatlarının asarıdır ama bu sekiz sıfat da zatının asarıdır.

Zatı birdir. Öyleyse Cenabı Hakk'ın zatı birse bir insan da esma nuruna geçerse, sıfat nuruna geçerse, zat nuruna geçerse ne olur? O zaman Salih Baba'nın emri;

Aynı da değil gayri de değil ol buna agâh

O zaman, o zahirde bir cisim taşır. Peygamber Efendimiz zahirde Allah mıydı? Değil hâşâ.

Ama Allah'tan gayrı mıydı? Değil hâşâ.

Delili de ne?

“Kâbe kavseyni ev ednâ[7]” İşte delili de budur. “Habibim sen bana iki kaşın yaklaştığı kadar yaklaştın”.

Yani bir kaşın biri Allah, bir kaşın biri Resulullah oluyor.

Fakat sadece bu ifade ile bilinmez. Zatı, sıfatı anlamak için; bak nasıl anlaşılır zat ile sıfat?

Kuvve-i kudsîden edip imdadı                                         

Bize haber verdi zatı sıfatı

Ol zaman anladık sırr-ı Ahmed'i

"Küntü kenz" esrârın beyan eyledi                                 

Bakın demek ki bu zat ile sıfatı insanlar kitap ve ilimle tarif edemez, bilemezler. Ancak hepsi sıfattan bahsederler, zattan edemezler. Zatı, sıfatı o zaman birbirinden ayırırlar.

Hâlbuki zat var sıfat var ama bunlar birbirinden ayrı değil.

Zattan mana Hazreti Allah,

Sıfattan mana Resulullah.

Zattan mana sende bir ruh var,

Sıfattan mana bir ceset.

Cesedin ayrı, ruhun ayrı mı senin cevap ver?

Değil; ama ruh ile cesedin bir anlaşması var. Bak ceset ruhtan alıyor iktidarını, fakat ceset ruhu bilemiyor, bilmiyor. Ama bilecek mi? Bilecek. Ne zaman bilecek? Ne zaman ki;

Kuvve-i kudsîden edip imdadı                                         

Bize haber verdi zatı sıfatı

Ol zaman anladık sırr-ı Ahmed'i

"Küntü kenz" esrârın beyan eyledi                                 

Kuvve-i kutsi ne?

Yani kutsal manevi kuvvetiyle, manevi gücüyle, kutsal nefesleriyle bildirdi, diyor.

Neyi? Zatı, sıfatı bildirdi.

O zaman da zatı, sıfatı anlayınca, sırrı Ahmedi anlayabildik. Allah'ın Resulü olan sırrı Ahmedi anlayabildik. O da şudur ki;

Semada ismi Ahmet'tir

Bu âlemde Muhammet'tir

Ehaddan vahidiyettir

Ehad: Allah, vahidiyet yani Allah'ın zatından (muhabbetinden) var oldu.

Evvel Allah Resulullah'ı var etti ve onun varlığı ile mükevvenatı, seni beni var etti.

Onun için işte tarikatın esrarları nimetleri bunlardır. Bunlar söylenir ama yine söz ile anlaşılmaz;

 Söz ile her kalbe doğmaz ledünni

Fakat tarikatta bunlar yaşanır yaşanmaz değil yaşanır ama görür gösteremez, bilir bildiremez.

Diyen bilmez bilen demez.

Ama ne zaman ki biz insanlar olarak yaşarsak, biliriz. Şeyh Şibli Hazretleri evlenmemiş. Sormuşlar, demişler;

—Niçin evlenmedin?

Bak şöyle bir ifade kullanıyor:

Dediler niçin evlenmedin sen

Dedim ki henüz baliğ olmadım ben

Veliliğe varınca baliğ olur

Velilik olmazsa o oğlancık olur

İnsanlarda üç türlü baliğ vardır.

Bir on beş yaşında mükellefiyeti vardır.

Bir de velilerin, nebilerin kırk yaşında baliğ olmaları var. Onlara nübüvvet kırk yaşında gelmiş. Velilere de kırk yaşında velayet verilmiş. Kırk yaşından evvel olmuyor, olmaz.

Bir de avamın on beş yaşında mükellef olduktan sonra kırk yaşına kadar gençlik yaşı var ve inancını yaşamadı. Genç ise bu dünya gençlere kancayı takmış, ihtiyarlardan kancasını çekiyor, alıyor, koparıyor. Çünkü o da gençliğinin icabı gezmesi, tozması, yemesi, zevki sefası gençliğinin icabıdır. Kırk yaşında bir ayılma oluyor. Nasıl ki kırk yaşında nebiler nebi oluyor, veliler veli oluyor her inanan da,  avam da kırk yaşında düzeldiyse düzeldi; düzelmediyse kırk yaşından sonra düzelse de kıymeti yok, kıymet ifade etmez. Çünkü gençliğini zayi ediyor. Demek ki bir on beş yaşında baliğ olmak var, bir de avamlar için kırk yaşında baliğ olmak var.

Fakat nebiler için buna manevi buluğ deniliyor. Onlar nebi olunca o zaman manevi buluğ olmasıyla, ruh ile cesedin evliliği oluyor.

Yani ruhla cesedin anlayışıdır, birbirine muhalefeti kalkıyor ortadan, mutabık oluyor. Yani o zaman ruh ceset ile anlaşabiliyor, o zamana kadar anlaşamıyorlardı.

Anlaşamamaları ne?

Ruhtan almış olduğu bir iktidar ile ruha bu ceset bu nefis ihanet ediyor. O zaman o ihanetlik ortadan kalkar. Buna manevi buluğ deniliyor ki bu da nebilerde, velilerde olur. O zaman ceset ruhu anlıyor. Ruh da cesetle o zaman anlaşabiliyor. O zaman ne oluyor işte şu kelam onu ifade ediyor;

Bu berzah âlemin geç gör neler var

Eriş nûra ki sende kalmaya nâr

Olursun âlem-i ruhtan haberdar

Berzah âlemi bir defa dünyadır, bu cesettir, bir de insanlarda olan gaflettir. Berzah demek karanlık demektir.

Eriş nûra ki sende kalmaya nâr        

Nurdan mana cennettir, nurdan mana Allah'ın rahmetidir.

Nardan mana cehennemdir, Allah'ın gazabıdır. Ama

Olursun âlem-i ruhtan haberdar

O zaman ruh âleminden haberdar olursun ama haberdar edemezsin, bilirsin bildiremezsin, görürsün gösteremezsin. İşte kelamı kibarda geçer;

Ayni de değil gayri de değil ol buna agâh

Bu Evliyaullah’a buyrulmuştur.

Evliyaullah Allah mıdır? Değil.

Allah'tan gayrı mı? Değil.

Fakat bunu idrak etmek çok çetindir. Bu ihvanlar arasında söyleniyor ama bunu izah edemezlerse o zaman çapak alırken göz çıkarırlar. Bunlardan ruhtan böyle bahis yapmayın, ruhun esrarı anlaşılmaz ve çözülmez ve ifade edilmez. Onun için nemize lazım bizim için Allah'ın emri var, nehyi var, şeriat var, tarikat var.

Şeriat nedir?

Şeriat Allah'ın emirleri; amellerimiz, orucumuz, namazımız. İşte helali haramı bunları seçmektir şeriat. Bu olmayınca şeriatı da yaşamış değildir. Şeriatı olmayınca tarikatı asla olmaz.

Tarikata gelince meşayihin bizim bir delilimiz olduğunu bileceğiz. Biz Allah'ın rahmetini onunla kazanacağız. Hatta Allah'ın cemalini bize gösterecek odur. Evet, öyle çünkü niçin olmasın Cenabı Hak “yerlere göklere sığmam ben mümin kulumun kalbine sığarım[8]”, buyuruyor. Ama sen de mümin, ben de mümin, bir veli Evliyaullah da mümin.

Mümin denilince; kâfir, mümin bir defa ayrılıyor. Kâfir inanmayanlar, mümin de inananlar. Ama bu inananlar içinde mesela bir avam var, bir ulema var, bir de veliler var.

Âlimlerde bir esrar var ki avam bilmez. Niye? Çünkü onda ilim sıfatı var. Tabii o insanlardan ilmiyle seçilmiş.

Ama velilerde de bir esrar var ki âlimler onu bilmiyor.

Nebilerde bir esrar var, veliler bilmez.

Resulullah Efendimizde bir esrar var ki onu da öbür peygamberler bilememişler. Peygamber Efendimizdeki esrarı bilememişler. Onun için bütün peygamberler Cenabı Hak'tan Peygamber Efendimize ümmet olmayı dilemişler. Niye dilemesinler? Çünkü onlara da Peygamber Efendimiz şefaat ediyor. Büyük şefaat Peygamber Efendimizin şanıdır.

Mesela diyelim ki bir padişahtan bir emir çıkar. Bu emir nereye gider? Mülkî amirlere, mesela valilere verir. Valilerden kimlere bu emri verir? Kaza kaymakamlarına. O da kime verir? Yetkili kimselere verir. O emir en evvel valilere gelir.

Onun için burada Peygamber Efendimiz büyük şefaat kânı odur. Cenabı Hakk'ın öyle bir gadabı tecelli ettiği zaman hiç kimse Allah'tan bir şey dileyemeyecek. Hep kendilerinden korkacaklar, peygamberler de kendilerinden korkacaklar, nefsî nefsî diyecekler. Ama o zamanda bir tek Allah'a karşı ricada bulunan, dileyen, murat sahibi olan, Peygamber Efendimiz olacak. Hiçbirisi korkularından havflerinden bir dilekte bulunamayacaklar. Ama Peygamber Efendimiz birinci dilemesinde Allah'ın gadabı hafifleyecek, şiddeti azalacak. O azalmada misal nasıl ki güneş doğunca en evvel ışığı yükseklere vuruyor. Sonra sonra aşağılara iniyor değil mi? İşte Allah'ın rahmetinin tecellisinde gadabının teskin olmasında en evvel peygamberler yararlanacak. Peygamberlerin üzerinden havf kalkacak. Ondan sonra onlar da ümmetlerini dileyebilecekler. Bu divan'da geçiyor.

Cemî-i enbiyâ cümle sana hep ümmet oldular

Hüviyyet bâbının miftâhı sensin yâ Resûlallah         

Buyurmuş. Miftah: anahtar demek, bâb: kapı demek. Sen hüviyet kapısını açacaksın herkesin hüviyetini sen vereceksin, diyor.

Evet, efendiler Allah'a şükür. Bu işte “çok ihsan var bu ihsandan içeri”. Dört tanesini herkesçe malum. Sence bence herkesçe malum.

Niye malum olmasın birinci ihsan Allah bizi Müslüman halk etmiş.

İkinci ihsan habibine ümmet etmiş.

Ondan sonra üçüncü ihsan fesat ümmetten değil itaat ümmetten etmiş.

İtaat ümmetten de seçmiş; tasavvuf ehli, tarikat ehli velilerini sevdirmiş bize. Sevdiren Allah, bildiren Allah; bu üçüncü ihsan oldu dördüncü ihsan. Artık o çoğunluğu da tarikatın içerisinde tarikatı anlar yaşar, o ihsanların çoğunluğuna da ulaşır. O da işte buyuruyor ki;

Himmet-i evliyâ bize yâr iken

Şâh-ı Nakşibendî ser-hünkâr iken     

Ser hünkâr demek: hünkâr eskiden ülke padişahlarına hünkârım demişler. Bu da tabii ki ülke padişahı değil manevi padişahlar. Manevi padişahlar da velilerdir. Bunların içerisinde Şah-ı Nakşibendî Efendimiz; çok ileri gitmiş, hepsinden çok ileri geçmiş ve onlara ser yani baş olmuştur.

Himmet-i evliyâ bize yâr iken

Şâh-ı Nakşibendî ser-hünkâr iken     

Seyyid Tâhâ Sıbgatullah var iken

"Kâbe kavseyn"e dek seyrânımız var

Oraya kadar yol açık gidebildiğin kadar git.

Neyle gideceksin birader, neyle gideceksin Müslüman?

  • Kitap, Sünnet, İcma, Kıyas.

Neyle gideceksin Müslüman?

  • Farz, Vacip, Sünnet, Müstehap.

Neyle gideceksin Müslüman?

  • Şeriat, Tarikat, Hakikat, Marifet.

Neyle gideceksin Müslüman?

  • Muhabbet, İhlâs, Adap, Teslim.

Bunlarla gidecek. Bunların hepsinin bir makamı var götürüyor.

Ama bu şeriat, tarikat, hakikat, marifet denilince bunlar birbirlerinin üzerinde.

Şeriatın üzerinde tarikat var,

Tarikatın üzerinde hakikat var,

Hakikatin üzerinde marifet var.

Mademki şeriatın üzerinde tarikat varsa, tarikata inanmak, girmek lazım.

Tarikatın üzerinde hakikat varsa, tarikatı anlayıp yaşamak lazım ki insan hakikate geçsin.

Hakikatin üzerinde marifet varsa, hakikatten de ileri geçecek ki marifete ulaşsın.

Mademki burada insan tarikatı anlamak yaşamakla hakikate geçiyorsa, her hakikate geçen veli sınıfına geçmiştir. Avamlardan seçilmiştir, velayet sahibi olmuştur.

Velayet sahibi olan kimsede ne olur?

Allah'ın sıfatları onda tecelli eder.

Cenabı Hak kutsi hadisinde “o veli kulumun konuşan dili benim dilim, o veli kulumun gören gözü benim gözüm, o veli kulumun işiten kulağı benim kulağım[9]”, buyuruyor.Yani Cenabı Hak diyor ki “benimle görür, benimle işitir, benimle konuşur, benimle yürür, benimle uzanır, düşünen aklı da benim aklım”.

Zahirde ulema buna ne diyorlar?

Aklı cüz, aklı kül; cüzi irade, külli irade.

Onun için velilerde cüzi irade yoktur, külli iradededir.

Yani katre iken deryaya karışmış, o gücünü deryadan alıyor. Veya bir ufak kaynar sular var, çıkıyor deryaya karışıyor. Deryaya karışmasa eğer bir nehir vapuru taşıyamaz, bir nehirde vapur çalışmaz. Ancak büyük nehirler var fertleri boğuyor ama vapuru batırmayan daha büyük olan deryadır.

Ama bir nehir deryaya karışırsa deryada yok oluyor mu?

Evet, vücudu görünmüyor ama deryanın içerisinde. İcabında deryadan almış olduğu gücüyle vapuru taşıyor. Veya bir büyük deryaya gitmek için, deryadan güç almak için deryaya giden nehri kara toprakları eylemez. Nehrin yatağı deryadır, deryayı bulana kadar gidecek.

Burada deryadan mana: Cenabı Hakk'ın rahmetidir.

Nehirden mana: Resulullah'ın şefaatidir.

Ama nehri de bulmak için yine nehirden küçük ırmaklar var. Bu ırmakların hepsi de nehri bulamıyor. Nehri bulmayan da deryaya gidemiyor. Çok ırmaklar var ki mesela nehre gidemiyorlar, gitmiyor. Ama gidenler de var. Mesela memleketimizde Fırat, Dicle gibi kaç tane nehirler var ama bunların karşısında çok daha büyük sular da var ki onlar deryadan yoksun kalıyorlar çünkü nehri bulamıyorlar ki deryaya gitsinler.

Bir ufak su, bir küçük parmağım kadar çıkan bir su eğer büyük suya karışıyorsa, büyük su da daha büyük suya karışıyorsa deryayı buluyor. Bir büyük su da olsa, nehri bulamazsa eğer deryayı bulamaz.

Bu büyük sudan mana: zahir ilim sahipleri.

En ufacık sudan mana: bir meşayihe inanmış, teslim olmuş, bir mürittir. İşte onun için bak;

Seni hayvân iken insân eder şeyh

Bu ne demektir?

Mevlana'nın;

—Ne olursan ol, yine gel, demesidir.

Bu da ne demektir?

Nakşibendî Efendimizin;

—Bizim tarikatımız günahkârlar tarikatı, günahını bilenler, eline alanlar gelsin. Günahını bilmeyenleri biz istemiyoruz, demiş.

Onun için bu ne demek?

Hakikaten bunu kimse bilemiyor. Bu da Allah'ın lütfü ihsanı değil mi canım, bildiren Allah değil mi?

Mesela bizim bu çok yakın zamanımızda buraya gelmeden evvel Bursa'ya beş günlüğüne gittim. Bursa’da büyük bir caminin altında vakfın şubesini kurmuşlar, orayı da kiralamışlar. Orada sohbetimiz beş gün boyunca oldu, doluyor, sadece Bursa değil etraftan da geliyorlar. Orada Hacı Salih Efendi isminde büyük bir âlim var. Tasavvufa evvelden karşıydı ama şimdi biraz yumuşamış ama zahirde bilinmiş bir âlim. Önceleri tarikatı, rabıtayı inkâr ediyor rabıtaya karşı çıkıyormuş. Ama şimdi kabullenmiş. O kendisi bundan kaç sene evvel sohbetimize Bursa'da geldi. Hikmet-i ilahi ben de o zaman ilk olarak onu tanıdım, evvelden duymuştum, tanımamıştım. O geldi sohbette takdim ettiler, söylediler görüşmemiştik hep Evliyaullah’ın kerametinden sohbet zuhur etti. Dinledi hiç ses yok, ondan sonra yumuşamış. O rabıtayı daha inkar etmiyor. Ondan sonra her gidişimizde geliyor. Hatta evine de davet ediyor, zamanımız olmuyor ki gidemiyoruz. Bu son bir daha Bursa’ya gittik onu da dinledi, çok memnun oldu. Dedi;

—İhyâ-ı ıbâd ettin bizi, bir şüphem var danışacağım, bir iki dakika gelseniz gizli konuşacağım.

Peki, olur dedik çıktık. Ayak üzeri bir odaya girdik şunu sordu bana:

—Bu sizin ihvanlarda, tarikata girenlerde, daha kaza namazı ödeniyormuş bu doğru mu? Kaza namazı kılınmıyormuş, doğru mu?

Dedim yalan değil, yanlış. Kılınmıyor diye bir şey yoktur. Bizim tarikatımızda bizim büyüklerimiz kaza namazı kılmaya şart koşmuyorlar. Kılana da yok kılma demiyorlar. Dedi ki;

—O nasıl olur, dedi.

Boy abdesti (tövbe güslü) alınca, "innemel amâlu binniyât[10]", niyeti sağlam olursa kaza namazı da ödenir. O tabii ayet okudu. Hocam dedim; kılma diye bir emir yoktur bu yanlış ama kılın diye bir emir de yoktur.

Bir insanın bir insana borcu yığılmış, stok olmuş ödeyemiyor. Vergiler var yığılıyor, ödeyemiyor icraya kaldırıyorlar değil mi? Veya bir kimseye şahsa borcu olsa yani diyelim ki bir evde oturuyor kira verecek vermemiş de yığılmış.

—Hadi ben yığıntılardan vazgeçtim bundan sonrasını öde.

 Denilse bu bir kolaylık değil mi, bu hadis-i şerif değil mi? “uzaklaştırmayın yaklaştırın, çetinleştirmeyin kolaylaştırın[11]”, diye emir var.

Çünkü bir adam gelmiş kırk yaşına veya elli yaşına namaz kılmamış. Kaza namazını kıl da gel, deyince kaçacak gelmeyecek. Ama kılma da denilmiyor, kıl da denilmiyor.

Yani burada iki şey var efendim mesela zahir var batın var. Zahir; ulemanınki batın da meşayihinki. Yani bugün bir batın memuru velilerdir, zahir memurları da ulemadır.

Şimdi bir hoca vaizinde diyor ki kazası olan nafile namaz kılamaz. Bir insan hocanın vaizini dinlemiş. Bu taraftan da diyor ki senin kaza namazını kılma, artık kılma denilmiyor da. Kitapta yazılı emir ne? Salât-ı evvabin namazı, teheccüd namazını kılacaksın, deniliyor. Şimdi bizde bu var, kitapta da yazılıdır. Kaza namazını kılın demiyoruz, kılmayın da demiyoruz. Burada muhayyer bırakılmıştır.

Burada ihvan şimdi teheccüd namazı var, bir de evvabin namazı var, bunları kılacak ve kitapta yazılı değil mi? Şimdi hocanın vaizini dinlemiş. Diyor ki; kazası olan nafile namaz kılamaz. Hocanın sözü onun için geçerli ise kılsın kılma demiyoruz değil mi? Yok bu taraftan bizim büyüklerimizin sözü geçerli ise orada zaten kaza namazını yazmamışlar, yazılmamış o zaman daha niye kılıyor. Evet, işte bu kelamda;

Seni hayvân iken insân eder şeyh

Bu hayvan kim efendiler?

Bu hayvan işte elli yaşına, altmış yaşına kadar gelmiş namaz kılmamış. Bu hayvandır hayvan sıfatındadır. İnanaraktan tarikata gelip giriyorsa işte o hayvanlıktan kurtuluyor. O, bir boy abdesti almakla, bir meşayihe inanmakla onun üzerine ikrar vermekle ahd-i misak tazeleniyor. Onda daha hiçbir şey kalmıyor, hep dökülüp gidiyor. Buna inanıyorsa güzel, buna inanmıyorsa gitsin kaza da kılsın başka ne yapıyorsa yapsın. Yapma denilen bir şey yoktur. İşte bu budur.

Seni hayvân iken insân eder şeyh

Gönüller şehrine mihmân eder şeyh 

Bu da hadis-i şerifte de var. İşte bu hocalar ağızlarından çıkanı kulakları işitmiyor. Peygamber (SAV) efendimizin haber verdiğine göre Cenabı Hak ne buyuruyor? "kulum bana itaat ede ede cennete yaklaşır, (itaat yolu cennet yolu, isyan yolu cehennem yolu), bir karış kalır ki cennete girsin. Fakat biz onun delaletini nasip etmişsek o orada cennete giremez bir günah işler oradan kayar gider cehenneme düşer”. Bir de buyuruyor ki “kulum bana isyan ede ede cehenneme yaklaşır, bir karış kalır ki cehenneme düşsün, hoşumuza giden bir amel işlerse hidayetini murat etmişsek o da cehenneme düşmeden kayar gider cennete girer[12]”. Bunları bize bildiriyor.

Bu da nedir?

Allah dört şeyi dört şeyin içinde gizlemiştir.

Bir defa insanlar içerisinde velilerini gizlemiş. Zaten kutsi hadisinde de Cenabı Hak, “biz velilerimizi yeşil kubbemizin altında gizledik, onları bizden başka kimse bilmez[13]”, buyuruyor.

Veliler insanlardan seçilenlerdir. Ama zahirde seçkinlik biliniyor mu?

Batın seçkinlik görünmez.

Mesela zahirde insanlar seçiliyor. İnsanlardan parlamentolar seçiliyor, meclise gidiyor. Parlamentolardan bakanlar seçiliyor, başbakan seçiliyor, cumhur reisi seçiliyor değil mi? Bunlar insanlardan seçiliyor.

Aynen tarikatta da böyle bir seçkinlik vardır. Şeriatta, tarikatta bir seçkinlik vardır. Şeriatı yaşayanlar mesela âlim olanlar ilmiyle, amel edenler amelleri ile avamdan seçiliyor. Tarikatı yaşayanlar da onlardan seçiliyor. Bugün ilimde müsavi olan iki âlim amelde de müsavi olsa birinin tarikatı var birinin yoksa o tarikatı olan ondan seçkindir. Ondan çok ilerlemiştir. O tarikatı olanın zülcenaheyn çift kanatlı, öbürü tek kanatlıdır.

Bakın İmam-ı Azamın talebeleri var. İçtihatta İmamı Ebu Yusuf, İmamı Muhammet'i almış. Fakat sair bütün talebelerinin içinde  İmam-ı Ebu Yusuf'u çok severmiş. Hapisteyken ölümü öncesinde İmam Ebu Yusuf mahremiymiş ona hep kerametini göstermiş. Demiş ki;

—Ya Yusuf ben öleceğim fakat benim ölmem bir şey değil, ölüm haktır. Fakat bu rafızîler benim hakkımda kötü düşünüyorlar, bana ihanet etmek istiyorlar. Bu ihanet bana değil İslam'a. Ben öldükten sonra kabre konulduktan, sonra kimse görmeden git akşamdan beni kabirden çıkar, evine getir.

Böyle söylemiş mübarek. Ölmüş kabre koymuşlar. İmam-ı Ebu Yusuf gitmiş, kabirden çıkarmış tabuta koymuş evine getirmiş. O çıktıktan sonra rafıziler bir siyah köpeği öldürmüş, götürmüş kabre koymuşlar, sabahtan da iddia etmişler. Güya onların bilginlerinin keşifleri açılmış;

—İşte sizin imamınız (hâşâ hâşâ) öldükten sonra köpek şekline girdi.

Diye iddiada bulunmuşlar. İddia ile kabri açmışlar ki orada hakikaten siyah köpek var. Bütün Müslümanlar böyle duyunca çok yasa batmışlar. Bu nasıl olur, niye böyle oldu? diye üzülmüşler. Harun Reşit de üç gün içerde ağlamış ve hiç kimseyi kabul etmemiş. Ebu Yusuf bunu duyunca gitmiş demiş ki

—Ben halife ile görüşeceğim. Demişler ki;

—Halife kimseyi kabul etmiyor.

Zaten İmam-ı Azamı kadı tayin etti, o da kadılığı almadı onun için hapsetmişti ve mübarek hapishanede öldü. Sonra Ebu Yusuf'a verdi kadılığı.

—Deyin ki Ebu Yusuf seninle görüşmek istiyor. Demiş ki;

—Gelsin. Onu almış.

—Ya halife niçin ağlıyorsun?, demiş .

—Niye ağlamayım, nedir bu felaket başımıza geldi.

—Korkma bu rafızîlerin bir oyunudur. İmam-ı Azam, hocam benim evimde. Bana emir verdi, kimse görmeden çıkarttım tabutuyla evimde duruyor.

—Öyle mi? Öyle demiş.

Ondan sonra sevinmiş. o üzüntüsü gitmiş. Bir emir vermiş silahlı muazzam bir ordu hazırlatmış. Bütün bu Rafızîleri, Bağdat'ta etrafta olanları bir sahraya toparlamış, İmam-ı Azamı getirmiş tabutuyla bir sehpanın üzerine koymuş. Bunları hep ikişer ikişer oradan geçirmiş.

—Görün bu İmam-ı Azam mı? Görün, görün.

Hepsi görmüşler.

—Hani İmam-ı Azam köpek şekline girmişti, siz bu iftirayı niye yaptınız?

Askere emir vermiş ve kılıcı onlara sıyırmış.

Evet, İmam-ı Azam Ebu Yusuf'u çok seviyormuş. Sen bunu çok seviyorsun diye öbür talebeler de hasetleniyorlar, kıskanıyorlarmış.

Bir gün İmam-ı Azam bunu neden çok sevdiğini onlara bildirmek için talebelerden evvel gelmiş mektebe. Orada her talebenin oturma şiltesi varmış. O her talebenin şiltesinin altına bir dosya dalı, kağıdı koyuyor. Ondan sonra çıkıyor mübarek, talebeler geliyorlar. Gelen oturuyor yerine bir şey yok. İmam-ı Ebu Yusuf oturunca mübarek bir tavana bakıyor, bir tabana bakıyor. Birkaç defa böyle yapınca;

 —Niye öyle yapıyorsun? diye öbür talebeler soruyorlar. Diyor ki;

 —Ya tavan alçalmış, ya da bu taban yükselmiş.

Gülüyorlar, alaya alıyorlar. O arada İmam-ı Azam geliyor.

—Ya hocam senin çok sevdiğin Yusuf'a bak.

—Ne olmuş ki, diyor. Diyorlar ki;

—Tavana bakıyor, tabana bakıyor. Sorduk niye böyle yapıyorsun. Diyor ki; ya tavan alçalmış ya taban yükselmiş.

—Öyle mi? diyor, mübarek.

—Doğrudur, demiş.

—Hele şiltelerinizi kaldırın, demiş.

Kaldırmışlar ki hepsinin şiltesinin altında bir dosya dalı.

Her bir kimse ehl-i irfân olamaz       

Kırk yerden yarılmış kıl olmayınca

Dosya dalının yüksekliğini zahir anlayabilir mi?

Ancak maneviyat sahibi anlar.

Evet, âlimlerde bir esrar var ki avam bilmez,

Velilerde bir esrar var âlimler bilmez,

Nebilerde bir esrar var veliler bilmez,

Peygamber Efendimizdeki sırrı da nebiler bilmezler.

Bütün nebiler ruhî miraç yapmışlardır. Peygamber Efendimiz cismî miraç da yapmış ve ruhî miraç da. Cismî miraçta yükselmiş ortada, ama ruhî miraçta sınır yoktur.

Ancak insanlar ruhî miraçta Allah'ın nurlarına, esma nuruna yükselir, sıfat nuruna yükselir, zat nuruna yükselir.

Tabii ki nebiler de zat nuruna yükselmiştir ama onlarda müsavi değiller. Bak peygamberlerin de kitap sahipleri var, kitap sahibi olmayanlar var. Ama hepsi peygamberdir. Bunlara da vahiy olmuş, ilham olmuş. Bunun zahirde anlamı şudur: İbrahim aleyhisselama suhuf olarak on suhuf inmiş, çok rüya görürmüş. Cenabı Hakk'ın bütün emirleri ona uyku ile uyanıklık anında tecelli edermiş, bildirilirmiş. Nebilerden sekiz peygambere vahiy kitap inmiştir. Yüz dört kitabın dört kitabı zaten kimlere indiği biliniyor.

 


[1] Tirmizi Menakıt 1, Müsned 4. Bab S.66

[2] Bakara 2:260

[3] İbni Arabi S.55-56

[4] Araf 7:31

[5] Al-i İmran 3:191

[6] Nur 24:37

[7] Necm 53:9

[8] Alusi Ruh’ul Meani XX.101

[9] Buhari Rikak 38

[10] Hikmet Goncaları Trc. (500 Hadis Şerif) 101

[11] Sahih-i Buhari  İlim 12

[12] Buhari Edep 69

[13] Eşrefoğlu Rumi Müzekkin Nufüs  S 309